Maryse Condé’yle tanışma romanım Segu. Bir süredir Afrika Edebiyatı denk geliyor okumalarıma. Her seferinde söylenimden sonra günümüzde biraz evrilmiş şekliyle “coğrafya kaderdir ve aynı zamanda kederdir kimilerine göre” deyişini tekrarlıyorum okumalarımda.
En yalın haliyle , tarihî roman yazarken geçmişi romantikleştiren yazarlardan olmadığı kesin Conde’nin. Özellikle Afrika krallıkları, sömürgecilik öncesi toplumlar veya geleneksel yapılar söz konusu olduğunda, onları kusursuz ya da ideal toplumlar olarak sunmuyor. Dinler arası geçişler, animist inançlara göre ritüeller, muskalar, rüyalar, durugörü sahiplerinden alınan haberlere göre davranan insanlar dünyasına dalıyoruz birlikte.
Değişmeyen insanı gerçek de yine aynı. İktidar hırsı!
Kadının konumu da hemen hemen aynı ya iktidar sağlayıcı evlilik için bir obje ya mevki sağlayacak bir çocuk için üretim aracı ya da cinsel haz için onlarcası içinden dönüşümlü seçilen nesne. Ancakyazarımız bu durumu , dönemin toplumsal yapısını çıplaklığıyla göstermek için anlatıyor bize. Aynı tavıra daha sonra erkek egemenliğinin, köle ticaretinin, din savaşlarının ve iktidar mücadelelerinin ele alınışında da tanık oluyoruz.
coğrafya değişiyor, din değişiyor, dil değişiyor , etnisite değişiyor ama iktidar arzusu, statü tutkusu ve insanın kendi çıkarını topluluğun önüne koyması pek değişmiyor. Yani illa beyaz adamın kötülük yapması gerekmiyor; kend içindeki çatlaklar da gereken zararı gayet güzel veriyor. Bu toplumun yıkımını asıl hazırlayan şey dışarıdan gelen güçler mi, yoksa içeride zaten mevcut olan çatlaklar mı?( tanıdık geldi mi?)
Animistlik, İslam, Hıristiyanlık
Yazarın başarısı, bu dinleri kurguda basit bir “iyi-kötü” karşıtlığına indirgememe hali. Hiçbiri tamamen masum ve ideal olan değil, hiçbiri tamamen suçlu da değil.