10/10
·80 syf.··
2026 10. kitabı
·
11 saatte okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 23:43
SPOİLER var gibi, kendimi tutamıyorum çünkü. Bu kitapla kendimi çok bağdaştırdım, konuya girmem gerekirse şunu söyleyebilirim. Bazen iyi niyetle yaptığımız şeylerden karşılık duyabiliyoruz özellikle biz kadınlar, bir erkeğe yardım ettiğimizde dışarıdan çok basitçe görünecek bir beklenti içine giriyoruz, bizi sevsin değer versin istiyoruz ve yardım edilen kişi aslında bize kendini tanıttığı kişi olmayabiliyor bir öfke anında onun aslında "zavallı biriymiş" gibi olduğunu hissediyorsun ve en çok da bu koyuyor. Birkaç ay önce bir erkekle tanıştım tesadüfi bir tanışmaydı yardıma ihtiyacı vardı, Mrs C. gibi kayıtsız kalamadım. Elimden geldiğince destek oldum, ortak oldum. Karakterimiz Mrs C'nin hissettiklerini hissettim ona daha fazla yardım edersem belki değerli hissettirir, kendimi işe yarar gibi hissederim sanmıştım. Evet beklenen şey oldu bana verdiği sözleri tutamadı çünkü aslında nişanlısını benimle aldatan riyakâr zavallının biriydi. İntihara sürüklenen aptal bir erkeğe yardım ediyorsunuz iyileştiğinde ilk önce sizi bırakıyor. Kocaman bir hayal kırıklığı. Eğer böyle bir şey yaşadıysanız veya yaşıyorsanız uzun bir süre insanlara aynı gözle bakamayacaksınız. Yardım ederken iki kez değil 7-8 kez tereddütte kalacaksınız. Kötü insanlar daima var olacaklar bunu kabul ediyorum, temkinli davranıp ruhumun iyiliğini korumaya devam edeceğim. Asla sizden biri olmayacağım.
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört SaatStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024151bin okunma
《 FRANSIZ TEĞMEN'İN KADINI 》
Puan vermedi·480 syf.··
Beğendi
·
2026 27. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 17:02
Fransız Teğmen'in Kadını, Victoria döneminde, aşk maskesi altında anlatılan bir ihanet hikâyesidir. Bu esere sadece ihanet hikâyesi de diyemeyiz. Eser, toplum tarafından dışlanan bir kadının bu durumu özgürlüğe dönüştürmesini de anlatır. Sarah'a yapıştırılan "Fransız Teğmen'in Kadını" yaftasını o, bir direnişe dönüştürür ve bu durumu özgürlüğü adına kullanır. Charles'ın bireyselliği penceresinden baktığımızda ise kitap, kimlik bulma ve kişinin bireysel hayatını kurma mücadelesi olarak anlatılır. Victoria dönemi, ikiyüzlülüğün tavan yaptığı bir dönemdir. Toplumsal yapıda katı ahlaki kuralları olan ve bunu biçimlendirdiği sınıflara göre şekillendiren riyakâr bir dönemdir. Yazar bu dönemi, arka planda tüm kılcallarına inmek suretiyle kurgu içinde eriterek anlatır. Victoria toplumu, Sarah'ın Fransız bir teğmene olan aşkını fahişelik olarak nitelendirir. Sarah bunu kabullenir gibi görünerek bu durumu özgürlüğü adına kullanır ve kim olmak istiyorsa o şekilde davranır.Toplum onu etiketleyerek köleleştirdiğini zannederken o, özgürlüğünün kraliçesi olarak yoluna devam eder. Buraya kadar Sarah'ın hakkını verdiysek şimdi biraz da kızmam gerekiyor çünkü Sarah bazı yanlışlar yapıyor. Ne olursa olsun özgürlük yalan söylemek değildir. Bireylerin özgürlüğü başkalarının sınırına dokunana kadar vardır. Yani ben özgürüm istediğimi yaparım diyerek birinin duygularıyla oynamak, yalanla yanlışla birinin hayatından ve zamanından çalmak hırsızlıktır. Bu özgürlük değil, hadsizliktir. Bu mevzu din konusundan çok insanlık ve vicdan ile alakalıdır. İnsanın kendini tanıması, ne istediğini bilmesi ve tanıdığı kadarıyla bunu dürüstçe ifade etmesi çok önemlidir. Bu konuda İbrahim Tenekeci'nin bir cümlesi zihnimde yankılanır, der ki: "Yalan insana mahsustur ama insani değildir." Özgürlük elbette
Roman
Fransız Teğmenin KadınıJohn Fowles · Ayrıntı Yayınları · 20203,033 okunma
Reklam
Sınanmamış Masumiyetlerin Çöküşü: Midak Sokağı
Puan vermedi·317 syf.·
2026 12. kitabı
​Midak Sokağı’na baktığımda gördüğüm şey, Necip Mahfuz’un insanı tekil bir karakter olarak değil; arzularının, çevresinin ve içinde bulunduğu toplumsal düzenin ortasında sürekli dönüşen bir varlık olarak anlattığı bir dünya. Burada hayat hiçbir zaman sabit bir çizgide ilerlemiyor. Sürekli bir hareket var ama bu hareket bana bir ilerlemeden ziyade bir savrulma gibi geliyor. Sokağın kendisi de tam olarak bu yapının aynası: Olayları içine alıyor, büyütüyor, sonra hızla tüketip unutturuyor. ​Romanın merkezinde insanı yöneten temel gücün arzu olduğunu fark ediyoruz. Hamide’nin hikâyesi ise bu arzunun en çıplak, en çiğ hâli. İçinde yaşadığı hayatı o kadar dar, yetersiz ve sıradan buluyor ki, Abbas’ın temsil ettiği o güvenli ama küçük düzen ona yetmiyor. Bu yüzden yönünü daha geniş, daha yüksek bir hayat ihtimaline, İngiliz kamplarının vaat ettiği o parıltıya çeviriyor. Ancak bu yönelişin bir özgürleşme değil, kimliğin tamamen çözülmesiyle sonuçlandığını görüyoruz. Çünkü Hamide’nin aradığı şey sadece bir erkek ya da bir ilişki değil; bambaşka bir varoluş biçimi. Fakat o varoluşa doğru yürürken eski hayatından kopmuyor, adeta onu parçalayarak geçiyor. ​Burada insanı yakalayan çok bıçak sırtı bir vicdani muhasebe var: Kitabı okurken Hamide’nin başına gelenlere, o kör hırsına ve nihayetindeki trajedisine oturup saf bir acıma duygusuyla üzülmüyoruz. Ama diğer taraftan içimden şu cümle geçiyor: Kimse sınanmadığı günahın masumu değil. Hayatta sınanmadığımız her anın kazananı ilan edemeyiz kendimizi. Hamide, sokağın duvarlarını aşacak o cüreti gösterdiğinde hayatın en vahşi pazarlıklarıyla sınandı ve kaybetti. Belki de sokakta kalıp "temiz" ve "masum" kalanlar, sadece o kirli fırsatla hiç karşılaşmamış olanlardı. ​Abbas ise bu hırslı savrulmanın tam karşısında duran trajik bir
Midak SokağıNecib Mahfuz · Sabah Yayınları · 19901,768 okunma
Hepimiz deli doğarız. Bazılarımız deli kalırız. Samuel Beckett
8/10
·720 syf.·
2026 42. kitabı
Sevgili Dedem, Mesajı Aldık Ama Biraz Yorulmadık mı? Sistemi deliler üzerinden sallamak dâhice bir fikir, evet... Ama aynı fikrin etrafında yüzlerce sayfa dönüp durmak? İşte orada biraz duracağız. Hüseyin Rahmi Gürpınar benim edebiyattaki en sevdiğim yol arkadaşlarımdan biridir; adeta dertleştiğim bir dedem gibidir. Ancak en sevdiklerimize karşı her zaman en dürüst olmak zorundayız. Ben Deli miyim?, yazarın o bildiğimiz riyakar ahlak anlayışını, unvanları ve toplumsal maskeleri delilik-akıllılık paradoksuyla yerden yere vurduğu, teoride muazzam bir sistem eleştirisi. Ama pratikte? İlk kez bir Hüseyin Rahmi kitabını okurken saatin ne kadar yavaş ilerlediğini fark ettim. Hüseyin Rahmi, deliler üzerinden harika bir sistem eleştirisi inşa ediyor, toplumsal unvanların ve normların arkasındaki ikiyüzlülüğü çok doğru bir yerden yakalıyor. Fakat bu felsefi altyapı, hikayeyi bir süre sonra öyle bir kısırlığa hapsediyor ki, konu bir adım bile ileri gitmiyor. Roman, muazzam diyaloglarla süslenmiş ama kendi kuyruğunu kovalayan bir döngüden ibaret kalıyor. O tekinsiz, sisli insan doğasını ve unvanların sahteliğini izlemek keyifli olsa da, konunun durağanlığı bir noktadan sonra "İlk kez bir Hüseyin Rahmi kitabında sıkılıyorum galiba" dedirtiyor. Usta yazarın o bildiğimiz, insanı peşinden sürükleyen dinamik olay örgüsü, bu kez fikrin ve konunun ağırlığı altında biraz ezilmiş. Ben Deli miyim?, Hüseyin Rahmi’nin o hayran olduğum diyalog yazma becerisiyle ayakta duran, diliyle büyüleyen ama konusuyla sınıfta kalan, dâhice başlayıp tekrara düşen bir başkaldırı romanı. Yine de bu okuma deneyiminin elini güçlendiren çok özel bir yanı vardı. Koç Üniversitesi Yayınları'nın "Tuhaf Etki" serisinden çıkan bu baskı, hem sadeleştirilmiş metni hem de Latin
Ben Deli miyim?Hüseyin Rahmi Gürpınar · Koç Üniversitesi Yayınları · 20181,025 okunma
Puan vermedi·68 syf.··
2026 3. kitabı
satırlarca mektup yazdıran bir aşk hikayesi. kitabımız, itiraf edemediği bir aşkın içinde bulunan kadın'ın kısmen riyakar sayılacak bir adama karşı beslediği derin tutkudan konu alır. kitapta sembol hâline gelen beyaz gül bazı olayların, bazı hislerin ortaya çıkmasında önemli bir faktördür. kitap âşık olan kadın karakterin aşk itarfından oluşan mektubundan oluşur. güzel bir kitaptır okumanızı tavsiye ederim.
Bilinmeyen Bir Kadının MektubuStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022266,5bin okunma
8/10
·84 syf.··
2026 128. kitabı
O məşhur başlıq hekayədəki Pat – o safkan İskoç iti – Hidayət heç də heyvan sevgisindən yazmayıb bu hekayəni. O, yadlaşmadan yazıb. Bir canlının içinə yuvarlanan o dəhşətli boşluqdan. Və sonra fikirləşdim ki, bu adam Parisdə qaz borusundan özünü asanda, bəlkə də beynində elə o aylak köpək cəhənnəm kimi ulayırdı. “Kerec Don Juanı” – Hidayət burada İranın o ikiüzlü, riyakar cəmiyyətini elə bir sillə ilə vurur ki, adam yerin dibinə keçir. “Çıkmaz”da isə qəhrəman otaqda tək-tənha ölümü düşünəndə mən də onunla birlikdə boğulurdum. Hidayət sanki deyir: “Bax, bura qədər gəldik. Nə qapı var, nə pəncərə. Çıxış yoxdur.” “Katya”… bu hekayə məni ən çox çəkəndi. Rus mühəndis, qadın, Avropa baxışı… Hidayət niyə birdən öz torpağından çıxıb Avropalının gözü ilə baxır? Çünki o, həmişə kənardan baxıb. Öz cəmiyyətinə də kənardan, öz həyatına da. Bu hekayədəki o ağır, xəstə məhəbbət əslində heç vaxt tamam olmayan bir ağrıdır. “Taht-ı Ebu Nasr” - Mumiya canlanır, arxeoloqlar talan edir… Amma bu qorxu filmi deyil. Bu, Hidayətin Qərbə olan nifrətidir. O, amerikalıların əlinə baxır, Şərqin köhnə sümüklərini necə diddiklərini görür və dişlərini qıcıldadır. “Vətənsevər” hekayəsində isə artıq gülməkdən çox ağlamaq gəlir. O siyasi satiranın içinə elə bir acı duz qatıb ki, adamın gözü yaşarır. Deyirlər, vətənpərvərlik şüarları ilə xalqı necə aldatmaq olar? Hidayət göstərir: çox asan. Sadəcə bir “missiya” göndər, bir natiq qarşıya çıxarsın, qalanını axmaqlar özləri tamamlayar. “Qaranlıq Oda” - Hidayət deyir ki, qaranlıq otaq cəmiyyətin qaranlıq əxlaqından qaçışdır. Amma mən soruşuram: bəs özümüzdən qaçmaq olurmu? Hidayət qaça bilmədi. Parisdə bir otel otağında – bəlkə də “qaranlıq otaq” axtarışında – özünə çıxış tapdı. “Allahın bir qulu onu oxşamamışdı, gözlərinə baxan olmamışdı.” Bu, təkcə
Edebiyat
Aylak KöpekSadık Hidayet · Yapı Kredi Yayınları · 20243,180 okunma
Reklam
Reklam