Bir Müslüman için en önemli zorunluluk Kur'an'ı anlamaktır. Kur'an'ı, Peygamber'in (a.s) hayatını bilmeden anlamak mümkün değildir. Bugün birileri eğer siyer bilmeden, hadis külliyatından haberdar olmadan, Kur'an'ı Kerim'in mealini ya da metnini önüne alıp her ayeti okuyabilirim diyorsa bu gerçekten bir iddiadır ve hiçbir şey anlamı yoktur.
Allah'u Teâlâ Kur'an'ı zihinleri bomboş olan insanlara indirmedi. O insanların bile zihinlerinde bir altyapı vardı.
Ve keza bütün nimet hazinelerini açmak salahiyetinde olan nimet-i imana vesile olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm dahi öyle bir nimettir ki; nev-i beşer ilel'ebed o zâtı (A.S.M.) medh ü sena etmeye borçludur.
(İman ve Küfür Müv. 251.sh - Risale-i Nur)
Ebû Hureyre radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Allah'u Teâlâ sizin bedenlerinize ve yüzlerinize değil, kalplerinize ve amellerinize bakar."
Roma siyasetinin hiç de tekin olmayan dünyasında yer alan imparator-filozof Marcus Aurelius, Düşünceler (M.S. 167) adlı eserinde, karakteri ve başarılarıyla ilgili etrafta söylenenlerin, benlik imgesine sirayet etmesine izin vermeden önce mutlaka sağduyunun süzgecinden geçirilmesi gerektiğini hatırlatıyordu kendine. "Dürüstlüğünüz ve nezaketiniz kesinlikle başkalarının tanıklığına gerek duymamalıdır" diyordu filozof-imparator; bu sözlerle toplumun "onur"u merkeze alan değerlendirmelerine de çomak sokmuş oluyordu.
"Her övülenin ille de daha iyi olduğunu kim söylemiş? Zümrüt övülmediği zaman değer mi kaybeder sanki? Peki ya altın, fildişi, bir çiçek ya da bitki?"