Her taraftan bilginin sökün ettiği, bilgiye boğulmuş bir çağda yaşıyoruz; yaşadığımız çağ bir Google, kablolu haberler ve ücretsiz anksiklopediler çağı. Bu bilgilere erişme olanağımız ne zaman kesilse asabımız bozuluyor, sanki bir araştırma motoru olmadan karar vermek olanaksızmışçasına geriliyoruz. Fakat bu bolluğun da bazı görünmez zararları vardır. Esas sorun insan beyninin bu tür bilgi taşkınlarıyla başa çıkacak şekilde tasarlanmamış olmasıdır. Bu nedenle prefrontal kortekslerimizin kapasitesini sürekli olarak aşar, onlara başa çıkabileceklerinden daha fazla olgu ve rakam yükleriz. Bu, adeta eski bir bilgisayarda yeni bir bilgisayar programını çalıştırmaya benzer; eski mikroçipler ayak uydurmaya çalışır, ama sonunda başarısız olur.
İnsan çok istediği bir şeye kavuşma arifesindeyken de yükselen bir acı büyüyor sanki içinde. Doğum anında sıklaşan sancılar gibi. Son bir kez çektiğin en şiddetli sancı gibi. Umuyorum ki doğum yakındır. Dilerim yıllardır çektiğim bu sancılar boşuna değildir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnsanda trajik olan vicdani, vicdani olan trajiktir. Din de trajikleşmeksizin gelen bir çözüm olma eğilimini taşıdığı oranda vicdani değildir.
Çünkü hazırcevaplığında ve fetvacılığında vicdanı otomatikleştirme, şeyleştirme eğilimindedir. Sanki vicdana temel dokusunu kaybettirir gibidir: İnsan hakikatten mahrumdur ama doğruyu seçmelidir. İşte Dumrul'un asla fark etmediği de budur.
İnsanlık sanki şarj edilmeye gereksinim duyan bir bilgi ve kelimenin gerçek anlamıyla boş değildir. Boşluk duygusu genellikle insanların, hayatlarına ya da içinde yaşadıkları dünyaya ilişkin etkili bir şey yapmaktan aciz olduklarını hissetmelerinden kaynaklanır.
“Neyime inanayım Cem? İlk eserimin tasarısı bile yok ortada. Öylesine başkalarının yaptıklarıyla düşüp kalktım ki, yaşamaya, kendi yapacaklarımı düşünmeye vakit kalmadı. Sanki bütün ömrüm, aklım yettiğince tabii, sürekli bir tiyatro seyircisi gibi bütün dikkatimle gösterilen oyunun inceliklerini, başarı ve başarısızlıklarını anlamaya çalışmakla geçti. Tablo aralarında kendi tasarılarımı düşündüm, perde arasında da bitkin bir halde yaşamaya çalıştım. O tasarıların gücü ya da güçsüzlüğü, bu hayatın sözümona zenginliği ortada. Benim kaderim bu abi, kaybolmuş, önemsiz, gereksiz biriyim.”