İşin kötüsü, genç adam onu sevmekten çok ona tapıyordu. Kendine hep genç kızın sadakat ve saflık sınırları içinde bir gerçekliği olduğunu ve sınırların ötesinde hiç var olmadığını söyleyip durmuştu; bu sınırların ötesinde o, suyun kaynama noktasında su olmaktan çıkması gibi kendisi olmaktan çıkardı. Onun bu korkunç sınırı bu kadar doğal bir zarafetle aştığını gördükçe öfkesinin kabardığını hissediyordu.
Başka bir yerde olma isteği, şu anda belki de daha harika bir yeri ıskaladığı duygusu, yakındakini, elinin altındakini bir engele dönüştürüyordu; onu bekleyen çok daha muhteşem yere, çok daha ilginç, olağanüstü kişilere kavuşmasını önleyen bir engel. Bu ısrarcı, fısıltılı, müdahaleci rüya, sürekli keşfedilmemiş ülkeleri işaret eden bu görünmez harita, hep serabı gösteren pusula bugünü, bu anı katlediyordu.
Nasıl oluyor da bazı kadınlarda deneyim tortuları birikip böylesine yoğun bir lezzet yaratabiliyordu ve Jay o kadına sahip olduğu zaman, dünyanın keşfedilmemiş (ama tanımak istediği) bütün yörelerine, tanışmayı asla göze alamayacağı bütün erkek ve kadınlarına da sahip olduğu duygusuna kapılabiliyordu? Bunlar, bedeni birer labirent olan kadınlardı; öyle ki, Jay onların yanında yatarken, Paracelsus'un içine hasta halkını doldurduğu balık ağlarını ılık suya daldırdığı, antik vadiye doğru bir yolculuğa çıktığını ve tepesinde, yüzlerce metre yukarıda, kayaların oluşturduğu katedral benzeri kemerli geçidi, buradan sızan, altın bir hançer gibi parlayan güneş ışığını gördüğünü sanıyordu - ya da ana rahmine geri döndüğünü.