Çok-etnili, hanedana dayalı imparatorluklar Birinci Dünya Savaşı'nda (1914-18) iyi bir sınav veremedi. Habsburg kayzeri ve Romanov çarının toprakları yeni ortaya çıkan orta ve doğu Avrupa ulus devletlerine dönüştü. Bolşevikler Avrasya'daki Çarlık topraklarının çoğunu bir "proletarya birliği" adı altında yeniden elde ettiler, ama hiç kimse buna aldanmadı. Sadece başka bir isim altında hâlâ Rusya'ydı ve bir imparatorluktu. Zalimce bastırılmış olmasına rağmen, etnik ulusalcılık ortadan kaybolmadı ve nihai olarak SSCB'nin dağılmasına sebep oldu. Büyük Britanya'nın Birleşik Krallık'ı ve İrlanda, yani muhtemelen savaşa giren askeri açıdan en güçlü ve çok-etnili monarşilerin içinde, sosyal açıdan en birbirine bağlı olanı bile savaş sonrasında İrlanda'nın tümünde egemenliğini sürdürememişti. Hayali kan ve tarih ile inanç ve anadil bağlarıyla tanımlanan bir ulus anlayışına dayalı milliyetçilik ideolojileri muzaffer oldu. 20. yüzyıl boyunca, sahne Avrupa topraklarında sürdürülecek daha birçok acı çekişme için kuruluyordu. İlk bakışta, Osmanlı İmparatorluğu yükselen milliyetçilik akımının başka bir kurbanıydı. En azından, Türkler de dahil Osmanlı sultanının çeşitli tebaalarının tarihçileri imparatorluğun yıkılışının ardından kendi ulusal tarihlerini bu şekilde sundular. Fakat bu aslında hikâyenin sadece bir kısmıydı. İmparatorluğun Müslüman halkları için, artık sultanın kulları olmak istemediklerini ni söylemek için ayaklandıkları ve bir araya geldikleri net bir an yoktu. Bunu yapan tek Müslüman halk kendi topraklarına göz diken ve milli kimliklerini inkâr eden komşularına karşı kendi milli kimliklerini öne çıkarmak için gönülsüzce isyan eden Arnavutlardı. Arnavut reformcular kendi eyaletlerinde daha fazla özerklik elde etmek için ön sırada idiler ancak makul bir siyasi seçenek
Sayfa 242·Kitabı okudu
İşgal altındaki bir ülkede Marksistlerin ilk görevi, “sosyalist” değil, “milli devrim”i yapmaktır. “Sosyalist mücadele” “anti emperyalizmi” de içeriyor diye, millici sınıfları karşına alarak “sosyalist devrim” şiarıyla ortaya çıkarsan, Amerikan emperyalizminin ekmeğine yağ sürerek Türkiye Ulusuna, Türkiye proletaryasına ve Enternasyonal proletarya hareketine ihanetlerin en büyüğünü yapmış olursun!
Sayfa 103·Kitabı okuyor
Siyaset
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Stirner'e göre, komünistler, Biricik olan bireyin yerine her bireyin içindeki "emekçiye" değer vererek, bireye yeni bir "meslek" [vocation], ilham verici bir “çağrı”, başka bir “inanç" dayatır ve ondan bir kez daha "âdem" olmasını ister; daha spesifik olarak, kendini emek yoluyla gerçekleştirebilen “emekçi âdem.”Çağdaş devlet nasıl yurttaş olan bireylerin köleliğine dayanıyorsa, komünistlerin kurmak istediği toplum da emekçi olan tekil bireylerin köleliğine dayanacaktır. Stirner'in proletaryaya yaptığı atıf, işçi sınıfının yerine geleneksel yurttaşlık ahlakına en şüpheli görünen toplumsal kesimleri kapsamaktadır. “Dolandırıcı, fahişe, hırsız, soyguncu ve katil, kumarbaz, mevkisi olmayan beş parasız adam, uçarı adam” hiçbir güvencesi ve bağı olmayan “ahlaksız” kitlelerin örneği olarak Stirner için “kararsız, huzursuz, değişken proletarya'yı oluşturur. Stirner'in proletaryasının kaybedecek hiçbir şeyi yoktur, zincirleri bile.
Sayfa 110·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce
Marksistler, “proletarya devleti ancak devrimle kurulabilir” derken, legalitenin olanaklarından, burjuva parlamentarizminin olanaklarından yararlanmayı da ihmal etmezler.
Sayfa 44·Kitabı okuyor
Siyaset
Return of the kıng.
Fakirleşen köylüler şehre gelerek seçimlerde oylarını çok para verenlere satıyor ve böylece bunlar istikrarsız ve her çeşit siyasi ihtilal'e hazır proletarya'yı meydana getiriyorlardı.
Sayfa 125 - Türk Tarih Kurumu·Kitabı okudu
1. Tarihin gerçek gelişimi farklı bir mantık izler: Özgürlüğün kapsamı, evrim geçiren bir insan kavramı tarafından değil, mevcut üretici güçler tarafından belirlenir. Elbette gerçekte olan şey, insanların her seferinde kendi insan ideallerinin değil, mevcut üretici güçlerin dikte ettiği ve izin verdiği ölçüde kendileri için özgürlük kazanmasıydı. Ancak şimdiye kadar gerçekleştirilen tüm özgürleşmeler kısıtlı üretici güçlere dayanıyordu." Marx, üretici güçler evrensel kurtuluş için yeterince olgunlaşana kadar tüm kurtuluşun sınırlı kurtuluş olduğunu ilan eder. Ancak fiili üretim güçleri hiçbir zaman evrensel tatmine yönelik değildir ve bu nedenle kalkınma araçlarını kontrol edenler ve ihtiyaçlarını karşılayabilenler ile etmeyenler arasında bir sınıf ayrımı ortaya çıkar. Bu bölünme, devrimcileştirilene kadar her sınıflı topluma özgüdür: Bu üretici güçlerin sağlayabildiği üretim toplumun tamamı için yetersizdi ve ancak bazılarının ihtiyaçlarını diğerlerinin zararına karşılaması durumunda gelişmeyi mümkün kılıyordu ve bu nedenle bazıları -azınlık gelişme tekelini elde ederken, diğerleri -çoğunluk- en temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli mücadele etmek zorunda kaldıklarından, şimdilik (yani yeni devrimci üretici güçler yaratılana kadar) herhangi bir gelişmenin dışında bırakıldılar. Bu sınıf ayrımı, insan ve insanlık dışı arasındaki ayrımın gerçek kaynağıdır; bu kategorizasyon tözsel değil, sıfatsaldır ve yalnızca her bir sınıfın nasıl geliştiğini tanımlar. Ezilenler insanlık dışı bir şekilde hayatta kalırken, egemen sınıf insanlık dışı bir şekilde gelişir: • Dolayısıyla, toplum şimdiye kadar hep bir karşıtlık çerçevesinde gelişmiştir antikçağda özgür insanlar ve köleler arasındaki karşıtlık, ortaçağda soylular ve serfler arasındaki karşıtlık, modern zamanlarda
Sayfa 59·Kitabı okudu
Felsefe-Düşünce