Sonra bakıştılar. Senelerdir birbirine hasret iki sevgili gibi. Uzun uzun bakıştılar. Birbirini asırlardır tanıyan iki yâren gibi. Söylencelerin âşık ile maşuku, masalların Leyla ile Mecnun’u gibi, aşkın kâinattaki bütün tarifleri, bütün kelamları gibi bakıştılar. Ezelden beri varlarmış da ebede kadar uzanacaklarmış gibi.
Bakıştılar. Hem birbirlerinin gözlerinde kayboldular hem o gözlerde yine birbirlerini buldular. Baturgan küçücük bir gözbebeğine kâinatın nasıl sığdığına hayret ederken Fate bir bakışla yıldızların nasıl yere inebildiğine şaşırdı. Aşk küçücük bir damla kaldı onların okyanusunun yanında. Sonra tersi oldu. Onlar bir damla oldu, o ummana karıştı. Sonra bir baktılar ki o ummanı yaratan kendi damlalarıydı. Her şey olup, herkes oldular. Sonra yine kendileri olup tek bir insan oldular.
Dünya bir cenk meydanı idi. Öyle gelmiş, öyle gidecekti. Adına kötülük dedikleri ki öyle olmayan o şey bir kişinin istek ve iradesinden çıkardı. Tek bir kişinin. Ancak ve ancak emredenin aklını kullanarak kalabalıklarla yayabileceği ve çoğaltabileceği bir şeydi. Adına kötülük dedikleri şey riyakâr değildi. Kimseye de müdana etmezdi. Alttakiler üsttekinin tek olma halinden şikâyet ediyorlarsa kafalarını kullanıp üsttekinin emrine itaat etmeyeceklerdi. İşte o kadar.
Oysa şu dünyada âşık olduğu birinin elini tutamayan el elden, aşkın ateşiyle yanmamış bir kalp kalpten sayılır mıydı ki? Aşksız geçen bir ömür ömürden...