• ...Ben’den uzaklaştıran pek çok yolu yürümesini öğrendi. Acılara katlanarak, gönüllü ıstırap, açlık, susuzluk ve yorgunluk çekip bunları yenerek nefsini öldürme yolunda yürüdü. Meditasyonla, tüm imge ve düşünceleri kafasından uzaklaştırarak benliğini öldürme yolunda yürüdü. Bu yollarda ve daha başkalarında yürümesini öğrendi, kendi Ben’ini terk etti binlerce kez, saatler ve günlerce Ben’sizlikte yaşadı. Ama yollar kendisini ne kadar Ben’den uzaklara alıp götürse de, bir yerde durup ileri geçmiyor, onu yine alıp Ben’e getiriyordu. İsterse Siddhartha binlerce kez Ben’den kaçıp gitsin, hiçlikte yaşasın, hayvanda, taşta kalsın bir süre, sonunda yine Ben’e dönüşün elinden kurtulamıyor, vakti gelince yine kendini bulmaktan kaçamıyordu, güneş ışığında ya da mehtapta, gölgede ya da yağmurda yeniden Ben oluyor, Siddhartha oluyor ve zorunlu çevrimin sıkıntısını duyuyordu yine.

    ...
    Buddha’yı, kusursuz kişiyi geride bırakıp, dostu Govinda’yı geride bırakıp koruluktan ayrılan Siddhartha, o zamana kadarki kendi yaşamını da korulukta bıraktığını ve bu yaşamın kendisinden koptuğunu hissetti. İçini tümüyle dolduran bu duygunun üzerinde düşündü ağır ağır yürüyüp giderken. Derin derin düşündü bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyverip duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü ışıyarak çevrelerine yansıtırdı...

    ...
    Bir yandan ağır ağır yürüyüp bir yandan düşünen Siddhartha, kafasındaki bu düşüncenin ağma yakalamışken durdu birden. Ve bu düşünceden hemen bir başka düşünce uç verdi, şöyleydi bu yeni düşünce: “Kendi hakkımda hiçbir şey bilmeyişim, Siddhartha’nın...

    ...
    Hızlı hızlı yürüyen Siddhartha, “Ne sağır, ne körmüşüm,” diye geçirdi içinden. “Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri, işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama, rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında böyle davranır. Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım, önceden varsaydığım bir anlam uğrunda işaretleri ve harfleri hor gördüm, görüngüler dünyasına yanılsama dedim, kendi gözümü ve kendi dilimi nasılsa var olmuş değersiz nesneler saydım. Olamaz böyle şey, geride kaldı bu, artık uyandım, gerçekten uyandım ve ancak bugün açtım dünyaya gözlerimi.”...

    ...
    Artık kendi kendini yaşamaktı ona düşen; kendi özbeninin Atman olduğunu, Brahman gibi aynı sonsuz tözden yaratıldığını çoktan biliyordu. Ne var ki, bu özbeni gerçekten bulamamıştı bir türlü, çünkü onu düşüncelerin ağıyla yakalamaya çalışmıştı. Bedenin özben olmadığı, duyuların oyununun özben olmadığı nasıl kesinse, düşünceler de, akıl da, öğrenilen bilgelikler de, bir düşünceden sonuçlar çıkarma ve yeni düşünceler üretme becerisi de özben değildi. Hayır, düşüncelerin dünyası da özben’in uzağındaydı, duyuların rastlantı niteliği taşıyan Ben’ini öldürüp düşüncelerin ve bilgeliklerin rastlantı niteliğindeki Ben’ini beslemek de hedefe götürmeyecekti. Her ikisi de, gerek düşünceler, gerek duygular hoş şeylerdi, en son anlam her ikisinin arkasında gizliydi, her ikisine de kulak vermek, her ikisiyle de oynamak gerekiyordu, ikisi de küçümsenmemeli ya da abartılmamalıydı, yapılacak şey her ikisine kulak verip Ben’in gizli seslerini yakalamaktı. Seslerin kendisinden istemediği hiçbir şeyin peşinden koşmayacak, seslerin kendisine salık vermediği hiçbir şeyde oyalanmayacaktı Siddhartha...

    ...
    Gotama ne riyazete, ne sungulara, ne kutsal yıkanmalara, ne dualara öncelik vermiş, ne yemeyi, ne içmeyi, ne uykuyu, ne düşleri başka şeylere yeğ tutmuştu, sesin sözünü dinlemişti yalnızca. Böyle bir söz dinleyiş, dıştan gelen buyrukların değil, yalnızca içten gelen sesin dediğini yapmak, iyi olan bu, yapılması zorunlu, olan buydu, başka şey değil...

    ...
    Her zaman bir şeyler öğrenmişimdir ondan. Bir ırmak insana çok şey öğretebilir.”
    Karşıya geçince, “Teşekkür ederim bu iyiliğin için,” dedi Siddhartha. “Konukseverliğine karşı sana verecek bir şeyim yok, dostum, bir ücret de veremeyeceğim. Yersiz yurtsuz biriyim, bir Brahmanoğlu, bir Samanayım.”
    “Anlamıştım zaten,” diye cevapladı kayıkçı, “bir ücret beklediğim yoktu, seni konuk ettiğim için bir hediye de. Hediyeyi senden bir başka sefer alacağım.”
    “Sahi mi?” dedi Siddhartha şakayla.
    “Elbette. Bunu da ırmak öğretti bana; her şey dönüp gelir! Sen de, Samana, yine döneceksin buraya. Eh, güle güle git şimdi! Dostluğun, senden alacağım ücret olsun. Tanrılarına sungular sunduğunda beni de hatırla, olmaz mı!”...


    ...Sevgi avuç açıp dilenilebilir, para pulla satın alınabilir, armağan olarak sunulabilir sana, sokakta bulunabilir, ama haydutlukla ele geçirilemez...

    ...
    İnsanların büyük çoğunluğu, Kamala, düşen bir yaprak gibidir, kapılıp gider rüzgârın önüne, havada süzülür, dönüp durur, sağa sola yalpalar vurarak iner yere. Pek az kişi de vardır, yıldızlara benzer, belli bir yörüngede ilerler durur, hiçbir rüzgâr varamaz yanlarına, kendi yasalarını ve izleyecekleri yolu kendi içlerinde taşırlar....

    ...
    Vasudeva, can kulağıyla Siddhartha’yı dinledi. Onun bütün anlattıklarını, soyu sopuna, çocukluğuna, öğrenmelerine, arayışlarına, sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı. Bu, kayıkçının en büyük erdemlerinden biriydi: Dinlenmesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı. Hiçbir şey söylemese bile, konuşan kişi, ağzından çıkan sözlere Vasudeva’nın nasıl suskun, açıkyürekli, bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını, konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını, hiç sabırsızlık göstermediğini, ne övgü, ne yergiye başvurduğunu, yalnızca dinlediğini hissederdi hemen. Siddhartha böyle bir dinleyiciye açılmanın, böyle bir dinleyicinin yüreğine kendi yaşamını, kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu.
    Ne var ki, Siddhartha anlatının sonuna doğru ırmak kıyısındaki ağaçtan, ahlakındaki o büyük çöküşten, kutsal Om’dan, uyuduğu uykudan ve uyandıktan sonra ırmağa karşı duyduğu sevgiden söz açar açmaz, kayıkçının dikkati bir kat daha arttı, gözlerini yumdu, tamamen kendini vererek dinlemeye başladı...

    ...
    “Benim içimi okuyorsun,” dedi Siddhartha üzgün. “Sık sık düşündüm. Ama söyle, zaten katı kalpli böyle bir çocuğu nasıl bu dünyanın içine salabilirim? Şehvet düşkünü biri olup çıkmayacak mı bu dünyada? Haz ve güç uğrunda kendini harcamayacak mı? Babasının tüm hatalarını kendisi de tekrarlamayacak, belki büsbütün Sansara’ya dalıp mahvolmayacak mı?”
    Kayıkçı Vasudeva’nın gülümsemesi ışıl ışıl parıldadı; Siddhartha’nın kolunu hafifçe tutarak şöyle dedi: “Irmağa sor bunu, dostum! Onun nasıl buna güldüğünü dinle! Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara’ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı? Sevgili dostum, o öyküyü tümüyle unuttun mu, Brahman oğlu Siddhartha’nın öğretici öyküsünü? Bir zaman burada bana anlattığın yaşamöyküsünü? Kim Samana Siddhartha’yı Sansara’dan korudu, günahtan, açgözlülükten, budalalıktan korudu onu? Babasının dindarlığı, öğretmenlerin uyarıları, kendi bilgisi, kendi arayışları koruyabildi mi? Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha’yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir paçasını koparıp alamazsın ondan.”...

    Kör sadakatleri, o kör güçleri ve diretkenlikleri içinde sevilmeye ve hayran kalınmaya layıktı bu insanlar. Hiç eksikleri bulunmuyordu, bilgin ve düşünürlerde bir tek küçük şey vardı ki, ondan yoksundular yalnızca, bu da bilinçti, tüm yaşamın birliği ve bütünlüğüne ilişkin bilinçli düşünceydi. Ve Siddhartha bazı anlar bu bilgiye, bu düşünceye fazla değer vermenin doğruluğundan kuşku duyuyor, belki de bunun düşünce insanlarının, düşünce - çocuk insanlarının bir çocuksuluğu sayılacağını geçiriyordu aklından. Dünyevi yaşam süren insanların başka bakımdan bilgelerden geri kalır yanı yoktu; nasıl ki zorunlu...


    ...sonuna kadar çekilmemiş ve çözüme kavuşturulmamış çileler dönüp geliyor, boyuna aynı çileler çekiliyordu...

    ...
    “Sana ne söyleyebilirim ki, saygıdeğer kişi?” diye cevap verdi Siddhartha. “Olsa olsa kendini aramaya fazla verdiğini mi? Aramaktan bulma fırsatını bir türlü yakalayamayacağını mı?”
    “Nasıl yani?” diye sordu Govinda.
    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    ...
    Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez. Henüz bir delikanlıyken sezdiğim bir şeydi bu, beni öğretmenlerden uzaklaştıran şeydi...


    “Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmasını beceremez, dışardan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak, bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi, belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun.”...

    Siddhartha
    Hermann Hesse
  • Basımı ancak 1900 lü yılları bulan ve basıldıktan sonra edebiyata “sadizm” kelimesini kazandıran, “Sodom’un 120 günü” kitabının yazarı Marki de Sade’nin karanlık dehlizlerine, sefahat dolu yaşamına iniyoruz. Yalnız biraz farkla, eserde Sade’nin kendinden çok ; yıllar boyunca hiç dillendirilmemiş eşi, Markiz de Sade’nin yaşantısı işleniyor.
    Bu açıdan yapıt, kocasının ilk gençlik yıllarından itibaren ölçüsüz şiddet ve zevk arasında kurduğu denklem, sefil davranışlar ve sefahat düşkünlüğünün Markiz’in ruhunda açtığı derin yaraları okuyucuya göstermede başarısız sayılmaz. Sade’nin ahlaksız yaşantısı ve sadistik eğlenceleri okuyucuya +18 bir havadan biraz uzak, mümkün olduğunca yumuşatılarak anlatılıyor.

    Yeniçağ Fransasının “öteki” yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren eserde, olayların gelişiminin Fransız ihtilaliyle çakışması o dönemde halkın hislerini, coşkusunu dar bir alanda da olsa okuyucuya aktarmış. Sade’nin Fransız ihtilalinin başlangıç yeri olan Bastille hapishanesinde kaldığı dönemde yazdığı Sodom’un 120 gününün 12 metrelik bir kağıda yazılması ve Fransız ihtilalinin en ateşli günlerinde bir isyancının eline düşerek üç kuşak boyunca ,ta ki 1900 lere kadar başarıyla saklanması gibi bilgiler hoşa gidebilecek detaylar arasında.

    **Yazarın aksine Markiz’de güçlü bir kadından çok hayatında bir şeye körü körüne bağlanmak isteyen “fazla iyilik” hali buldum. Yüzyıllardır geleneklerin kadınlar üzerinde direttiği ahlaki genel kuralların erkekler için sayılmaması durumu burada da kendini gösteriyor. Kitap “sonsuz bağışlanma var mıdır?” “Bir kadının sevgi,bağışlama ve anlayışında sınır nedir?” Gibi soruları içinde barındırıyorken , Markiz de Sade gibi birinin bile vefakarlık sınırlarını çizebilmesiyle son buluyor. Belki de her kadının, bu denli ezilmeden, en başta çizmesi gereken bir sınır... Ne var ki günümüzde de binlerce kadın ,gerek fiziksel, gerek ruhsal yönden “sade” olan erkek cinsleriyle muhattap olmuyor mu ?
  • Bu ne ya 600 kişiden takipçiden 11 kişiyemi ulaştık. Bir günaydını da mı almıyorsunuz artık. Hadi ben engelliğim ancak bu kadarını yapıyorum ya size ne oluyor? Bu artık son nokta olsa gerek. İnsalar günaydına bile cevap vermiyor, iletişim, sevgi, saygı bitmiştir millet.

    Günaydın sevgili okurlar. Her şeyin güzel olduğu bir gün olması dileğimle. Hayata sevgiyle bakın ve huzurlu yaşayın.

    Hüzünlü Palyaço
  • Ne zaman Diyarbakır’dan bahsedilse bir yerde ; içinde daima yorgunluk taşıyan otobüslerin tepeden şehre inerken ışıl ışıl yanan şehir lambalarına inat, içimi kaplayan soğukluk geliyor aklıma. Çukurova’nın uçsuz genişliğine alışan gözlerimin bu coğrafyada alışkanlıklarını bir anda terk edivermesi belki nedeni, belki de hep ohal döneminden hatırımda kalması bu şehrin. Sonra, buldukları fidanların altında, öğle sıcağında halka halka oturmuş insanlar. Koşuyolu Parkı meselâ ve oturup bir banka seyreylediğiniz nice nice hayatlar…Semt pazarı ve daracık sokaklarıyla Bağlar… Nizamiye sonra, Gazi Köşkü, Ulu Camii…
    Derken kulağımda dolu dolu bir muavinin sesi :
    -Ofiiis, Dağkapii, Mardinkapiii…
    Sokak sokak dolaşadurayım, Sevginin Herkesten Şikayeti Var la başka baktım bu defa. 12 Eylül döneminden…
    O dönemleri görmemiş olsa da bir çoğumuz, bahsinin geçtiğine şahit olmuşluğumuz vardır. Hele de tanıdıklarımızdan biri mağdurlardansa. ‘Neden’ yoktu o zaman, beklenen bir cevap da yoktu, “ bir sağdan, bir soldan” diyerek adalete dem vuran (!) evren vardı ama…
    Bildiklerim yanında farklı düşündüklerimi Yılmaz Odabaşı’nın gözünden okurken, diğer taraftan o dönem herkesin ateşinin kendine cehennem olduğu burada söylenebilecek en uygun söz aslında.
    Katıldıklarımla, katılmadıklarımla fikrini savunma uğruna verdiği çabayı seviyorum Yılmaz Odabaşı’nın…
    Sonra sevgi… Niye ki herkesten şikayet eder duruma geldi? Mânâsından yoksun olanların acizliğine uydurdukları kılıfın adı oldu çünkü.
    “Doğrusu, bu toplumun sevgiye dair fütursuz cesareti, benimse korkularım şimdi…”

    - Seviyordum, aşkım için öldürdüm…
    - Ya benimsin, ya toprağın…
    - Sevdiğimden kapattım eve…
    - Sevdiğimden aldım haklarını, konuşturmadım, dinlemedim bile, gerek yoktu düşünmesine. Ot gibi yanımda dursun yeter…

    “Ben sevmiyorum! Siz de beni sevmeyin! Siz, benim sevdiklerimi sevmeyin! Çünkü imha ediyorsunuz!”
    Ha ! bir de Yaşar Kemal’in dediği gibi: “Marilyn Monroe ‘ nin gözleri. İşte o kadar…”
  • “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” #PolatAlemdar

    Her Şey Ben Yaşarken Oldu nedir? Çakma bir Polat Alemdar, ortaya kocaman bir Aşk-ı Mennu’dan Bihter, az Freud kulağı, biraz Jung dili, birkaç argo – lakin yazar tarafından sansürlü olması gerekir – kısık ateşte alabildiğine bam bam bam….

    Kitabın ilk 109 sayfasını yırtın atın, tutarsız ve kopuk bir kurgudan öte değildir birinci bölüm. Yazarın bol bol sigara yaktığı – abartmıyorum 109 sayfada en az 5 paket sigara tüketilmiştir – kişileri ortak bir döngüye çekmek istenilen kurgu. Sebepsiz yere kişilerin birbirlerini övmesi ve pohpohlaması… Bölüm sonuna doğru sadece iki, üç operasyon geçirmiş Yusuf ile Celal’in manasız vedası.

    Yusuf: “Git hadi abi. Daha fazla vakit kaybedemeyiz. Karına ve kızına git… Beni anlat onlara, bizi anlat, kısa sürede kurduğumuz dünyayı anlat… Git abi…” Bu kısmı okuduğumda sadece güldüm ve pardon Kardeşim Yusuf ve Celal siz 109 sayfadır böyle laflar edecek tek bir duygusal an yaşamadınız dedim. Gerçekten de yaşamamışlardı.

    Ne kadar bilim insanı ve bilim adamı var ise canı cehenneme… Kesinlikle sadece kısa vadede insanlığa ve dünyaya yarar sağlayan bu kişiler yüzünden iler ki nesillerimizin bize “aptal insanlar” demeyeceğini kim garanti edebilir. Çünkü bilimin her buluşu uzun vadede hem insanı hem de dünyayı kaosa sürüklemekten başka bir şey değildir. İnsan ırkının bedenen zayıflatılmasından tutunda, toprağın kalitesini kaybetmesine, dünya nüfusunun bu denli artmasına, tabiat dengelerinin altüst olmasına, yitip giden tohumların dünyadan ebediyen silinmesine, hayvan türlerinin bu denli yok olmasına, oksijenin bu denli kirlenmesine sebep olan tek bir etken vardır buna ise kısaca biz bilim deriz. Çünkü bilim deneme ve yanılma yoluyla varsayımlar kurarak ilerler; önce insan nesli için bir motor icat ettiğini söyler ve ileri ki zamanda ise bu motorun oksijeni mahvettiğini o sebeple farklı bir motor seçeneğine geçmek istediğini söyler ve bu da insanın yararına olacağını savunur. İnsanı özgür kılmayı farz edinen bilim aslında insanı mahkûm edendir. Bilim sadece kendi çağına hizmet eden bir varsayımlar bütünüdür. Aynı şekilde bu sözlerim siz psikolog ve türevleri içinde geçerlidir. Lütfen insan düşüncesinden elinizi eteğinizi çekin! Sizin verdiğiniz hiçbir “antidepresan” bir annenin evladına sarılması kadar, bir babaya koşarken kollarını açan çocuk kadar kişiye dinginlik vermez. İlaçlarınız ancak bedeni ve beyni aldatmaktan öte bir şey değildir.

    Bilim ve bilim adamlarına sayısız küfür edebilirim. Hatta yazarın dediği gibi a.ına koyayım hepsinin. Yazarın konu içerisinde gerçekleştirdiği bu kendi çapında sansür meselesi ise gülünç bir durumdur. Kendine yakıştıramayacağın cümleler var ise hiç yazma… Yoo ben farklıyım dersen ise bu sansürleme girişimin nedir? Ben çok saçma buldum.

    Kişilerin hepsinin hazin bir geçmişi olması, bir tane sıradan basit bir insan yok. Hayat karşında hayatın sillesini yemiş, hep bir sarsıntı içerisinde geçen hayatlar kitabın gerçekliğini gölgelemiş daha çok bir masalımsı bir hava katmıştır. Bu durum benim hoşuma gitmedi.

    Kitabın sevilen tarafı ise kişilerin, kişi ve toplum psikolojileri hakkında yaptığı iç konuşmalarıydı. Muazzam denilecek kadar keyif aldım. Ayrıca ego hakkındaki düşünceler ise gerçekten takdir edilecek kadar güzeldi. Kitabı ise çöp olmaktan kurtaran tek yan ise bu kişi düşünceleriydi. Bu durum ise benim aşırı derece de hoşuma gitti. Bunun için yazara teşekkür ederim.

    Konu ve işleyiş aşırı derece de yavan, sıradan, bayağı bir ilerleyişle karşımıza çıkıyor. Gereksiz argo kelimeler ise gerçekten kişiyi kitap bitse de kurtulsam dercesine sıkıyor. Sürekli bir sigara muhabbeti ise yuh artık dedirtecek bir cinsten. İnanın kitabın yarısına kadar bir şey olsa da kitabı yarı bıraksam diye fıldır fıldır aranıyordum. İyi ki de bırakmamışım, tadı sonuna doğru “Doktor” bölümünden itibaren dilime değdi.

    Sözün özü; bir dünya şey daha yazıp konuyu uzatabilirdim lakin gerek yok. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple okumanızı tavsiye ederim.

    Sevgi ile kalın…

    Not 1: Yukarıda sansürlenmiş küfür için herkesten özür dilerim. Yazarında belki göreceği ihtimalini vererek bilinçli bir şekilde oraya yerleştirmiş bulunuyorum ve sansürlenmiş olsa dahi hiçbir yazıma küfrün yakışmadığını savunuyorum. Umarım yazarda benimle aynı fikirde olur ve yazacaksa dahi sansürlemek gibi gülünç bir durumdan kendini kurtarır.

    Not 2: Kitap Neslihan T. arkadaşımın #35407939 nolu etkinliği için okunulmuştur. Kendisine teşekkür ederim.