Yirminci yüzyıl boyunca şenlik ortamında enerjinin dışa vurulduğu özel mekânlar sürekli değişse de temel özellikler: hep aynı kalmış, merkezde hep dans etmek üzere bir araya gelen bedenler olmuştur. Bir araya gelmek, azami, bazen asgari sayıda insan ve müzik demektir, her zaman olmasa da buna rahatlama, kendinden geçme, tahrik olmayla bağlantılı başka bedensel pratikler de eşlik eder: Sözlü ve hareketli ifadeler her türden uyarıcı kullanımı, teşhircilikten cinsel ilişkiye çeşitli erotik oyunlar. Mekânın kendisi de çoğu zaman kapalı bir alandan oluşur, ama bu şart değildir. Fransızcadaki "kutu" ("boîte") metaforundan da anlaşıldığı üzere -iki dünya savaşı arası dönemde ilk başta zengin sınıfin rağbet ettiği gece kulüplerine Fransızcada "kutu" denir, hatta ilk anda çelişkili gelen "kutuya çıkmak" gibi bir deyim de türemiştir- çoğunlukla kapalı mekânlar tercih edilse de (balo salonları, dansingler diskotekler vb...) rock konserleri ya da folk müzik festivalleri bize bedenlerin zincirlerinden boşanmak için bazen açık havayı tercih ettiğini hatırlatır.
Sayfa 191 - Alfa Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Şiirin Arap Toplumundaki Önemi
Arap toplumu için şiir her şeydir. Muhataplarını böylesine caydıran bu iddia, gerçekten şair bir topluma yönelmişti. Lesley Hazleton: "Şairler, Batıllara göre ne kadar sıra dışı görünseler de yedinci yüzyıl Arabistan'ında Rock yıldızları gibiydiler. Ünleri yalnızca yazdıkları ağıtlar ve mersiyelerden gelmiyordu." Montgomery Watt: "Bize garip görünse de şairler, yakın dönemlerde basının yerine getirdiğinden çok da farklı olmayan bir işlevi yerine getiriyordu." Goldziher: "Şair olmak Arap anlayışına göre kâmil insanın sahip olması gereken hasletlerdendir. Yani o, kabilesinin övgüye layık geleneğini bilendir." Goldziher, başka bir yerde şunları kaydetmektedir: "Şairin kabiliyetinin, sanat noktayı nazarından değil de başka bir bakış açısından kavrandığı görülmektedir. Birçok amilin de işaret ettiği gibi, bu kabiliyetin tabiatüstü şeylerle irtibatlı olduğu kanaati, Araplar arasında mevcuttur. Şairin, aynı zamanda hem kuşlarla istikbal okuyan ve hem de su kaynaklarını bilen bir kimse olması mânidardır." Armstrong: "Arap yarımadasında bir şair, başka toplumlarda kabilelerin ve kâhinlerin fonksiyonlarını gerçekleştirirdi. Kendilerini kabilenin umutlarına ve arzularına açar, insanlar onların sözlerini duyduklarında, bunların kendi duyguları olduğunu hissederdi. Dolayısıyla şairlerin, Arap dünyasının politik ve sosyal alanlarında büyük önemi vardı." Yani Arap cahiliyesi de diğer cahiliyelerde sıkça görüldüğü üzere, şiire olağanüstü bir anlam atfediliyordu. Şairlerin, tanrılarla diyalog hâlinde olduğu düşünülüyordu. Bu yüzden de şiire rağbet oldukça yüksekti. Goldziher: "Keza, harp etmek istenilen düşmanlara karşı hicviye söylemek için -zaman zaman pek yüksek bir ücretle- yabancı kabilelerden şair tutmak, bir âdet hâlindeydi." Goldziher başka bir yerde şunları
Sayfa 414 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bu korku çocukluğum sırasında bana da bulaşmıştı, alkol, rock müzik gibi şeylere karşı duyduğu endişe beni de onun kadar endişeli biri haline getirmişti.
"Ben yazarım," dedi. İşte bu da her şeyi değiştiren cümle oldu çünkü yazarlar benim rock yıldızlarımdır.
Sayfa 67·Kitabı okuyor
Edebiyat
ARTIK HİÇBİR ŞEY YOK. HEPSİ HÂLÂ ORADA VE ARTIK HİÇBİR ŞEY YOK
Artık bir araya gelebileceğimiz sokaklar yok, her yer kalabalık ve kimse orada değil, artık köyler yok, toplu konutlar var, artık sokaklar yok, otoyollar var, şehirler yerde silinip gitmiş, dümdüz yukarı uzanıyorlar, sokakları duvarlarla çeviriyorlar, artık denize, şehre, ormana açılan pencereler yok, kaçıp kurtulacak bir yol yok, tüm kapılar korkunun üzerine kapanıyor, siyasi korkunun, atomik korkunun, yağmalanma korkusunun, şiddet korkusunun, bıçakların korkusunun, ölüm korkusunun; ölüm korkusu hayata karar veriyor; yiyecek korkusu, yol korkusu, tatil korkusu, devlet adamlarının ve alçakların korkusu, polis korkusu tıpkı devlet adamlarının korkusu gibi, devlet adamlarının korkusu tıpkı alçakların korkusu gibi, artık nereye gideceğimizi, kendimizi nereye koyacağımızı bilmiyoruz, bir otomobil altı ila yedi insanın yerini alıyor, otomobil nüfusumuz kabaca üç yüz milyon, Hindistan nüfusu hızında artıyor, yeni bir absürtlük baş gösteriyor, gözlerimizin önünde gerçekleşiyor, orada, dışarıda, her tarafta; onun varlığı öyle deşifre edilemez ki, insan tarafından değil de ilahi bir güç tarafından üretildiğini söyleyebilirsin; sınırlar artık değişmiyor, artık nüfus hareketleri yok, iş gücü hareketleri var, Japonların hareketleri var ama artık savaş yok, çok az şey var, çok, çok, çok az, şimdiki gerçekliğin ve benlik ile dünyanın yakınlaşmasının yetersizliği giderek daha fazla elle tutulur hal alıyor; bazen, doğru, insan değişiyor, ama bu oldukça nadir, ve üstelik artık neyi değiştirdiğimizi de bilmiyoruz, bir çamaşır makinesini, insanlar artık kendileriyle birlikte neyin var olduğunu bilmiyorlar, ve bu kendi ülkelerinde, hâlâ futbolları, rock müzikleri, sinemaları, sonsuz beklentileri var, sinemaya sadece bir filme hapsedilmiş korkuyu görmek için gidiyorlar, çoğunlukla
1980’e doğru pop music’ten, ritimleri melezleştiren, sıcak liman mahallelerinde doğmuş dansları yeniden ele alan, Güney müziklerini gitgide daha fazla kullanarak en farklı enstrümanları, stilleri ve türleri birbirine karıştıran world music’e geçilir. Önce, Buenos Aires göçebeleri ile köylerdeki zengin mal sahipleri arasındaki anlaşmazlığın doğurduğu tango gelir. Derken Küba müziği olan salsa dünyaya açılır. Buena Vista Social Club, Amerikan Bili Board’unda dünyanın bir numarası olur. İspanyol (Julio Iglesias) ve Porto Rico’lu (Ricky Martin, Jennifer Lopez) yorumcular, rock ve latin ritimlerini birleştirerek 1960’ların İngiliz sanatçılarını takip ederler.