...Gencecik bir Astsubay. İlk görev yeri burası. Hâl hatır faslından sonra, diğer barakanın ne olduğunu sordum. “Komutanım, bu vericinin çalışanı dört tane Kürt var, bizi de hiç sevmiyorlar, onun için çok muhatap olmuyoruz” dedi.
“Oğlum, öyle deme, bak gelmişler, Allah’ın bu dağında, Devletimiz, milletimiz için çalışıyorlar. Teröristler şu yukarıdan bırak mermiyi, kaya yuvarlasalar, hepinizin başına beraber düşer, aynı kaderi paylaşıyorsunuz” dedim. Tam bu sırada, o barakanın kapısından, 50-55 yaşlarında bir kişi çıktı. Bize doğru bakıyor, ama ürkek bakıyordu.
Ayağa kalkarak, “Selâmünaleyküm Emmi!” diye seslendim. “Aleyküm selaaam, Kumandan” diyerek bize doğru gelmeye başladı. Ben de O’na doğru giderek, elini tuttum, öptüm başıma koydum. Ağlamaya başladı. “Emmi, ne oldu, bi hatamız mı oldu?” diye sordum. “Yok Kumandan, estağfurullah! Burada er’i, onbaşısı bile bizi adam yerine koymazken, Devletin koca(!) yüzbaşısı elimi öptü, ona duygulandım.”
“Emmi öyle deme, onlar da sizi sever, sayar, bir kusurları varsa
gençliklerine ver, çektikleri sıkıntılara, aile hasretine ver!”
“Yok, Kumandan yok, biz her şeyin farkındayız, İnşaallah, Halid
Beyler gene yetişecek!” dedi gözlerini kurulayarak.
“Deli Halid’den mi bahsediyorsun, Em...” lafımı bitirmeye fırsat bırakmadan, “Deli değildir” diye celallendi.
“Emmi, yiğit namıyla anılır, O’na akıl noksanlığından değil, yiğitliğinden, cesaretinden dolayı deli denmiş.”
“Yok Kumandan, bize dedelerimiz, babalarımız anlatmış, O Veli’dir, deli değil! Bi çayımızı içer misin Kumandan?”
“Şeref duyarım, tavşan kanıdır şimdi, sizin çayınız” diyerek onların
barakasına girdim. Diğer çalışanlarla da tanıştırdı. Orada kaldığım bir saat boyunca, dördü de, “Veli Halid Bey’i” anlattılar bana, sobanın üstünde ısıttıkları köy ekmeğine dürdükleri otlu