Aralarında geçit olmayan bir geçmiş ile bir geleceği ele alalım, görülmez bir ayrım çizgisi onları ayırıyor olsun: orada bir geçmiş umudu, bir geleceğin daha önce olmuş olduğu yer vardır. Zamandan geriye sadece o aşılması gereken çizgi kalır, hep aşılmış, ama hiçbir zaman tam aşılmayacak, "ben" açısından da bir yere konulamayacak çizgi. Belki de şimdiki zaman diyebileceğimiz tek şey bu çizginin nereye konulacağını bilemeyişimizdir.
Benlik sadece bir kısaltmadır, yasa gereği oluşmuştur, kendini her yerde aynı olarak görmeye çalışan, bu üstünlüğü de birincilik olarak kendine biçen bir kural, bir ilkedir. Benliğin kutsal addedilmesi gerekliliği bundan ileri gelmektedir, bencillik ayrıcalıklı bir yerde bulunduğunu ortaya sürerek, bu kutsallığı sahiplenir; aynı zamanda toparlama, birleştirme, kümeleme, hatta olumsuz yönlerini de ele alırsak bozma, ayırma, toplulukları kırma artık sanki onun malıdır.
Ölüm düşüncesi, ölümü düşünmemize yardımcı olmaz, bize ölümü düşünülecek bir şey olarak vermez. Ölüm, düşünce, öyle yakındır ki birbirine, ölürken düşünmeyebilsek bile düşünürken ölmekteyizdir: her düşünce ölüme gebedir; her düşünce, son düşünceye dönüşmektedir.