Evet, Yaşamak gerek, bir şakayığın soluğu kadar.
Yüreğimde bir şey var, ışık ormanı gibi, Sabah uykusu sanki, ve öyle sabırsızım ki,
Koşmak istiyorum, bozkırın sonuna doğru,
dağın zirvesine doğru
Uzaklardan şarkı sesi geliyor, Beni çağırıyor.
Bizim orada yelpazeyle birisinden sinekleri uzak tutmak, onun için yapabileceğiniz en nazik, en sevgi dolu şeylerden biriydi. Televizyonda Afrika’da sineklerin çocukların gözündeki suyu içtiği belgeselleri seyrettiğimde gerçekten canım sıkılmıştı. O çocukları filme alan kişi dahil kimse sinekleri kovalamıyordu. NatGeo’nun kameramanı çocukların gözyaşlarını içen sinekleri filme almaktan başka bir şey yapmıyordu.
Ormanı hiç bulamazsın, ağacı görmezden gelirsen… Orman sadece bir kelimedir, var olan ağaçtır. Belki de bu yüzden birçok insan Tanrı’yı arıyor ve bulamıyor. Tanrı orman gibidir: bir ağaç bulacaksın, bir kaya, bir kadın, bir erkek, bir köpek, bir yılan, bir yıldız, bunları bulacaksın; Tanrı’yı hiçbir yerde görmeyeceksin.
Bütün bunlar boş yükten ibarettir dostum! At gitsin. Bunlar yüzünden teknen öyle ağırlaşır ki, küreklere var gücünle asılmaktan soluğun kesilir. Öyle hantallaşır ki, dümeni ne yöne kırsan söz dinlemez. Battı batacak diye tasalanmaktan başka bir şeye halin kalmaz. Özgürlüğün elden gider, korkunun, endişenin pençesinde kıvranırsın. Ne tembelce düş kurmaya vaktin kalır, ne de rüzgârlı kıyılarda oynaşan gölgeleri seyretmeye. Dalgaların üzerinden kayan güneş ışıklarını, suya eğilmiş kendi yansımalarına bakan ulu ağaçları, yeşillere ve altın sarısına bürünmüş ormanı, beyazlı sarılı zambakları, nazlı nazlı salınan yosunları, sazları, orkideleri, masmavi unutmabeni çiçeklerini görmez olur gözlerin.
At yükünü aşağı dostum! Hayat nehrinde seyrederken hafif olmalı teknen. Yalnızca ihtiyacın olanları al yanına; başını sokacak bir ev, birkaç iyi arkadaş, sevdiğin ve seni seven biri, bir kediyle bir köpek, bir iki pipo, gerektiği kadar yiyecek ve giyecek, gerektiğinden biraz daha fazla da içecek. Ne de olsa susuzluk, tehlikeli bir şeydir.
"Ah, hiçbir sakınması yoktu uyuyanın uyurken,
ama rüyada,ama ateşler içinde: nasıl da bırakmıştı kendini;o Körpe, o Ürkek, nasıl dolanıyordu içinin fışkıran sarmaşıklarına,bir bir sarıp sarmalayan büyüyüşlere, yabani bir saldırışla biçimlere.
Öyle vermişti ki özünü. Sevmişti.Kendi içini sevmişti, özündeki yabanlığı, o bakir
ormanı;ve sessiz yıkılmışlığı üzerinde yüreği dururdu, ışık yeşili. Sevmişti."