Romanlar mahzun insanı omuzları çökmüş, gözleri sömüş, hareketsiz ve sessiz bir insan diye, yani daha açıkçası bir miskin şeklinde tasvir ederler.
Bende daima bunun aksi olmuştur. Ne zaman derin bir üzüntüye kapılsam gözlerim parlar, tavır ve hareketlerim neşelenir, içim içime sığmaz olur. Dünyayı hiçe sayıyormuşum gibi kahkahalarla gülerim, türlü gevezelik ve delilikler yaparım. Bununla beraber, öyle sanıyorum ki, yakın kimsesi ve başkalarına açılmağa kabiliyeti olmıyan insanlar için bu, daha iyi bir şeydir.
Kitap ne kadar kalınsa, entelektüel arzular o denli fazla uyarılır. Sayfalar bir turlu azalmazken, simdiye kadar okudugum
kısımlar bile zihnimde bulanıklaşırken önümde okunacak daha da çok sayfa oluşu, zamanın her zamankinden daha yavaşmış gibi akış...
"Ah"ların ve "oh"ların yer aldığı, kadının erkeğe aşık olduğu, erkeğin de aşkından soğuduğu romanlar ve öyküler; böylesi eserler, bana göre hiçbir önem taşımaz. Şeytan alıp götürsün böylelerini.
Opera yapmazsanız, resim sergileri açmazsanız, şiirler,romanlar yazılmazsa, her çeşidinden sanat eserleri yaratılmazsa, iyi yaşamanın,güzel yaşamanın bir değeri olduğu sezdirilmez,kafalar işletilmezse köylüyü kalkındıramazsınız,yeryüzünde barışı kuramazsınız.
Atatürk’ün Nur Baba’yı okumuş olmasına, tıpkı Sakarya Savaşı’nda Çalıkuşu’nu okumuş olması gibi, böyle bir çok romanlar okumasına dikkat etmediğimi yazık ki sonra düşünecektim.
Üslup, roman türünün tek olmasa da temel bir bileşenidir. Romanlar sözcüklerden meydana geldiğinden romancının kullanacağı dili seçip düzenleyişi, öykülerinin inandırıcı olup olmayacağını belirleyen kilit unsurlardan biridir. Ancak romanın dili romanın anlattıklarından, sözcüklerin vücuda getirdiği konulardan ayrı düşünülemez, çünkü romancının anlatı girişiminde başarılı olup olmadığını anlamanın tek yolu, anlatım tarzının kurmacaya hayat verip vermediği, yaratıcısıyla ve gerçek gerçeklikle bağlarını koparıp koparmadığı ve okuyucunun karşısına bağımsız bir gerçeklik gibi çıkıp çıkmadığıdır.