Kıtalar değişir, insan doğası değişmez…
Puan vermedi·
Maryse Condé’yle tanışma romanım Segu. Bir süredir Afrika Edebiyatı denk geliyor okumalarıma. Her seferinde söylenimden sonra günümüzde biraz evrilmiş şekliyle “coğrafya kaderdir ve aynı zamanda kederdir kimilerine göre” deyişini tekrarlıyorum okumalarımda. En yalın haliyle , tarihî roman yazarken geçmişi romantikleştiren yazarlardan olmadığı kesin Conde’nin. Özellikle Afrika krallıkları, sömürgecilik öncesi toplumlar veya geleneksel yapılar söz konusu olduğunda, onları kusursuz ya da ideal toplumlar olarak sunmuyor. Dinler arası geçişler, animist inançlara göre ritüeller, muskalar, rüyalar, durugörü sahiplerinden alınan haberlere göre davranan insanlar dünyasına dalıyoruz birlikte. Değişmeyen insanı gerçek de yine aynı. İktidar hırsı! Kadının konumu da hemen hemen aynı ya iktidar sağlayıcı evlilik için bir obje ya mevki sağlayacak bir çocuk için üretim aracı ya da cinsel haz için onlarcası içinden dönüşümlü seçilen nesne. Ancakyazarımız bu durumu , dönemin toplumsal yapısını çıplaklığıyla göstermek için anlatıyor bize. Aynı tavıra daha sonra erkek egemenliğinin, köle ticaretinin, din savaşlarının ve iktidar mücadelelerinin ele alınışında da tanık oluyoruz. coğrafya değişiyor, din değişiyor, dil değişiyor , etnisite değişiyor ama iktidar arzusu, statü tutkusu ve insanın kendi çıkarını topluluğun önüne koyması pek değişmiyor. Yani illa beyaz adamın kötülük yapması gerekmiyor; kend içindeki çatlaklar da gereken zararı gayet güzel veriyor. Bu toplumun yıkımını asıl hazırlayan şey dışarıdan gelen güçler mi, yoksa içeride zaten mevcut olan çatlaklar mı?( tanıdık geldi mi?) Animistlik, İslam, Hıristiyanlık Yazarın başarısı, bu dinleri kurguda basit bir “iyi-kötü” karşıtlığına indirgememe hali. Hiçbiri tamamen masum ve ideal olan değil, hiçbiri tamamen suçlu da değil.
Segu Toprak SurlarMaryse Condé · Bilgi Yayınevi · 202432 okunma
Puan vermedi
Yazardan ilk romanım. Meşhur Dr. Jeklyy ve Mr. Hyde'ın yazarı Robert Louis Stevenson'ın Samoa Adasi'ndaki son 5 yılını kendi kurgusuyla anlatmış yazar. Stevenson adada da ünlü ve sevilen birisi, yerel halkla arası iyi. Ama adaya gelen bir misyonerle işler karışıyor. Yani Tolstoy 'a atfedilen "Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar ya da şehre bir yabancı gelir.” sözündeki gibi. Manguel de bu adada sevilen Stevenson'ın bir misyonerin adaya gelişiyle kaotik bir ortama geçişini anlatır. Kahramanın misyonerle sohbetleri iyilik, din, batılılar, adadakilerin ahlaksız yaşamı üzerine olur. Birden kendini cinayet ve tecavüz suçlusu bulan Stevenson, suçu kabul etmezken, okuyucu da gerçek suçlu kim sorusunu soruyor. Misyoner iyilik dağıtan bir rolle, ada halkının ahlaksızlığından iğrenen ve onların cezalandırılması veya dine yöneltilmesi gerektiğini vurguladığı konuşmalarla dikkat çekiyor. Daha önce işlediği suçlar ise ondan şüphelenmenize yol açsa da tam bir kanıt sunulmuyor. Bir yandan da Stevenson gerçek hayatta da Dr. Jeklyy ve Mr. Hyde mı diye kuşkuya kapılıyorsunuz. Bu kuşku yazarın da peşini bırakmıyor, alkol etkisiyle kendini kaybettiği, gerçekle düş arasında gezindiği zamanlar var çünkü. Hatta romanın sonlarına doğru karısına yüzünün değişip değişmediğini soruyor. Yani Mr. Hyde'a dönüştüğünü sanıyor. Tam bir sonla aydınlanmayan, şüpheler içinde bırakan bir son bekliyor sizi. Ben tüm misyoner, cinayet, yangın vb. sahnelerin aslında Stevenson'ın yazdığı hikayeler olduğunu düşünüyorum. Kitabın gerçekle kurgu arasında kalışı belki de iyilik kötülük kavramlarının sınırlarının da belirsizliğini vurguluyor. Din ve ahlaka davet eden kişilerin ada halkının huzurunu bozup daha çok suça yol açması da bu arada kalışın eleştirisi sanki.
Palmiyelerin Altında StevensonAlberto Manguel · Yapı Kredi Yayınları · 2020245 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Hekim ve yazar
10/10
·158 syf.··
2026 30. kitabı
Mihail Bulgakov’un Bir Genç Doktorun Anıları kitabını elime aldığımda, kendi psikolojik gerilim romanım Soğuk Sarı’nın yazım sürecini çoktan tamamlamış ve zorlu kurgu mesaisinin ağırlığını omuzlarımdan yeni atmıştım. Eseri okumak, tıp fakültesi koridorlarında ve yorucu nöbetlerde geçen yılların ardından hem bir intörn doktor hem de taze bir yazar olarak benim için tuhaf, zamanın ötesinde bir yüzleşme oldu. Bulgakov, 1917 devrimi arifesindeki Rusya'nın karlı ve ücra bir kasabasına atanan yeni mezun bir doktorun, doğanın acımasızlığı ve kendi mesleki tecrübesizliğiyle verdiği zorlu mücadeleyi anlatıyor. Sayfaları çevirirken o genç hekimin bir hastayla ilk kez tek başınayken hissettiği çaresizliği, döktüğü soğuk terleri ve hissettiği klinik izolasyonu o kadar içselleştirdim ki... Çünkü hekimlik, tıp kitaplarından öğrenilen kusursuz teorinin, gerçek insan eti, kanı ve ızdırabıyla buluştuğu ilk sarsıcı anın ta kendisidir. Fakat bu kitabı benim için asıl çarpıcı kılan, onu Soğuk Sarı’yı yazdıktan hemen sonra okumuş olmamdı. Kendi romanımı kurgularken, insanın zihinsel karanlığına ve karmaşık doğasının labirentlerine inmiş; hastaların gözündeki korkuyu, saklamaya çalıştıkları travmaları ve psikolojik derinlikleri tıbbın bana kattığı gözlem gücüyle metne dökmeye çalışmıştım. Bulgakov’u okurken çok net bir aydınlanma yaşadım: Ben Soğuk Sarı’da kelimelerle insanların zihinsel düğümlerini çözmeye, psikolojik bir atmosfer yaratmaya çalışırken; Bulgakov’un genç hekimi dondurucu kar fırtınaları arasında, elinde neşteriyle doğrudan bedensel ıstırapla boğuşuyordu. Farklı yüzyıllarda, farklı savaşlar veriyorduk ama odak noktamız aynıydı: İnsanın en savunmasız, en kırılgan hali. Benim tıp eğitiminin ve hastane temposunun ortasında, yazabilmek için kendi içimde oluşturduğum zihinsel
Genç Bir Doktorun AnılarıMihail Bulgakov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202332bin okunma
ADELAIDE
6/10
·340 syf.··
2026 10. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 22:49
Aslında bu romanı alırken çok heyecanlıydım. Muhtemelen hiçbir zaman birisi tarafından okunmayacak, taslaklarda çürüyecek romanım ile benzer bir konusu olduğu için duyguya girmeme yardımcı olur, daha çok hisseder ve hisleri güzelce aktarabilirim diye almıştım. Ne yazık ki beklediğim gibi olmadı. Çoğu yerde sanki düşük bütçeli bir Netflix dizi senaryosu okuyor gibi hissettim. Duyarlı olunması gereken bazı konular eserde yer almış olsa bile bunlar sadece 'Heh, evet bunun eklenmesi gerekiyordu. Ekledim, üstüne tik atabilirim.' denilmiş gibi hissettiriyordu. Derinliği, sebebi verilmemişti. Kadın karakterin feministliği bile, eleştirdiği kapitalizmin eğip bükerek bizlere pazarladığı, anlamından koparılmış, slogandan ibaret kalmış feminizm şeklindeydi. Sadece feminizm de değil, bence Adelaide'ı Adelaide yapan çoğu detay üstünkörü geçilmişti. Bilmiyorum, belki de tamamen benimle alakalı bir sorundur. Ben, bir eserdeki karakterleri derinlemesine tanımayı severim. Karakter vegan mı? Onun vegan olmaya karar verdiği ilk an neydi? Neyden etkilendi veya tiksindi ve bu kararı verdi? Bu gibi detayları bileyim isterim, aksi takdirde o karaktere alışamıyorum ve benim için bir yabancı olarak kalıyor, onun hislerini hissedemiyorum. Daha da önemlisi şu şekilde hissettiriyor: Veganlık şu sıra popüler kültür haline geldiği için yaygınlaşıyor, karakterim vegan olursa veganlar benim de duyarlı birisi olduğumu düşünür ve onların övgüsünü kazanırım. Keza karakterin feministliği de böyle hissettiriyor. Yanlış anlaşılmasın. Bu düşüncelere ya da karaktarin feminist, vegan olmasına karşı değilim. Vegan olmasam da kendimi feminist olarak tanımlayabilirim. Ancak benim bahsettiğim feministlik, cinsiyet eşitliğini savunmak, bu uğurda uğraşmak ve her geçen gün haklarımızı güzelleştirebilmek için
İnceleme & Yorum
AdelaideGenevieve Wheeler · Kairos Kitap · 20251,891 okunma
Puan vermedi·632 syf.··
2026 15. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 14 Mayıs 2026 12:07
“Delirmeler Sarayı; zihin, gerçeklik ve hatıranın iç içe geçtiği bir delirme eşiğini, karakterlerin kendi iç dünyalarıyla yüzleşmesi üzerinden anlatan psikolojik ve metaforik bir eserdir. “ Eser, İhsan Zahir isimli bir yazarla çeşitli zamanlarda yolları kesişen 4 erkek karakteri ve onların kendi gerçeklerini ararken zamanın içinde sıkışıp kalmasını konu alır. Selim bir kitap okur ve kitabı sahneye taşımak için yazarıyla görüşme kararı alır. Bu sebeple İhsan Zahir’i aramaya başlar. Evini bulduğunda ise Hakan isimli bir adam yazarla görüşmesine engel olur. Çünkü İhsan Zahir bir kaza sonucu felç geçirmiş, tekerlekli sandalyeye mahkum kalmıştır. Selim ise bu durumu bilmeden ona ulaşmaya çalışırken lise öğrencisi Arif ile tanışır. Hakan’ın bir gün ansızın çıkıp gelmesinden önce İhsan Zahir’e Arif ve annesi bakmıştır. Diğer karakterimiz ise; İsmail. İhsan Zahir’in sağlıklı zamanlarında onunla tanışmış, bazı durumlar delirmesine yol açmıştır. Roman bu 4 karakterin gözünden yazılmıştır aralarda da Güray Süngü kendini romana dahil edip, karakterlerle konuşarak farklı ve başarılı bir teknik uygulamıştır. Süngü, bu romanı için "en iyi romanım" demiş. Kesinlikle ilgi çekici bir konu, duygular çok güzel yansıtılmış ve başarılı teknikler uygulanmış. Fakat çoğu konunun netlik kazanmaması, sonlarına doğru fazla uzatılmış hissi ve çok daha etkileyici, iz bırakmış kitaplarını okumamdan dolayı benim için en iyi romanı olmadığını üzülerek söylemek durumundayım
Delirmeler SarayıGüray Süngü · Ketebe Yayınevi · 202583 okunma
Anna Karenina — Leo Tolstoy kitap yorumum/incelemem
Puan vermedi·1062 syf.··
2026 13. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 07 Mayıs 2026 01:21
1062 sayfa. Bir ay sürdü. Ve zaman ayırdığıma, her sayfasına değdi. Şimdi yorumlama, analiz etme zamanı. İtiraf edeyim — başlarda Anna'ya kızdım, nasıl böyle yapabilir dedim. Ama sonlara doğru Anna'nın yaşadığı hayal kırıklığı, çaresizliği ve içinde bulunduğu psikolojik baskı gerçekten üzücüydü. Kitaba genel bakış: 1878'de yayımlanan, Tolstoy'un "ilk gerçek romanım" dediği yapıt. İlk bakışta yasak aşk hikâyesi gibi görünse de aslında 19. yüzyıl Rus aristokrasisinin tam bir panoraması — aşk, evlilik, toplumsal baskı, inanç arayışı, varoluş... hepsi iç içe. Roman iki paralel hikâyeyle ilerliyor. Anna, herkesin imrendiği hayata sahip ama içi boş bir evlilikte sıkışmış bir kadın. Kont Vronski ile tanışması dönüm noktası oluyor — ve oradan yokuş aşağı. Öte yanda Levin var; taşrada yaşayan, köylülerle çalışan, sürekli kendini sorgulayan biri. Kitti'ye olan aşkı ve kurduğu huzurlu hayat, Anna'nın trajedisiyle taban tabana zıt. Bu kitabı özel yapan şey tam da bu kontrast. Anna dürüst olduğu için dışlanıyor — "mış gibi" yapamadığı için. Toplumun içinde herkes aynı ahlaksızlığı gizli yapıyor, Anna ise gizlemeyi reddediyor. Tolstoy'un aristokrasiye en sert oku bu. Levin benim favorim oldu kesinlikle. Gerçekçi, doğru, bazen kendine aşırı yüklenen ama tam da bu yüzden çok insani bir karakter. Toplumsal uyumsuzluğuyla Rus burjuvazisine bir ayna tutuyor. Dolly'yi de sevdim — olduğu gibi, yapmacıksız bir karakterdi. Bence en hüzünlü sahnelerden birisi de: Levin'in ağabeyi ölüm döşeğindeyken Kitti ile aralarındaki o sahne — en dramatik an ama bir o kadar da umut doluydu. Tarım reformu bölümleri biraz yavaşlattı tempoyu, bunu itiraf etmeliyim. Ama bunun dışında sıkıcı tek an yoktu. Film uyarlamalarını övenlere şunu söyleyeyim: 1062 sayfanın psikolojik derinliğine hâkim
Anna KareninaLev Tolstoy · Türkiye İş Bankası Yayınları · 202555,5bin okunma