Öykü okumak, insanın kısa bir zaman içinde başka hayatlara dokunabilmesi için şahane bir yol bence. Birkaç sayfanın arasında bazen hiç tanımadığımız insanların acılarını hisseder, sevinçlerine ortak olurken kimi de kitabın ismi gibi herkes öyle tanıdık ki… tıpkı kitabın kahramanları gibi.
Kiminde kandil simidi kokusu geldi yanıbaşıma, şimdi burada olsa öykünün kahramanı ile aynı tadı alır mıydım onu düşünürken bir başka öyküde Nebahat’i kenara çekip bir sohbet etmek isterdim. O kadar konuşacak şey var ki kendisiyle. İşte ben öykü okurken zihnimde yaşamaya devam ediyorlar. Bitti sanılan yerde ben devam ediyorum.
Toplumsal konuların işlenmesi de hoşuma gitti özellikle kadın erkek ilişkileri noktasında çok düşündüğüm yerleri oldu.
Ben her birini çok severek okudum. Çünkü o kadar yaşamdan ki anlatılanlar, umutlar, hırslar, kayıplar, mutluluklar… Yaşadığımız coğrafyaya giydirilmiş birer kıyafet gibiydi her biri. Bazen bir pazar günü gelmesin dileğinin içindeydi umut bazen de salçalı köfte kazanının başında…
Sıradan insanların gündelik yaşamına uzanmak çok keyifli oldu. Her biriyle tanışmaktan mutlu bir şekilde kitabın kapağını kapattım…
Bazı kitaplar okunur ve biter, bazı kitaplar ise okunduktan sonra insanın içinde yaşamaya devam eder. Birhan Keskin’in Ba adlı şiir kitabı da benim için böyle bir eser oldu. Kitabı okurken sadece
İnsanın vicdanına dokunan çok güçlü bir sorgulama metniydi. Kitabı okurken olaylardan çok, bir insanın ölümünü gün gün beklemesinin ağırlığını hissettim. Victor Hugo idam mahkûmunun korkusunu, çaresizliğini ve yalnızlığını o kadar gerçek anlatıyor ki bazı sayfalarda insan ister istemez durup düşünüyor: “Bir insanın hayatı gerçekten bu kadar kolay sonlandırılabilir mi?”
En etkileyici tarafı ise mahkûmun adının bile olmamasıydı. Böylece karakter tek bir kişiden çıkıp herkes olabilecek birine dönüşüyor. Roman kısa olmasına rağmen psikolojik olarak oldukça yoğun bir kitaptı. Özellikle mahkûmun son saatlere yaklaştıkça yaşadığı iç çatışmalar beni gerçekten etkiledi. Okurken bazen onunla birlikte nefesim daralmış gibi hissettim.
Ben kitabı sadece edebi yönüyle değil, insana empati kurdurduğu için de çok sevdim. Bitirdiğimde aklımda kalan şey olay örgüsünden çok hissettirdiği o ağır duygu oldu. Bazı kitaplar okunur ve unutulur; ama Bir İdam Mahkûmunun Son Günü insanda uzun süre kalan bir iz bırakıyor.
Buradan Bir Britt-Marie Geçti romanı, yıllarını eşi ve düzeni etrafında geçirmiş, kurallara bağlı bir kadın olan Britt-Marie'nin hayatını yeniden kurma hikâyesini anlatıyor. Evliliğinde yaşadığı kırılmanın ardından küçük ve ekonomik olarak zor günler geçiren Borg kasabasına gelen Britt-Marie, burada hiç beklemediği insanlarla tanışıyor ve yıllardır dışına çıkamadığı kabuğunu yavaş yavaş kırmaya başlıyor.
Romanın en güçlü yanı kuşkusuz Britt-Marie karakteri. İlk başlarda mesafeli, takıntılı ve hatta zaman zaman sinir bozucu görünen bu karakterin geçmişini ve iç dünyasını tanıdıkça ona karşı bakış açınız değişiyor. Backman yine yalnızlık, aidiyet ve ikinci bir başlangıç yapabilme temalarını sıcak ve duygusal bir dille işlemeyi başarıyor. Özellikle kasaba halkıyla ve çocuklarla kurulan ilişkiler hikâyeye samimi bir hava katıyor.
Öte yandan Britt-Marie bana yazarın daha önce okuduğum Ove karakterini sık sık hatırlattı. İki karakter de ilk bakışta huysuz ve katı kurallara bağlı görünürken zamanla farklı yönlerini gösteriyor. Bu benzerlik bir yandan tanıdık ve keyifli bir okuma deneyimi sunarken, diğer yandan hikâyenin yer yer fazla tanıdık hissettirmesine neden oluyor. Ayrıca romanın ilk bölümlerinde tempo zaman zaman düşüyor ve bazı sahneler gereğinden uzun anlatılmış gibi hissettirebiliyor.
Her ne kadar bazı noktalarda tekrara düştüğünü düşünsem de
Buradan Bir Britt-Marie Geçti, karakter odaklı anlatımı ve sıcak atmosferiyle keyifli bir roman. Büyük sürprizler sunmasa da insan ilişkilerine dair umut veren, yer yer hüzünlendiren ve gülümseten bir hikâye anlatıyor..