• 186 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    "Çocuk yüreği unutur ama affetmez."
      Jose Mauro de Vasconcelos’un başyapıtı Şeker Portakalı, “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun” öyküsüdür. Çocukların masum, naif duygularını çocukluk dönemi içinde muhteşem şekilde okura hissettirecek anlatan bu kitabı duymayan yok gibidir. Hatta çoğu okur bu kitabın acılı tarafını bildiği için belki de bu kitabı üzülmemek için köşe bucak kaçmış, kitabı okumayı ertelemek istemiştir. Ben bu kitaptan hareketle günümüz çocuklarına ve ailelerine de seslenerek bazı serzenişler yapacağım.
      Vicdanlı ve merhametli anne baba çocuğu için en iyi sığınaktır. Nice çocuklar vardır ki aynı evde öz anne babasından ruh olarak uzakta ve yalnız yaşamaktadır. Anne baba çocuğunun ruhuna girememekte kendi işlerinden vakit çocuğuna vakit ayıramamakta,aksine eve öfkeli de geldiyse annesini veya babasını bekleyen çocuğuna ters cevap vererek onun ruh dünyasında hasarlar açmaktadır.
     Aynı evde çoğu çocuk anne baba evde olsa bile beraberken ruh dünyası olarak anne babasız yaşıyorlar. Duygu olarak anneye babaya hasret bu çocukların ruh dünyalarını düşünebiliyor musunuz?
      Toplum olarak çocuklar ile ilgili çıkan olumsuz haberlerde sadece uzaktan “Ne vicdansızlar var” demekten öte geçemiyoruz. Onlar için evde onları küçük yaşta dengeli, sağlıklı bir ruh yapısı ile yetiştirmediğimiz müddetçe toplum olarak bu tür haberler hep bizi üzmeye devam edecektir. Çocuk yaşta gelinler, çocuk işçiler, hapishanede büyümek zorunda kalan çocuklar, bebekler toplumun vicdanını kanatmıyorsa söylenecek söz yoktur. Hiç kimse anne babasının suçunu veya suçsuzluğunu çocuğuna ödetmek zorunda değildir. Bunu ancak artık cahil, vicdansız, merhametsiz insanların toplumunda görebilirsiniz.
     Günümüz çocukları ile büyüklerin geçmişte yaşadığı çocukluk arasında artık dağ kadar fark vardır. Anne babanın artık günümüz çocuklarına bir şekilde ulaşması gerekmektedir. Bugünkü uyaranlar artık çok farklı. Anne babasından aynı evde uzakta yaşayan çocuklar anne babalarına ne zaman yakın olabilir… Bir de aile içi kadına veya çocuklara şiddet varsa o evde o sevgi bağı kopmuş sevgisizlik başlamış demektir. Bu gibi aileler bir an önce eski sevgi dolu günlerine dönmelidirler. Bunu yapamadıklarında çocuk, aile, toplum için ahlaki çöküntüye temel oluşturabilir.
    Bugün problem olan yetişkinler dün bizim ihmal ettiğimiz çocuklardı. Yarın problem olacak yetişkinler bugün ihmal edeceğimiz çocuklar olacak. Tek bir çocuğu bile ihmal etmeyin değerli öğretmenler. Ülkemiz için, geleceğimiz için, ahiretiniz için…
      Sahipsiz çocukların bayramda elini öpecek bir anne babaları bile yok. Her gece yatağa yattığında kimbilir hıçkırıklara boğuluyor, gün içinde insanlarla iletişimde dik durmaya çalışıyorlar içlerinde fırtınalar koparken. Hayat belki onlara çocukluğunu bile yaşatmıyor. Afganistan’da çocuk çok ama çocukluk yok. der Khaled Hosseini Uçurtma Avcısı kitabında. Ne kadar acı bir cümle. Ülkelerinde savaş olmayan, barış ortamında ruh dünyasında hayat savaşı veren o kadar çok çocuk var ki… Yürek dayanmaz.
     Öğretmen olduğum için biliyorum. Sınıf etkinliklerinde, veli toplantılarında anne veya babası vefat etmiş çocuklar, herkesin anne babası etkinliklerde kendi çocuğunu izlerken, onların gözü uzaklara dalar… Öğretmen sınıftaki bu çocukları iyi tanımalıdır. Anneler gününde sınıfta annesi ölmüş bir çocuğun yanında “Evladım peki sen Anneler Gününde annene ne hediye aldın?” diye sormamalıdır. Çocuğun ruh dünyasını tekrar tekrar kanatmamalıdır. Öğrencisini tanımamış öğretmen. Bu yüzden çocuğun kaldığı ev ortamını mutlaka ziyaret etmeli, öğrencisini iyi tanımalıdır. Belki çocuğun evinde kendine ait bir odası bile yok, ekonomik şartları iyi olmayan bir ailenin oğlu veya kızı, belki evde hasta veya felçli bir anneannesi, babaannesi ile kalıyor, belki sinirli bir ailenin içinde,belki de çok huzurlu bir ailede. Dedim ya öğretmen öğrencisini iyi tanımalı, anne baba rolüne girmeden öğrencisine kendi evladı gibi sahip çıkmalıdır. Allah’ın emanetidir çocuklar…
    Çocuk size velilerin değil Allah’ın bir emanetidir. Bugün bu emanetlerin her birine ayrı ayrı sahip çıktıkça geleceğimizin aydınlığından söz edilebilir.
     Bugün kaç çocuk kendisini anlamayan büyükleri, arkadaşları yani anne baba şiddeti, akran zorbalığı yüzünden yatağında hıçkırıklarla uyumak zorunda kalıyor, yorganını üstüne çekip sabahlara kadar iç çekiyor biliyor muyuz? Ruh dünyasında hayat savaşı veren o kadar çok çocuk. Çocuk hissetmiyor mu bu hayatı. Etkilenmiyor mu? En çok o etkileniyor hayatın acımasızlığında. Tüm çocukları mutlu mu zannediyoruz?
    Dedim ya çocuk yaşta gelinler, çocuk işçiler, hapishanede büyümek zorunda kalan çocuklar, bebekler toplumun vicdanını kanatmıyor mu?  Cahil, vicdansız, merhametsiz insanların toplumunda bu çocuklar dengeli yetişebilir mi? Ruh dünyaları hasar almaz mı?
     Bir örnek de yaşça büyümüş ama hâlâ çocuk kalmış birinden örnek. Şöyle anlatıyor yalnızlığını…
    “6 yaşındaydım galiba bir gün yine annemi özledim diye ağlarken dedem bana her yağmur yağdığında annemin yer yüzüne indiğini söylemişti. Çocuk aklı tabi inanmıştım. Şimdi 23 yaşındayım ve hala ne zaman yağmur yağsa dışarı çıkar annemin gelmesini beklerim.”

      En son anne babalı ailelerden bir örnek vereyim. Bir çocuğun itirafı…
    “Benim babam hep vardı hala var ama hiç olmadı da, bir kere bile oturup dertleşmedim, bana sadece saçma sapan nasihatlar verdi, hayatımda bir kere bile bana ‘Nasılsın?, Seni seviyorum’ demedi. Babamın bana kattığı tek şey annemi onun sayesinde daha çok sevdim.” Çocuklarımızı aynı evin çatısında yalnızlık çektiren, baba sevgisinden mahrum eden bir baba… Babalığını sorgulasın herkes…
      Jose Mauro De Vasconcelos, Brezilya’nın yoksulluğunu iliklerine kadar yaşamış bir yazar. O, yoksulluğu ve hiçbir şeye sahip olamadan geçen çocukluk çağını 12 günde yazdığı ama 20 yıl içinde tuttuğu bu kitabıyla okuyucuya çok başarılı bir şekilde aktarıyor. Kitabı bitirdiğinizde hüzünleniyor, Zeze'nin acısını hissetmiyorsanız kalbinizi kontrol edin.
     Kitabın konusuna gelecek olursak Şeker Portakalı 5 yaşındaki Zeze isimli bir çocuğun acı hikayesini anlatıyor. Brezilya’nın ücra bir kasabasında çok fakir bir ailenin çocuklarından biri olan ve 5 yaşında olmasına rağmen hayal gücü ve zekası çok gelişmiş olan Zeze çok yaramaz bir çocuktur. Yaptığı yaramazlıkları ona “içindeki şeytanın” yaptırdığına inanır. Çok meraklı olan ve çevresindeki her şeyi keşfetmeye çalışan bu çocuğun diğer ilginç noktası ise okumayı çok erken çözmesidir. Bu yüzden öğretmeni tarafından sevilir ve öğretmeninin gözünde ve sarışın kıvırcık saçlı bir melektir. Zeze, hem babasından hem de abisinden sıklıkla dayak yer öyle ki bir keresinde yediği dayaktan dolayı haftalarca yataktan çıkamaz.
    Zeze’nin babası işsizdir ve aile bu yüzden büyük bir fakirlik çeker. Taşınmak zorundadırlar ve bu Zeze’ye acı verir. Taşındıkları yeni evin bahçesinde çeşit çeşit ağaç bulunmaktadır ancak Zeze bahçedeki şeker portakalı fidanını sahiplenir ve kendi fidanı olduğu için ona ilgi gösterir. Fakat bu şeker portakalı fidanının başka bir özelliği daha vardır. O da Zeze ile konuşmasıdır. İkili bu sayede çok iyi arkadaş olur ve Zeze tüm gün yaptıklarını şeker portakalı fidanına anlatmaya başlar.
     Yeni yıl yaklaştığında Zeze de her çocuk gibi hediye bekler. Fakat ailesi çok fakir olduğu için pek umudu yoktur. Buna rağmen pabuçlarını kapının önüne koyar ve odasında beklemeye başlar. Gelenek olarak babası kapının önüne hediye koyması gerekir ve Zeze merakına yenilerek hediye var mı diye kapıyı açar. Tahmin ettiği gibi hediye yoktur fakat karşısında babası ıslak gözler ile ona bakar. O an babasının acısını hisseder fakat artık çok geçtir. Yaptığı bu davranışı ile babasını çok üzmüştür ve bunu telafi etmek için babasına hediye almaya karar verir. Bunun içinde ayakkabı boyama kutusu alır ve yollara düşer. İşler pek iyi gitmez ama yine de bir şekilde hediye için gerekli parayı bulmayı başarır. Hediyeyi alıp babasına verdiğinde artık ondan mutlusu yoktur. Onun içinde hem bir şeytan hem de bir melek vardır.
      Bir taraftan herkes yaramazlıkları ile ona bela okurken diğer taraftan öğretmeninin masasındaki vazo boş kalmasın, öğretmeni üzülmesin diye çabalayan bir çocuktur Zeze. En büyük hayallerinden bir tanesi ise yarasa gibi kasabanın en havalı arabası olan Portekizlinin arabasının arkasına asılarak rüzgarı hissetmektedir. Bir gün cesaretini toplar ve bunu dener. Fakat denemesi ile başarısız olması ve Portekizliden dayak yemesi bir olur. O gün büyüdüğünde Portekizliyi öldüreceğine dair yemin eder. Nefret ile başlayan bu ilişki bir süre sonra çok iyi bir dostluğa dönüşür. Bu dostluk Zeze’nin hayatını çok değiştirir. Artık durulan ve yaramazlık yapmayı bırakan bir Zeze vardır. Tabi bu bağlılık Zeze’nin yaşayacağı acının artmasını sağlar. Portekizli, Zeze’ye ömür boyunca unutamayacağı bir acı yaşatacaktır.
     Kitapta Zeze’nin azıcık sevgi gördüğünde bile yaramazlıkları bırakması ve çalışkan bir öğrenci olarak okulda tanınması, Portuga ile olan ilişkisi derken asıl yoksulluğun sevgisizlik olduğunun adeta hissediyoruz.
      Çocuk kitapları süper kahramanlar gibi bize hep bir amaç güdebilir ama Şeker Portakalı'ndaki Zeze' den bize hüzün kalıyor. Çocukların hüznünü, samimiyetini, saflığını. Gerçek dünya bu. Hayal dünyasında yazılmamış bu kitap. Her zaman çocukların hikayesi mutlu sonla bitmiyor. Çocuklar belki okurken bazı ayrıntıları gözardı eder mi bilmem ama yetişkinken bu kitabı okursanız daha hakim oluyorsunuz kitaba,hayatın acımasızlığına...Geçmiş, gelecek sentezi yaparak...
     "Kimseden hiçbir şey beklemiyorum. Böylece hayal kırıklığına da uğramamış oluyorum..."
    Hüzünlü okumalar!
  • Düşüncelerimiz, enerjiyi bir noktaya yönelten bir lazer tabancası gibidir. Bir ampulun ışığı ile bir lazerin ışığı arasındaki en önemli fark, yayılmadadır; birinde fotonlar, her bir yöne uçuşur, diğerinde ise bir noktaya yoğunlaşır. Aynı bu şekilde, düşünce gücümüz de her zaman ve her yerde mevcut olan enerjiyi yönlendirir ve bu enerjinin belli bir biçimde sıkılaşmasını sağlar.

    • Hiçbir şey bizim gördüğümüz gibi değildir.
    • Madde enerjidir, enerjiden oluşur ve enerji sayesinde mevcut durumunu korur.
    • Enerji yoksa madde yoktur.
    • Her düşünce, saf enerjidir ve kendisi de enerjiye etki eder.

    Enerji, maddeyi oluşturuyorsa ve düşünceler saf enerji ise, çevremizde sürekli bizim maddeleştirdiğimiz şeyler olmaktadır. Çünkü biz sürekli düşünürüz. Yani isteklerimizi hayatımıza çekmek için şunları yapmalıyız:
    • Düşüncelerimizin gücünü kullanmak.
    • Ne istiyorsak kendimizi buna uygun çekim gücüne yükseltmek.
    Bunun için;iki yasadan faydalanabiliriz;

    1.ENERJİYİ OLUŞTURMA YASASI:
    Fizikte, bütün hayatımızın üzerine kurulu olduğu temel bir kanun vardır. Daha önceden de bahsettiğimiz gibi, sabit her görüntü biçimi enerjiden oluşur ve başka bir biçime dönüşebilir. Bu yasa ayrıca enerjinin hiçbir zaman kaybolmadığını, sadece şekil değiştirebileceğini söyler. Enerji değiştirilebilir, nakledilebilir ama hiçbir zaman yok edilemez.
    Doğa filozofu Demokrit (M.Ö 460-371); Dünya’daki hiçbir şeyin gerçekten kaybolmadığını, sadece değiştiğini keşfetmişti. Bugünün fizik bilgisi bu teoriye dayanır.
    Bizim konumuz olan “doğru istemek” açısından bunun anlamı nedir?
    Madde, nasıl başka biçimlere veya bizim göremediğimiz bir enerjiye değişebiliyorsa, önce görünmez olan bir enerji de maddeye dönüşebilir. Ve formların bu değişimini etkileyebiliriz. Yeni formlar yaratan, sadece enerjidir. Enerji, bilinçaltı sayesinde yönetilebilir ve muhafaza edilebilir.
    Ne düşünüyorsak o, maddeye dönüşür.

    Bu imkansız gibi görünebilir. Tıpkı bir yıl içinde iki araba kazanmak, hayatının aşkını bulmak, ideal işi, ideal evi veya sadece ikinci el bir çamaşır makinesi bulmak gibi.

    Zira her dilek, bir enerjidir. Dilek gönderilir ve dilek kendini gerçekleştirmek ister, yani maddeye dönüşmek ister. Yayılan düşünceler ne kadar yoğun ise, enerji o kadar güçlü olur. Ne kadar güçlü duygu yüklenilirse, o kadar itici güç alırlar. Maalesef negatiflikler içinde bu böyledir. Bizim ne düşündüğümüz, enerjinin umurunda değildir. Enerji iyi ile kötü arasında ayırım yapmaz, ahlak nedir bilmez ve de yargılamaz. Neye dönüştüğü umurunda değildir. Sadece biçim değiştirir.

    Bu esnada şu temel yasaya uyar:
    Enerji, daima dikkatimizi takip eder.
    Mutsuz olduğumuzda, evrene çoğu zaman olumsuz düşünceler göndeririz. “Ben çok mutsuzum”, “çok kötüyüm”, “acınacak durumdayım”, “hiç umut yok”. İşte tüm bunlar, evren için yoğun etkili emir cümleleridir. Mutsuzluğumuz güçlenecektir. Ama aynı prensip bizim lehimize de çalışabilir. Düşünce enerjileri yayınlanır ve yoğunlaşır. Değişik enerjiler buluşur, insanlar bunları yakalar, kendi fikirleri zanneder, bunlara eklemeler yapar, üzerlerinde çalışır ve birdenbire arzu edilen partner veya çoktandır istenilen bir eşya, kapının önüne gelir. Herşey enerjinin bir biçimidir.

    Tam olarak düşünürsek, dünyamızda herşeyden inanılmaz bir arz mevcuttur. Bu, sadece bir dağıtım sorunudur. Herşey vardır. Herkes içindir. Bizim içinde. Bu, sadece bir arz-talep meselesidir. Biz yoğun etkili bir biçimde ne istersek, o bizim hayatımıza girecek şekilde dağıtılır ve yapılır. Yokluklarla dolu bir hayat yaşıyorsak, bu yoklukları bilinçaltımız tarafından biz istemişizdir. Biz bu yokluk içinde yaşarken, belki komşumuz zengin bir hayat sürmektedir ve bu sadece onun hayatında zenginlik istemesinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden, çok miktarda mevcut olduğunu ve bizim hayatımızın sadece bizim istediklerimizden oluştuğunu anladığımızda, hayatımız tamamen değişecektir. Zira enerji, her biçimi alabilir.
    Her şey, fazlasıyla mevcuttur; sadece talebe göre dağıtılır.

    Dilemek, devasa ve yoğun istek enerjileri ile çalışan bir değiş tokuş borsasından başka bir şey değildir. Arayan bulur! Biz, enerji yayarız, enerji alırız. Dünyamızı, kendi hayal dünyamıza göre kurarız. Biz biçimlendiririz, yoğunlaştırırız, engel oluruz veya bozarız. Enerji, her zaman mevcuttur ve onu, uygun bir biçimde kendimize çekeriz. Burada çekim yasası devreye girer.

    2. ÇEKİM YASASI: “Benzer benzeri çeker” Buna karşılık, değişik olanlar birbirini iter. Hatta benzer, benzeri ile güçlenir. Yani yoğunlaşır. Bunu, piyangodan da biliriz. Bir tuşuna basıldığında, aynı akortlu telleri de titreşime başlarken, başka bir frekansa ayarlanmış diğer teller hareketsiz kalır. Düşüncelerimiz de belli bir frekansta titreşen enerjidir. Yani biz, her ne düşünürsek, aynı titreşimleri harekete geçiririz.

    Bu tabii tersine de işler. Orada, dışarıda düşüncelerimizle aynı frekans da titreşen herşey, bizi de harekete geçirir. Düşüncelerimiz, kendine benzeyenlerin hepsini kendine çeken, görünmez bir mıknatıs gibidir. Neden zaten çok şeyi olanlara, daha çok şey gelir? Çünkü öyle düşünürler. Çünkü düşünce dünyalarında başka birşey mevcut değildir. Çünkü zenginliğe ait titreşimlerde yaşarlar.

    Başarı, Başarıyı Çeker; Mutsuzluk Daha Çok Mutsuzluğu.

    Eğer aşıksak, aşktaki mutluluğumuza paralel olarak, diğer herşey de yolunda gider. Tabii zira dünyaya pozitif gözlerle bakarız. Pozitif düşünceler, pozitif bir dünya yaratır. O zaman herşeyi becerebiliriz. Kullandığımız cümleler artık: “çok mutluyum”, “bütün dünya elimin altında”, “herşey yolunda” şeklindedir.

    Ve Gerçektende, Dünya Elimizin Altındadır, Zira Evren, Tüm Bu Cümleleri Yakalar Ve İşleme Sokar.
    Ancak biz, fikrimizi değiştirdiğimiz anda ve aşkın artık bizi kucaklamadığını hissedersek, dünyayı tenkit ederiz ve dilek cümlelerimiz artık çok farklıdır: “O artık beni sevmiyor”, “Zaten beni kimse sevemez”, “Güzel değilim”, “Kendimi küçük ve çirkin hissediyorum”, “Bütün dünya bana karşı”. Ve bizim dilek cümlelerimizin değişmesine uygun olarak, kısa zamanda, yaşananlar da değişecektir.
    İnsan, kendi durumunu kendisinin yarattığını fark etmeden, düşündüklerinin teyidini almaya başlar. Eğer bir gün boyunca kendi kendimizi inceleyecek olursak, bu tür emir cümlelerini, içimizden devamlı olarak söylediğimizi fark ederiz. Titreşim, titreşimdir ve bizim düşüncelerimizle ve tavırlarımızla yoğunlaşır.

    BİRAZDA BİYOLOJİ EKLEYELİM:
    “Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım”, “Enerji, titreşim…bana bunları önce göstermen gerekir” Bu ve buna benzer cümleleri, kemikleşmiş “realist”lerden sık sık duymaktayız. İşin esprisi, bir de bundan gurur duymalarıdır. Bunun neden bir espri olduğunu ve ara sıra bu tür cümleler kurduğumuzda, aklımıza bunları nasıl açıklayabileceğimizi bu biyoloji gezimizde öğreneceğiz.

    Temel olan, etrafımızdaki gerçekleri çok küçük bir parçasını duyu organlarımız ile algılayabildiğimizdir.
    Gözlerimizle, mevcut ışık yelpazesinin sadece yüzde sekizini görebiliriz.

    Gerçeği anlayamayız. Yani gerçeğin % 92’si bizim gözlerimizden kaçmaktadır. Ve diğer duyu organlarımızda, durum daha da kötüdür. Bu % 92’nin mevcudiyetini bilmemize rağmen, bu hiç yokmuş gibi davranırız. Ve bunu da sadece, idrak edemediğimizden yaparız. Ve idrakımıza, gerçeğin aslından daha çok güveniriz.

    Yani önce şunu bir tespit edelim: Bizim idrakımız, gerçeği algılamamız, o kadar da gerçek değil. Bunu daha anlaşılabilir yapan bir hikaye de mevcuttur:

    Birkaç kör insan bir fili ellerler. Filin bacağını elleyen kör: “fil yuvarlak ve serttir” derken, filin hortumunu elleyen bir diğeri “fil, incedir ve sürekli oraya buraya uçar” der. Biz de aynen böyle, kendi resmimizi çizeriz. Algılayabildiğimiz azıcık şeye eklemeler yaparak, kendimiz bir resim yapar ve sonra da bunun gerçek olduğuna inanırız. Peki bu resmi hangi kriterlere göre biçimlendiririz?

    Şimdiye kadar öğrendiğimiz şeylere göre! Peki bizim en azından duygularımız sayesinde anlayabildiğimiz şeylerde durum nedir?
    Gerçekten algılayabildiğimiz “ufak bir miktar” olan yüzde sekiz ile ne yapıyoruz? Bunun hepsini algılayabiliyor muyuz?
    İdrak Edemediğimiz Şey, Bizim İçin Yoktur.

    Gerçeğin % 8’i olsa bile, her gün milyonlarca çeşit etki altındayızdır; Sesler, gürültüler, resimler, düşünceler, konuşmalar, müzik, şamata. Tehlikeli durumlara, heyecanlara reaksiyon gösteririz; mektupları, telefonları, e-postaları cevaplarız; kendimiz ve başkaları için kararlar veririz; kitaplar, dergiler okur, reklam bombardımanına tutuluruz, hayal kırıklıkları ve reddedilme durumları yaşar, diğer insanlarla iletişim kurarız. Her gün bilgi üzerine bilgi işlenmek zorundadır. Aslında, ancak çok azı hakkında gerçekten düşünürüz. Zira gerçekten düşünmek demek, bunun için zaman ayırmak demektir. Ama zamanımızda çok sınırlıdır.

    Bu sebeple de akıl, herşeyi işleyemez ve de işlemek istemez; bu durum da zaten kapasitesini aşardı.
    Akıl, bu yüzden de bazı şeylere kendisini kapatır. Kendini kapattığı şeyler de genelde, zaten tanıdığı ve bildiği şeylerdir. Mesela daha sonra sorulduğunda, bir otobüs durağında beklerken önünüzden kaç araba geçtiğini kesinlikle söyleyemezsiniz. Zira bu durum, bununla ilgilenecek kadar önemli değildir. Dikkatimizi gazeteye vermişizdir veya biraz sonra büroda yapılacak toplantıyı düşünmekteyizdir.

    Algılanabilir dünyanın sadece ufak bir parçasını bilinçli olarak algılayabiliriz. Ve bu, bizim kendimiz için önemli ve doğru bulduğumuz parçasıdır. Bilinçsiz olarak, saniyede tam 11.000 etki alır ve bunları istemesek de beynimizde depolarız. Bilinçli olarak, saniyede dokuz kadar etkiyi anlarız. Bunun anlamı, bilinçaltımızın, bizim haberimiz olmaksızın sayısız şey depoladığıdır. Üzerimize akan etkilerin, bilinçli olarak, sadece 1000/1 algılarız.

    Tüm şeylerin 100/8’inin de 1000/1’ini bilinçli olarak algılar ve bunu, her şeyi içeren gerçek olarak kabul ederiz.
    Yani yaşadığımız gerçek bizi saran tüm hakikat ile mukayese edildiğinde, kaybolacak kadar küçüktür. Dünyayı tüm büyüklüğü ile algılayamayız. Her gün bilinçli ve çoğu zaman bilinçsiz olarak, algılarımızı neye yönlendireceğimize karar veririz. Diğer şeyler, bizim için yoktur.

    Peki biz, bize daha fazla olanak sağlayabilecek, daha renkli bir gerçek içinde yaşamak, daha değişik görüşleri olan bir resim yapmak istersek ne yapacağız? Hayatımıza başka bir realite davet etmek istersek ne olacak?

    İlk yapılacak şey, şimdiye kadar algıladıklarımızdan çok daha fazla şeyin mevcut olduğu bilincine varmamızdır. Akıl, daha derin kademelerdeki şeyleri, en az üç kere okuduktan veya duyduktan sonra algılar. Bu aklımızın, ezberlediği düşünce kalıplarından kendisini kurtarmasına yardımcı olur.
    İkinci yapılacak şey, dikkatimizi, arzu ettiğimiz alanlara yönlendirmektir. Yani, hayatımızda istediğimiz değişik ve yeni şeylerin olabilmesi için, başka düşüncelerimize yoğunlaşmalıyız.

    TİTREŞİM FREKANSINI YÜKSELTMEK:
    Bu radyodaki bir kanalın değiştirilmesi gibidir. Olayları algıladığımız frekansımızın düğmesini birazcık oynatırız.
    Ama bunu nasıl yaparız? Mesela titreşimimizi güzel şeyler düşünerek, dua okuyarak veya pozitif affirmasyon, olumlama cümlelerini tekrarlamak bile düşünsel titreşimlerimizi, şimdiye kadar bilmediğimiz alanlara yükseltir ve bu sayede dıştaki, görünür dünyada ulaşılması mümkün olmayacak gibi görünen şeylerin hayatımıza girmesine olanak sağlar. Kendimizi, arzu edilen frekansa açmadıkça, onu anlayamayız da. Onu ne duyar, ne elleyebilir, ne de evimize davet edebiliriz. Doğru istemeyi arzu ediyorsak, kendimizi yeniliklere açmalıyız, yoksa gerçekleştiğini de anlayamayız.

    Gerçek olan, bir şeyi yeterince uzun bir süre bilincimizde muhafaza edersek, bunun dış dünyada da maddeleşmek zorunda olduğudur. Ancak ve maalesef bilincimiz, muntazamn enerji yayan tek merci değildir. İçimizde çok daha inatçı ve istekleri olan bir parçamız daha vardır; BİLİNÇALTIMIZ.

    Bilinçaltımız bir boykotçudur. Bu gerçeği şöyle açıklayalım: Eğer dileklerimiz olmuyorsa, çoğu zaman birinci dilekten daha güçlü ikinci bir inancımız vardır bu da bilinçaltımız da saklanmaktadır. Yani boykotçumuz. Bu ikinci inanç, mutlaka birinciye karşı çalışır ve de daha sürekli, daha büyük ve önemli bir azim ile. Dileğimizin gerçekleşmesi adına yaptığımız çalışmamızı bir kere dikkatlice incelersek görürüz ki, günde 10 dakika bu dileğimizle ilgilenmişizdir. Bu çalışmamızda dileğimize güç verir, belki iç gözümüzle hayal bile ederiz, yani vizyonumuza dahil eder, ama sonra tekrar gündelik yaşantımıza devam ederiz. Ama geriye kalan 23 saat 50 dakika bilinçaltı boykotçumuz bunun zaten olamayacağını, bunların zırva olduğunu, aslında zaten bu dileğimizi karşılayacak şeylerin bizim hakkımız olmadığına bizi inandırır. Zaten hep mağlup olmuşuzdur. Hep başkaları mutludur.

    Çoğu zaman, bilincimizdeki dileklerimizle bilinçaltımızdaki inançlarımız çok çelişkilidir, birbirine benzemez ve hatta birbirine muhaliftir. Dileğimizin gerçekleşmesine ramak kaldığında bile ne yapacağımızı bilemeyiz ve bu şans kullanılamadan uzaklaşır. Bu durumda insan, kendisi için çok yoğun bir biçimde birşey ister, ama içten içe bunu kabul etmeye hazır değildir.
    BEN DEĞİŞMEYE İSTEKLİYİM olumlaması bir kapı açar. Tüm gün bu olumlamayı gözlerimizin görebileceği bir yere koymalıyız hatta zihnimizi bir askı dolabı olarak düşünerek içerideki askılardan birine bu olumlamayı asmalıyız. Aklımız daima buna takılı kalırsa değişim başlar.

    Bu sırada önemli bir kaç etki vardır,
    • Doğru formül “ben…im” prensibidir. Çok para istediğinizde, “ben zengin olmak istiyorum” şeklindeki emir cümlesi kurmak çok yanlıştır. Doğru formül şöyle olabilir: “Ben hayatımda zenginliğe hazırım”, “Ben zengin ve mutluyum”,”benim için ayrılmış bir para zaten var ve hayatıma gelmek üzere yolda”
    • Doğru istemenin ve dilemenin turbosu Teşekkür etmektir. Dileğimizin sonunda “Amin” veya “teşekkür” diyerek mühürler ve kapatırız.
    • Her zaman, şimdiki zamanı kullanarak dileyin; gelecek zamanı değil. Sanki isteğinizin şimdi size verilmiş olduğunu düşünerek hareket edin.
    • İsteklerinizi kağıda yazın, böylece isteğiniz güçlenir. Doğru formüller “işim var”, “mutlu bir ilişkim var”, “ihtiyacım olan herşeye sahibim”, “ben sağlıklıyım”. olmalıdır.
    • “Herşey benim iyiliğim için olur” inancınızı kuvvetlendirerek içimizde minnettarlıkla birleştirmek bizi başka mucizelere götürür.
    • “Dilediğimiz her şeyin gerçekleşeceğini; bunun, bizim hakkımız ve hep emrimize amade olduğunu biliriz” anlamını irdelemek ve unutmamak.
    • “Şüphe” isteğin veya dileğin iptal edilmesi gibi birşeydir. Şüphe, aksini istemek gibi bir şeydir. Şüphe zaten birşey olamayacağı bilgisini yayınlar ve tüm siparişler iptal edilir.
    • Doğru istemek konusunda başarılı olmanın çok önemli noktasından biri isteğimiz gerçekleşene kadar hiç kimse ile bu konuda konuşmamaktır. Gevezelikle enerji etkisini yitirir.Unutmayın tüm büyük fikirler, ketumlukla oluşur.
    • Tesadüflere daima açık olun, evren sevkiyatı süpriz yollarla gönderir. Evren, isteğinizi gerçekleştirmek için her zaman en çabuk ve en kolay yolu bulur.
    • Sezgi, insanın kendisine izin vermesidir. Sezgilerinize güvenmeyi öğrenmelisiniz. İlk anda garip veya komik geliyorsa bile içinizden gelen ilk hareket veya karar daima doğru olandır. Tereddüt etmek enerjiyi tüketir.

    Son Olarak;
    Gerçek, çoğu zaman, dış dünyada istenilen şeyin iç dünyamızda hissedilen eksikliğidir.
    Mesela dileğim, “Beni şartsız sevecek birini istiyorum” şeklindeyse, bunun gerçekteki karşılığı, “Ben sevilmiyorum. Ben sevilmeye değer değilim. Ben kendimi sevmiyorum”dur. Yani çoğu kişi, sadece kendisini sevmediği için, kendisini şartsız sevecek birini ister.
    Bu dileğin temeli aslında: “Aşkı kabul etmeye açığım ve hazırım” cümlesi ile kapıyı açmaktır, sonra;
    “Ben, olduğum gibi sevilmeye değerim. Tüm isteklerimi ve hatalarımı kabul ediyor ve kendimi, şimdi olduğum gibi kabul ediyorum. Ben kendime özgüyüm, güzelim ve her gün kendi sevgime biraz daha yaklaşıyorum. Kendime duyduğum sevgim nedeniyle, beni aynı kendimi gördüğüm gözlerle görecek bir insanı çekiyorum. Ben kendi sevgimi ve başka bir insanın sevgisini kendime çekmek konusunda açık ve hazırım. Engellerime ve blokajlarıma, bundan sonra izin vermiyorum ve sevgi, benim içimde rahatlıkla akabilir. Sevginin hayatımda meydana çıkmasına açık ve hazırım”
    Bu bağlamda eğer kendimi kabul etmeden, beni sevecek birini isteyecek olsaydım, bana sunulan sevgiyi kabullenemeyecek bir durumda olurdum. Ancak içten hazır olursam, ihtiyacım olan şeylere izin verebilirim. O zaman aramama gerek kalmaz ve bulurum. Zira hazır olursak, bizim ihtiyacımız olan herşey bizi bulur.

    Unutmayın, Evrenle iş birliği yapmak, kendi başımıza didişmekten çok daha kolaydır. Doğru istemek bütün dünyamızı değiştirmekle kalmaz çünkü sonuçta aradığımız aslında daima SEVGİ’dir. Bizi mutlu eden hep SEVGİ’dir.
  • 89 syf.
    ·10/10
    İnsan iki seyle hayatini syrdurur ve huzuru yasar. Birincisi maddi seyler yiyecekler ve hevesatlardir. İkincisi ise manevi haz mutluluk guzel hasletlerdir. Burada ikinci kismi cok iyi hikayelerle ele alip okuyanin dimağında çok iyi hos tohumlar atiyor. Her okuyan insanda yesermesi dilegiyle diyelim.
  • Alain de Botton"un Felsefenin Tesellisi kitabından


    Bazen karşımdaki kadın ve erkeklerle, küçük bir kızın oyuncak bebeğiyle konuştuğu gibi konuşuyorum. Küçük kız oyuncak bebeğin kendisini anlamadığını bilir, yine de bilinçli bir biçimde kendini aldatarak iletişim kurmanın keyfini yaşamaya çalışır.



    İnsanları oldukları gibi kabul etmek, onları olmadıkları bir kişi gibi görmekten yeğdir.

    "Erkeklere özgü kendini hor görme hastalığının tek çaresi zeki bir kadın tarafından sevilmektir."
    Friedrich Nietzsche

    "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Bir jip satın alıyoruz, ama -Epikuros’a göre- asıl aradığımız şey özgürlük.
    Bir aperitif ısmarlıyoruz, ama -Epikuros’a göre asıl gereksinimimiz olan şey dostluk.
    Güzel bir banyomuz olabilir, ama -Epikuros’a göre- asıl istediğimiz bu banyoda, bizi sükunete kavuşturacak düşüncelere dalmaktır.

    Montaigne
    Okumak hayatının tesellisiydi:

    Okumak beni çekildiğim bu inzivda avutuyor; hem aylaklığın ağırlığından hem de sohbetleriyle canımı sıkan misafirlerden kurtarıyor. Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar ağır değilse okumak acının açtığı yaraları da iyileştiriyor. Tatsız düşüncelerden kurtulmak için tek yapmam gereken kitaplara başvurmak.

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için girilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Sokrates,
    ... Toplum tarafından kabul görmesine yardım edecek olanı değil inandığı şeyi yaptı.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Arthur Schopenhauer söylüyor.
    Bu dünya sevgi dolu bir yaratıcının değil, varlıklara, ıstırap çektiklerini görmek için can veren şeytanın eseriydi.

    Yüz kere ölmem gerekse bile bilin ki davranışlarımı değiştirmeyeceğim.

    Hayatı yaşamak üzüntü verici bir şey; ben de hayatımı hayat üzerine düşünerek geçirmeye karar verdim.

    Schopenhauer
    “Hayat o kadar kısa, tahmin edilemez ve uçucu ki böyle büyük bir çaba göstermeye hiç değmez.”

    Nietzsche :
    "Avrupa'nın iki güçlü uyuşturucusu: Alkol ve Hıristiyanlık."

    Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna ve bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.

    Hayatımı felsefeye borçluyum; üstelik düşkırıklıkları karşısında sağlam durmak felsefeye karşı taşıdığım sorumlulukların en küçüğü.
    Alain de Botton

    "Bütün kaygılarından kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün." (Seneca)

    Eğer çekilen acı, altından kalkılamayacak kadar
    ağır değilse okumak acının açtığı yaraları iyileştirir.

    "Üreme organlarımızın çalışmaları öylesine doğal, gerekli ve doğru ki; acaba bu organlar bize ne yaptı da biz utanç duymadan onlardan söz açamıyoruz, onları hep ciddi sohbetlerin dışında tutuyoruz? Öldürmek, hırsızlık yapmak ya da ihanet etmek gibi sözcükleri rahatlıkla kullanmaktan korkmuyoruz ama üreme organlarımızın adlarını ancak fısıldayarak söylüyoruz." ( Montaigne)

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizdeki yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    Seneca filozof Hecato’nun yapıtlarından birinde bir cümleye rastlamış:
    Bugün (onun yazılarını okurken) şu söz çok hoşuma gitti: “ Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım.” Bu gerçekten de büyük bir meziyet; … emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.
    Alain de Botton

    "Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim." - Sokrates

    İnsan, günün en az üçte birini tutkulardan, insanlardan ve kitaplardan uzak geçirmezse nasıl düşünür olabilir?

    Bütün dikkatini mümkün olduğunca çok para kazanmaya, şan şöhret sahibi olmaya verip, kendi ruhunu anlamak, mükemmelleştirmek ve hakikati aramak için çaba göstermiyor olmaktan utanmıyor musun?

    Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkartan bir önder olarak göremeyiz.

    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim farketmiş olmamız imkansız gibi gelir bize.

    Aslında biz dostlarımızı, yalnızca bize eşlik edecek iyi yürekli ve eğlenceli insanlar oldukları için değil, aynı zamanda ve en çok da bizi olduğumuzu sandığımız kişi biçiminde algılayabilecek ve anlayabilecek kişiler oldukları için seçeriz.

    Çok aşikâr, çok "doğal" diye nitelenen şeylerin gerçekten öyle olduğuna çok az rastlanır. Bu bilinç şunu düşünmeye sevk etmeli bizi: Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konumlarında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır. Ya da böylesine anlaşılmaz bir yazı kaleme alan yazar içerikteki eksikliği gizlemek istiyordur; anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Nietzsche
    "Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz."

    Göremediğimiz, dokunamadığımız şeyleri daha iyi algılayabilmemiz için benzetmelere gereksinim vardı; aksi halde söylenenlerin hepsini unutacaktık.

    Seneca şuna inanıyordu:
    Arzularımız gerçekleşmediği takdirde, nelerle karşılaşabileceğimizi şöyle mantıklıca bir düşünürsek, yaşayabileceğimiz sorunların, yol açtıkları huzursuzluğa kıyasla çok daha küçük olduklarını görürüz.

    Schopenhauer
    Eğer yaşamak, var olmak çok keyifli olsaydı, herkes uykudaki bilinçsizlik haline geçmek için isteksiz davranır, büyük bir mutlulukla uykudan uyanırdı. Ama durum bunun tam tersi. Herkes uyumak için büyük bir istek, uyanmak içinse isteksizlik duyuyor.

    Yarının da aşağı yukarı bugün gibi olacağına ilişkin hoş bir inanç ile her an korkunç bir felaketle karşılaşabileceğimiz ve ondan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı ihtimali arasında sıkışır kalırız.

    İyi Dostlar Biriktirdim
    İnsanın bütün hayatını mutluluk içinde geçirmesine yardım etmek üzere bilgeliğin bize sundukları arasında en önemlisi dost edinme yetisidir

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiç bir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.
    -Neitzsche


    ... istisnasız herkes tarafından sevilmeyi istemek gibi hastalıklı bir arzudan kaynaklanan o salyalı coşkuyu yaşıyordum. Bir topluluk içindeyken, çoğunluk tarafından kabul gören fikirleri sorgulamaya kalkmıyordum.


    "Bazı yazarlar bize faydalı olamayacak kadar entelektüeldirler."

    Siz rahatlık düşkünleri, insan mutluluğuyla ilgili ne az şey bilirsiniz. Mutluluk mutsuzluğun kardeşi, hatta ikizidir. Bu ikisi ya bir arada büyür, ya da sizin yaşantınızda olduğu gibi hiç büyümez. Hep küçük kalır.

    Schopenhauer
    Eğer bu dünyayı Tanrı yarattıysa ben Tanrı'nın yerinde olmak istemezdim; bu çaresizlik, bu acılar kalbimi kırardı.

    Evlenmek, iki kişinin birbirleri için iğrenç birer nesneye dönüşmelerini sağlamak üzere mümkün olan ne varsa yapmaktır.

    Schopenhauer
    "Aşk insanları... cinsel çekim olmasa, nefret edecekleri, hor görecekleri, hatta tiksinti duyacakları kişilere doğru yönlendirir."

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    ...ama önyargıların yok olması ve kıskançlığın azalması için zamana gerek var; işte biz bunu unutuyoruz.

    Montaigne
    Bence doğru kişilerin, denklerin birbirini bulduğu bir dostluktan değerlisi yoktur. Evet! Bir dost! Bir dostla sık sık görüşmenin sudan daha serinletici, ateşten daha gerekli olduğunu anlatan eski bir söz ne kadar da doğrudur.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Seneca: "Hiçbir zaman Fortuna'ya güvenmedim, bana huzur verdiği zamanlarda bile. Bana bahşettiği herşeyi - parayı, mevkiyi, gücü- öyle bir yere koydum ki geri almak istediği zaman beni rahatsız etmeden alabilsin. Bütün bu sahip olduğum şeylere belli bir mesafede durdum ki istediği zaman onları bulundukları yerden rahatça alsın, benden söküp koparmasın."

    Fortuna: İnsanların kaderini değiştirebilen bir tanrıça.

    Nietzsche :
    "Şarabın insanı neşelendirdiğine inanmak için ancak Hıristiyan olmam gerek, yani topyekün bir saçmalık olduğunu düşündüğüm şeye inanmam gerek"

    Biz telkinlerden bu kadar etkilenen yaratıklar olmasaydık, reklamlar o kadar da gerekli olmayabilirdi.

    Seneca: "Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun. Kendi kendimle dost olmaya başladım." Bu gerçekten de büyük meziyet; ... emin ol, böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Schopenhauer
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böylece sürüp gidecek."

    Çevresindeki insanlar onu düşkırıklığına uğrattığı için yazar olmuştu ama yazıyor olması, bir gün bir yerlerde birinin kendisini anlayabileceği umudunu hâlâ taşıdığını gösteriyordu. Aslında, kişiliğinin en gizli yanlarını kitapçılarda alışveriş yapan yabancı insanlara sunmanın bir çelişki olduğunu o da biliyordu:

    Tek bir insana söylemeye asla yanaşmayacağım pek çok şeyi bütün insanlara söylüyorum; en gizli düşüncelerimi öğrenmek isteyen en sadık dostlarımı kitapçıların tezgâhlarına yolluyorum.

    Tabii biz bu çelişkiye şükran duymalıyız. Konuşacak kimse bulamadıkları için kaç kişinin yazar olduğuna, bu yüzden kaç kitap yazılmış olduğuna şöyle bir bakarsak, kitapçıların yalnız insanlar için gidilebilecek en iyi yer olduğunu anlarız.
    Devamını Göster

    Belki meselenin temelinde yatan sağlam nedenlere tutunmak yerine sadece savunma duruşu alıyor; ancak başkaları haksız olduğumuzu söylediği zaman gerçekten de haklı olduğumuzu düşünerek rahatlıyoruzdur çocukça.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Arthur Schopenhauer: "Hiçliğin o keyifli dinginliğini yok yere bozan bir hata olarak nitelendirebiliriz hayatımızı".
    "Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek de bu böyle sürüp gidecek."

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.

    Yalnızca başkalarının düşmanca tavırları değildir bizi mevcut düzeni sorgulamaktan alıkoyan. Şüphe duyma yeteneğimiz içimize yerleşmiş bir inanç tarafından da baltalanabilir.

    --Seneca--
    Bilge kişi cüce gibi kısa boylu olsa da kendisinden nefret etmez, ama yine de uzun boylu biri olmayı arzular.

    Aşk... en ciddi işleri sekteye uğratır, hatta en büyük zihinleri bile karıştırır...
    Bazen sağlığımızı, bazen varlığımızı, mevkiimizi ve mutluluğumuzu feda etmemizi ister bizden.

    Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu.


    Toplumun baştan beri korkunç bir hata yapıyor olması, üstelik bu hatayı bir tek bizim fark etmiş olmamız imkansız gibi gelir bize. Şüphelerimizi bastırıp sürüyü takip ederiz çünkü kendimizi, o zamana kadar su yüzüne çıkmamış, kabul edilmesi zor hakikatleri bulup çıkaran bir önder olarak göremeyiz.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Bilge insan yemeğin çoğunu değil, en lezzetlisini yemeğe bakar.


    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Bir düşüncenin doğruluğu, herkesin ona inanmasıyal ya da herkesin onu reddetmesiyle değil, bu düşüncenin mantık kurallarına uygun olup olmadığıyla belirlenir.

    Onaylanmadığı zaman kendine olan güvenini histerik bir biçimde değil akılcı temellere oturtarak yansıtmasını sağlayacak düşüncelerle donatmıştı felsefe Sokrates'i.

    Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar: İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    "Yaşam demek cesaret, hırs, onur, güçlü bir kişilik, espri anlayışı ve bağımsızlık demekti."

    Sokrates mahkeme önünde yargılanırken söylüyor
    Soluk aldığım ve aklım başımda olduğu sürece felsefeyle uğraşmaktan, size öğütler vermekten ve tanıdığım herkese doğruyu anlatmaktan asla vazgeçmeyeceğim.

    Montaigne
    "Benim sözünü ettiğim dostlukta, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    "Davranışları değerlendirirken önyargılı olmak yerine dikkatle akıl yürütmediydik."

    Eğer bir acıdan kaçınamiyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz.

    Herhangi bir topluluğun yarattığı normal tanımı akla uygun olanın yalnızca bir bölümünü kapsar; insan deneyiminin büyük bir bölümünü de adaletsizce yabancılığa mahkum eder.

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Bir adam bütün dünyanın gözünde dahi olabilir; yine de karısı, uşağı olağanüstü bir yan görmez. Çok az insan ailesi tarafından olağanüstü biri diye nitelenmiştir.

    Niye? İşte, öyle seziyorum.
    Sezgi yoluyla elde edilen doğru, bir kaide üzerine herhangi bir destek kullanılmaksızın oturtulmuş bir heykele benzer. Sert esen bir rüzgâr bu heykelin devrilmesine yol açabilir.

    Atena için bir inek, Artemis ile Afrodit için bir keçi, Asklepyos için bir horoz kesmek gerekiyordu.

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Anlaşılmaz bir düzyazı çoğunlukla entelektüelliğin değil tembelliğin göstergesidir; kolayca okunan bir yazıysa asla kolayca yazılmamıştır.

    Epikuros
    "Eğer insan ölüm üzerine mantıklı düşünürse, ölümden sonra bizi kaygısız bir uykudan başka şeyin beklemediğini anlardı."

    Seneca
    "En iyisi değiştiremeyeceğin şeyi kabullenmektir."

    Gerçek dostlar bizi toplumsal yaşamın sahte ölçütlerine göre değerlendirmezler; onların asıl ilgilendiği şey bizim kendi benliğimizdir. Bizim için duydukları sevgi, ideal anne babaların çocuklarına duydukları sevgi gibi, dış görünüşümüzden ya da toplumsal hiyerarşi içindeki konumumuzdan etkilenmez.

    "Düşüncelerinizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğümüz görüşünden yola çıkılarak kanıtlanamazdı." ( Sokrates)

    Bütün kaygılardan kurtulmak istiyorsan, korktuğun şeyin başına geldiğini düşün.

    "Ne denli az kavrarsan, o denli çok saygı göstermeye hazırsın."

    İyi bir çömlek ya da ayakkabı yapmak yalnızca sezgiyle olacak iş değildi; öyleyse çok daha karmaşık bir iş olan yaşamı sürdürme işi nasıl olur da öncüller ya da hedefler üzerine bir an bile kafa yormaksızın yürütülebilinirdi?

    Üniversite rektörlerinden daha bilge ve daha mutlu yüzlerce zanaatkâr ve çiftçi gördüm.

    Bazı şeyleri yapmak dışarıdan bakıldığında çok zor görünür gözümüze; bazı şeyleri yapmaksa nedense basit. Nasıl yaşamak gerektiği konusunda sağlam görüşlere sahip olmak ikinci kategoriye giriyor, çömlek ya da ayakkabı yapmaksa birinciye.

    Dostluk aslında başkalarının mantıklı diye kabul ettiklerine karşı kurulan küçük bir komplodur.

    Seneca
    Düşkırıklığına yol açan nedenler çok çeşitli olabilir -sızlayan bir ayak parmağından tutun da zamansız bir ölüme kadar pek çok şey bizi düşkırıklığına uğratabilir. Ancak her düşkırıklığının temelinde aslında aynı şey yatar:İsteklerimiz gerçekliğin o yıkılmaz duvarına çarpar.

    Bana ne kadar ilerleme kaydettiğimi soruyorsun? Kendi kendimle dost olmaya başladım. Bu gerçekten de büyük bir meziyet;...emin ol,böyle bir adam bütün insanlıkla dost olabilir.

    Yunanlar için köle sahibi olmak normaldi. İÖ 5. Yüzyılda yalnızca Atina sınırları içinde 8 bin ila 100 bin köle vardı; yani özgür olan her üç kişiye bir köle düşüyordu.

    Lucretius
    Biz insanlar, birer hasta adamız, hastalığın kaynağından habersiz.

    Bilgeliğe ulaşmak için çabalamak fakat hiçbir zaman budalalıktan tam olarak kurtulamamak, erdemli fakat sıradan bir yaşam sürmek yeterince büyük bir başarı aslında.

    Biz, hepimiz sandığımızdan çok daha zenginiz aslında.


    Gereksinimlerimiz psikolojik olduğu halde maddi şeylere, nesnelere yöneliyoruz... Kafamızı derleyip toplamamız gerekirken evimiz derli toplu görünsün diye raflar satın alıyoruz... Dost sıcaklığının yerini tutsun diye kaşmir hırkalar giyiyoruz...

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Schopenhauer
    "Evlilikte asıl istenen şey zekice sohbetlerle hoş vakit geçirmek değil, çocuk dünyaya getirmektir."


    intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik"
    ( Kendilerini rahatlık dinine adamış Hıristiyanlar) Gerçekte istedikleri ama güçsüz olduklarından uğruna savaşmaya yanaşmadıklarını yeriyor, aslında hiç istemedikleri ama sahip olduklarını öve öve göğe çıkarıyorlardı. Güçsüzlüğün adı "iyilik", sünepeliğin adı "iyi huyluluk", düşmana boyun eğmenin adı "itaatkârlık", ve Nietzsche'nin deyişiyle,intikam almaktan aciz olmanın adı "affedicilik" olmuştu.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Sanat da felsefe de, Schopenhauerın deyişiyle, acıyı bilgiye dönüştürür.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    İşte bu yüzden Seneca bize şöyle söylüyor: Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilmeyecek olanı ise ne zaman kabulleneceğimizi bilmektir.

    Evet, muhtemelen kötü şeylerle karşılaşacağız ama bunlar aslında korktuğumuz kadar da kötü şeyler değil.

    Ne kadar alçakgönüllü olursa olsun, kendi yaşantımızdan, bu eski kitaplardan çıkarabileceğimizden çok daha derin, anlamlı sonuçlar çıkarabilirdik

    Seneca
    Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyeceğinik olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Entelektüel bir münzevi olarak yaşayıp benzer bir biçimde düşünen insanlarla nadiren bir araya gelmek bizim kaderimiz.

    Montaigne nin Anlaşılması Güç Yazılar ile İlgili Düşüncesi:
    Zorluk, eğitimlilerin, öğrendikleri şeylerin boş olduğu anlaşılmasın diye hokkobazlık yapmakta kullandıkları, insanın aptal yanının da ödeme olarak kabul etmeye dünden razı olduğu demir paradır.

    Sokrates, bu karmaşık yapıya gereken saygıyı göstermeyen, görüşlerini formüle etmek için bir çömlekçinin sarf ettiği kadar dikkati bile sarf etmeyen ama nedense kendine çok güvenen insanlar karşısında cesaretimizin kırılmaması gerektiğini söylüyor.

    "Sağduyu", nasıl giyinmemiz, maddi açıdan hangi değerleri edinmemiz, kimlere saygı duymamız, hangi etiketlerin peşinden koşmamız ve nasıl bir aile hayatı sürmemiz gerektiği konusunda bizi yönlendirir. Herkesçe kabul edilen bu düzeni sorgulamaya başlamak, garip, hatta saldırgan diye nitelenmemize yol açacaktır.

    Eleştirinin değerli bir eleştiri olup olmadığı, eleştiren kişi ya da kişilerin nasıl bir düşünme sürecinden geçtiklerine bakılarak anlaşılır.

    Başkaları Bilmiyor Olabilir
    Aslında yaşam göründüğünden çok daha esnek, çünkü yaygın görüşler, genelde, hatasız çıkarımlar değil, yüzyıllardır sürüp giden entelektüel karmaşa sonucunda bugünkü konumlarına geldiler. Belki de şimdiki konularında olmaları için iyi bir neden yoktur, kim bilir?

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Kırık bir kalbin tesellisi
    Keyif almak istiyorsan hayattan,
    Değer vermelisin dünyaya.



    Düşüncelerimizin ya da yaşam biçiminizin yanlış olduğu, asla ve asla, çoğunluğun görüşleriyle ters düştüğünüz gerçeğinden yola çıkılarak kanıtlanamazdı.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Arthur Schopenhauer
    Bütün aşk maceralarının nihayi amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından... insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından ve özel yapısının belirlenmesinden başka bir şey değildir.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Seneca: "Tasmasından kurtulmaya çalışan bir hayvan, tasmasının boynunu daha fazla sıkmasına yol açar...Hiçbir tasma yoktur ki hayvan onunla yürümeyi kabullenmektense kurtulmaya çalıştığında boynunu acıtmasın. Ancak bizi canımızdan bezdirecek kadar kötü olaylarla karşılaştığımızda yapabileceğimiz yegane şeyin acılara katlanmak ve kaçınılmaz olana boyun eğmek olduğunu bilirsek teselli bulabiliriz. "

    Kendini Yetersiz Hissetmenin Tesellisi
    Aşağılanmaktan hiç de keyif almayan Montaigne alıntılara sığınmış ve Denemeler'in sonunda dokunaklı bir itirafta bulunmuştu:

    "Eğer biraz özgüvenim olsaydı, sonucu ne olursa olsun, bir tek kendi sözlerimi söylemek isterdim."

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlama suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine yaklaşabilir.

    "Mutlu olmam için neye sahip olmam gerek?"

    Montaigne
    "Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek isterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir insan yapmaktı."

    ...anlaşılmaz olmak söyleyecek hiçbir şeyi olmayan için benzersiz bir korunaktır.

    Biz de, ara sıra karanlığın içinde eşelenmeyi bırakıp göz, yaşlarımızı bilgiye dönüştürmek için uğraş vermeliyiz.

    Normalde arkadaş ya da arkadaşlık dediğimiz, yalnızca bir şans ya da fırsat eseri tanıştığımız kişiler ve bu kişilerle kurduğumuz yakın ilişkilerdir. Bu türden bir ilişkide arkadaşlar birbirlerine destek olurlar. Benim sözünü ettiğim dostlukta ise, iki ruh kaynaşarak öyle evrensel bir bileşim oluşturur ki başlangıçta onları birleştiren mührün izleri bile görünmez olur.

    Herkes alışık olmadığı şeyi barbarca buluyor; hakikate ya da doğru akıl yürütme yöntemine ilişkin ülkemizde alışkanlıklardan, burada fikir üretilen fikirlerden başka ölçütümüz yok.

    Montaigne

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    Montaigne'in de vurguladığı gibi gerçek aslında hepimize aynı mesafede mi duruyordu?
    Schopenhauer
    Hayatları, açlığın ve cinsel isteklerin giderilmesinden... sonu gelmez gereksinimler ile bunların karşılanması için bitmez tükenmez gayret arasında alınan... bir anlık hazlardan... ibaret.

    Schopenhauer: “Uzun zamandır şuna inanıyorum: İnsanın dayanabileceği gürültü miktarı ile zihinsel yetileri arasında ters bir orantı vardır... Kapıyı eliyle yavaş kapatmak yerine gürültüyle çarpan bir insan yalnızca terbiyesiz değil, aynı zamanda bayağı ve dar görüşlüdür... Ancak, düşünen canlıların bilincine, ıslık çalmak, kahkahalar atmak, bağırıp çağırmak, çekiçle ya da kırbaçla vurmak... vs. suretiyle dalıverme hakkını kendinde bulan bir tek kişi bile kalmadığında... uygar olabiliriz.”

    İnsan ancak bir şeyin ne olmadığını anlamak suretiyle onun tam olarak ne olduğu bilgisine ulaşır.

    Hayatın bize getirdikleri için gözyaşı dökmeye ne hacet? Hayatın kendisine şöyle bir bakmak bizi gözyaşlarına boğmaya yetmez mi ?

    Felsefenin görevi, biz gerçekliğin yıkılmaz duvarını aşmaya çalışırken, isteklerimizin mümkün olan en yumuşak biçimde yere inmesini sağlamaktır.

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    "Bırakın filozoflar da para kazansın; bilgelik yoksulluğa mahkum mu yani?"
    Seneca

    "Yetenekten, doğuştan gelen becerilerden söz etmeyelim. Çok da yetenekli olmayan ama büyük olmayı başarmış o kadar fazla insan sayabiliriz ki. Bunlar bazı nitelikleri sayesinde büyüklüğü sonradan 'edinmiş', sonradan (bizim deyişimizle) 'dahi' olmuş kişilerdir; bu büyük insanları tanıyan hiçkimse onlarda böyle nitelikler bulunmadığını iddia edemez: Bunların hepsi de bir zanaatkarın ciddiyetiyle işlerine sarılmış, iddialı bir tavırla büyük bir yapıt ortaya koyma işine girişmeden önce işin küçük parçaları üzerinde yoğunlaşıp çalışmış, bunu yapmak için yeterince zaman ayırmış kişilerdir, çünkü bu insanlar göz kamaştırıcı bir bütünün yaratacağı etkiden çok, o bütünün küçük, ikincil önem taşıyan yanlarıyla uğraşıp bunları yaratmaktan keyif almışlardır."
    Friedrich Nietzsche

    ...Karısı Ksanthippe'nin huysuzluğu dillere destandı (niçin böyle bir kadınla evlendiği sorulduğunda filozof, at terbiyecilerinin en huysuz atlarla çalışması gerektiğini söylerdi).

    söylediklerimizi kimse anlamıyorsa söylediğimiz şeylerin bir anlamı Yok demektir.

    Hastalığı iyileştirmediği sürece tıp bilimi nasıl faydasızsa, ruhsal acımızı dindirmediği sürece felsefe de o denli gereksizdir.

    Kırk yaşından sonra...biraz olsun insanlardan nefret etmeye başladım.

    Düşünmek kolay iş değildir.

    'Varlıklı olmak öfkeyi körükler.'
    Seneca

    Epikuros
    Bir şey yiyip içmeden önce, ne yiyip içeceğinizi değil, kiminle yiyip içeceğinizi düşünün; çünkü yanında arkadaş olmaksızın yemek yemek ancak bir aslana ya da kurda mahsustur.

    İyi görüşler anlama yetisi olanların, kötü görüşlerse böyle bir yetiye sahip olmayanların görüşleridir...

    Montaigne
    Günlerimin çoğunu, her günün de çoğu saatini burada geçiriyorum.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...

    insana korku veren, kötücül diye nitelenen enerjiler, aslında insanlık için çalışan mimarlar, yol işçileridir.

    Stoacı filozoflar Zenon ve Khrysippos'ın kader hakkındaki benzetmeleri
    Bir köpek bir arabaya bağlandığı zaman, eğer arabanın peşinden gitmek isterse zaten tasması onu çekecek ve köpek arabanın peşinden gidecektir. Burada, köpeğin bu anlık hareketi rastlantısal olarak kaçınılmaz olanla örtüşecektir. Ancak köpek arabanın peşinden gitmek istemezse bile her durumda bunu yapmaya mecbur kalacaktır. İnsanlar için de durum aynıdır: İsteseler de istemeseler de kaderin kendilerine çizdiği yoldan ilerleyeceklerdir.

    Ve işte Nietzsche :)
    Sevdiğim insanların acı, yalnızlık ve hastalık çekmelerini, başkaları tarafından itilip kakılmalarını, hakarete uğramalarını dilerim -dilerim kendilerine karşı derin bir hörgörü duymadan, kendilerine güvensizliklerinden ötürü işkenceler çekmeden, yenilgilerin altında ezilmeden yaşayıp gitmezler.

    Tabii felsefesini inkar etmek şartıyla kendi hayatını kurtarabilirdi. Jürinin kendisini suçlu bulmasından sonra bile ölüm cezasından kurtarabilirdi ama o, jürinin görüşlerine karşı çıkmayı sürdürerek bu fırsatı tepti.

    Dışarıdaki gürültü patırtı hiç bitmeyebilir, yeter ki içimizden yükselen sesler bize rahatsızlık vermesin.

    İnsan varoluşuyla ilgili şöyle söylenebilir: ''Bugün kötü, yarın daha da kötü olacak ve en kötüsü olana dek bu böyle sürüp gidecek.''

    Dünyanın neye benzediğine ve başka insanların nasıl insanlar olduğuna ilişkin, tehlikeli olabilecek kadar iyimser fikirlere sahip olduğumuz için öfkeleniriz.

    Lucretius da, "isteklerimizi belirleyenin kendi duyularımız değil, sağdan soldan duyduklarımız." olmasından üzüntü duyduğunu dile getirmişti.

    “Yaratıcılığımızı körükleyen en önemli şey, 'bu böyle olmak zorunda mıdır? Sorusudur...