Bu eserde yer alan hikayeler hayattaki her mevsime tanıklık ettirtiyor okuyucuya. Kimisinde bir yaz akşamının ruha iyi gelen sıcaklığını, kimisinde yaşanan olaylar sonucunda yüreğinde taşıyamadığı duyguların dimdik duran ağacın sonbaharda dökülen yaprakları gibi yere düşmesini, kimisinde geçmiş anıların yarattığı boşluğun kış soğununda karlar altında kalmasını aktarırken içerine gelecek olan baharın umudunu da serpiştirir. Çünkü hayatta ne yaşanılırsa yaşansın hayatın içerisinde bazen baharın olduğunu fısıldar.
""İnsan kabuklu böcek gibi bir şey. Baktı dışarısıyla başedemiyor, kaçıveriyor içeri. Bu kimsenin kabahati değil."
Sen ne kadar kaçsan da, ıskalasan da, görmezden de gelsen, kafanı kuma da gömsen, kalbine kilit de vursan, hayatın sana bir diyeceği varsa, sinsi sinsi bekliyor sırasını, yıllarca. Öyle sabırlı. Öyle fil hafızalı, öyle unutmuyor hayat. Sen sabaha kadar unuttum diye sağalt ruhunu. Gömdüm san. Defter kapanmayınca kapanmıyor. "
Geçmişteki anıların ruhta bıraktığı izlerin peşinden sürüklenirken insan olmanın derinliklerini irdeleyecek okuyucu bu on öyküde. Aynı zamanda aile kavramını, anne ve kızın arasındaki derin bağın domates tohumları gibi eşsiz olduğunu, aşkın yürekte çınlayan sesini, ayrılığın kırık camını, cevapsız kalan binlerce soruyu, dostluğu tatlı melodisini, anıların seslerini ve umutların derinliğini öykülerin içerisinden çıkarıp masaya yatıracak okuyucu.
"Bir yarayı iyileştiren, her şeyden önce orada bir yara olduğunu kabullenmekti.”Bir şeyim yok, iyiyim ben” dedikçe insan her şeyden önce tedaviyi reddediyordu. Nadiren de olsa küçük krizlerle içimdeki basıncın birazını olsun tahliye edip, ama kendimi asla büsbütün bırakmadan, sonra tekrar normale dönüyordum."
Derin ve hayatın içerisinden olan bu öykülerde her yaşamın bambaşka ve eşsiz