Deli Halid- Halid Karsıalan
...Gencecik bir Astsubay. İlk görev yeri burası. Hâl hatır faslından sonra, diğer barakanın ne olduğunu sordum. “Komutanım, bu vericinin çalışanı dört tane Kürt var, bizi de hiç sevmiyorlar, onun için çok muhatap olmuyoruz” dedi. “Oğlum, öyle deme, bak gelmişler, Allah’ın bu dağında, Devletimiz, milletimiz için çalışıyorlar. Teröristler şu yukarıdan bırak mermiyi, kaya yuvarlasalar, hepinizin başına beraber düşer, aynı kaderi paylaşıyorsunuz” dedim. Tam bu sırada, o barakanın kapısından, 50-55 yaşlarında bir kişi çıktı. Bize doğru bakıyor, ama ürkek bakıyordu. Ayağa kalkarak, “Selâmünaleyküm Emmi!” diye seslendim. “Aleyküm selaaam, Kumandan” diyerek bize doğru gelmeye başladı. Ben de O’na doğru giderek, elini tuttum, öptüm başıma koydum. Ağlamaya başladı. “Emmi, ne oldu, bi hatamız mı oldu?” diye sordum. “Yok Kumandan, estağfurullah! Burada er’i, onbaşısı bile bizi adam yerine koymazken, Devletin koca(!) yüzbaşısı elimi öptü, ona duygulandım.” “Emmi öyle deme, onlar da sizi sever, sayar, bir kusurları varsa gençliklerine ver, çektikleri sıkıntılara, aile hasretine ver!” “Yok, Kumandan yok, biz her şeyin farkındayız, İnşaallah, Halid Beyler gene yetişecek!” dedi gözlerini kurulayarak. “Deli Halid’den mi bahsediyorsun, Em...” lafımı bitirmeye fırsat bırakmadan, “Deli değildir” diye celallendi. “Emmi, yiğit namıyla anılır, O’na akıl noksanlığından değil, yiğitliğinden, cesaretinden dolayı deli denmiş.” “Yok Kumandan, bize dedelerimiz, babalarımız anlatmış, O Veli’dir, deli değil! Bi çayımızı içer misin Kumandan?” “Şeref duyarım, tavşan kanıdır şimdi, sizin çayınız” diyerek onların barakasına girdim. Diğer çalışanlarla da tanıştırdı. Orada kaldığım bir saat boyunca, dördü de, “Veli Halid Bey’i” anlattılar bana, sobanın üstünde ısıttıkları köy ekmeğine dürdükleri otlu
«ANADOLU’ YA BİZDEN DE MİLYONLARCA SELÂAAM!»
— «Sizin o ilk sabah matinasındaki konuşmanız gerçekten güzeldi. Söyledikleriniz doğruydu. Nitekim se­yirciden büyük alkış topladınız. Ama gördüğünüz gibi o konuşmanız, bize yüzellişer ruble kaybettirdi. Atalanmız, «Fakire para yakışmaz», demişler. Doğru söylemişler. Ne yapılım. Can sağ olsun. Fakire para yakışmazmış...» Taşkent'te yaşadığım bu şaşırtıcı olayı, Türkiye'de benden dinleyen bir eski dostum, oturduğu yerden kalkıp şahadet parmağını burnuma uzatarak bağırmaya başladı: — «Konuşma artık Allah'ını seversen!» dedi. «Marksizm'in daha (M) harfini bile bilmiyorsun sen. On­lar seni Marksizm'in anladığı barış için, dünya halklarının dostluğu, kardeşliği, bağımsızlığı için konuşturmak iste­mişler. Hatırı sayılır bir diş kirası vermeyi de karar­laştırmışlar. Sen kalkıp adamların başına arı kovanı silke­lemişsin. Olur mu hiç! Türk kelimesinin yasaklandığı bir diyarda Türklükten bahsedilir mi hiç? Sen, başına bir belâ gelmediğine şükret!».
Sayfa 103·Kitabı okudu
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Mustafa Kemal Paşa, 13 Kasım'da Haydarpaşa Garı'nda trenden iner... Tren ve peron cepheden gelen subay ve askerlerle doludur. İngilizlere ve saraya kafa tutan Mustafa Kemal'i, garda önlem alan Teşkilat-ı Mahsusa (Osmanlı istihbarat örgütü) görevlileri beklemektedir. Bu esnada Mustafa Kemal'i tanıyan ve trenden inişini izleyen bir çavuş, gür bir sesle perondaki askerlere komut verir: "Dikkaaat, gelen Mustafa Kemal Paşa'dır, selaaam duurr!" Haydarpaşa Garı'ndaki tüm subay ve askerler bir anda yerinde çakılır, hazırola geçip selam verirler. Mustafa Kemal yavaş adımlarla çavuşun karşısına yürür, durur ve sorar: "Nerede beraberdik?" Cevap tek kelime ile gelir: "Çanakkale!" Mustafa Kemal çavuşa şöyle der: "Emir geçir, herkes köyüne memleketine silahı ile gitsin, bir şekilde silahını götürsün!" "Emir geçirmek" askeri bir terimdir... Emrin yüksek sesle değil, yavaşça kulaktan kulağa sessizce tekrarlanması demektir... Çanakkale'den, yakın siperlerden, cephe günlerinden kalma bir önlem. Çavuş emir geçirir, peron bir anda boşalır. Yüzlerce asker silahı ile birlikte ortadan kaybolur. Mondros Teslimiyet Anlaşması'nın öngördüğü, Türk Ordusu'nun tüm silahları teslim etmesi şartının aksine Mustafa Kemal daha İstanbul'a indiği ilk anda ilk emrini vermiştir: "Silahları vermeyin!" Mustafa Kemal'in Haydarpaşa Garı'nda 13 Kasım 1918'de verdiği bu "Silahı vermeyin" emri sadece kendisinin değil: Padişah teslim olsa da, Türk milletinin asla teslim olmayacağının iradesini simgeler.
Sayfa 141·Kitabı okudu
Selaaam olsun delilereee
Deli olmak, düşüncelerini iletmekten aciz olmak demek. Sanki yabancı bir ülkedesin, çevrende olup biten her şeyi görüyor, anlıyorsun, ama istediğini anlatmaktan, dolayısıyla da yardım bulmaktan umutsuzsun, çünkü orada konuşulan dili bilmiyor, anlamıyorsun
Tatvan’da, sene 1999, Tank Bölük Komutanıyım. Bitlis, Muş, Tatvan arasında, terörist geçiş yollarına hakim yüksek bir tepede görevli olan tankımdan arızalandı mesajı aldık. Teknisyen ve bakım ekibimle gittik, tankın yanına. 400-500 metrekarelik bir alanda, tel örgülerle çevrili, iki barakanın ve bir televizyon vericisinin olduğu bir yer. Bakım ekibim tankla ilgilenirken, ben de Karakol Komutanı ile iki barakanın arasında çay içiyor, sohbet ediyoruz. Gencecik bir Astsubay. İlk görev yeri burası. Hâl hatır faslından sonra, diğer barakanın ne olduğunu sordum. “K o­mutanı m, bu vericinin çalışanı dört tane Kürt var.; bizi de hiç sevmiyor­lar, onun için çok muhatap olmuyoruz” dedi.“Oğlum, öyle deme, bak gelmişler; Allah’ın bu dağında, Devletimiz, milletimiz için çalışıyorlar. Teröristler şu yukarıdan bırak mermiyi, kaya yuvarlasalar, hepinizin başına beraber düşer, aynı kaderi paylaşıyorsu­nuz” dedim. Tam bu sırada, o barakanın kapısından, 50-55 yaşlannda bir kişi çıktı. Bize doğru bakıyor, ama ürkek balkıyordu.Ayağa kalkarak, “Selâmünaleyküm Em m i!” diye seslendim. “Aley- küm selaaam, Kumandan” diyerek bize doğru gelmeye başladı. Ben de ona doğru giderek, elini tuttum, öptüm başıma koydum.Ağlamaya başladı. “Emmi, ne oldu, bi hatamız mı oldu?” diye sor­dum. “Yok Kumandan, estağfurullah! Burada er’i, onbaşısı bile bizi adam yerine koymazken, Devletin koca(!) yüzbaşısı elimi öptü, ona duygulandım. ”“Emmi öyle deme, onlar da sizi sever, sayar, bir kusurları varsagençliklerine ver, çektikleri sıkıntılara, aile hasretine ver!”*“Yok, Kumandan yok, biz her şeyin farkındayız, Inşaallah, Halid Beyler gene yetişecek!” dedi gözlerini kurulayarak.“Deli Halid’den mi bahsediyorsun, Em ...” lafımı bitirmeye fırsat bı­rakmadan, “Deli değildir” diye celallendi.“Emmi, yiğit namıyla anılır,
Bey, bu bizim Zübükzâdemiz, böyle bir Zübükzâde... Ankara'ya gidip de bilmediği bir otelde kalsa, sabah sabah başını pencereden sokağa sarkıtır, «Ve aleyküm selâââm, başvekil bey» diye bağırır da, otelciyi de, oradakileri de başvekilin arkadaşı olduğuna inandırır.
Siyaset