"Ah, hiçbir sakınması yoktu uyuyanın uyurken,
ama rüyada,ama ateşler içinde: nasıl da bırakmıştı kendini;o Körpe, o Ürkek, nasıl dolanıyordu içinin fışkıran sarmaşıklarına,bir bir sarıp sarmalayan büyüyüşlere, yabani bir saldırışla biçimlere.
Öyle vermişti ki özünü. Sevmişti.Kendi içini sevmişti, özündeki yabanlığı, o bakir
ormanı;ve sessiz yıkılmışlığı üzerinde yüreği dururdu, ışık yeşili. Sevmişti."
Ağaçların altında, orman kanunları geçerlidir. Bütün türler hayatta kalmak ister ve diğerlerinden ihtiyacı olan şeyi alır. Hepsi oldukça gaddardır ve her şeyin çökmesinin tek sebebi, hakkından fazlasını talep edenlere karşı korumaların mevcut oluşudur. Bu nihai sınırlama da organizmanın kendi genetiğidir: fazla açgözlü olan ve karşılığında hiçbir şey vermeden çok fazla alan organizma, yaşamak için ihtiyaç duyduğu şeyi yok eder ve ölür. Bu yüzden çoğu tür, ormanı aşırı sömürüden koruyan kalıtsal davranışlar geliştirmiştir.
Ağaç kalabalığına orman denir. İnsan kalabalığına insan âlemi. Ağaçları tek tek sorgulamaksızın ormanı seviyorum. İnsanları tek tek düşündüğümden insan âlemini sevmiyorum; insanları tek tek seviyorum.
Hâlâ öğrenmemiz gerekiyor şunu:
İnsan yahut insandışı her bireyin, belki her birinin hapishanesi gibi görülebilecek, fakat özünde, bakıp da ormanı göremediğimiz o milyonlarca metaforik ağacın en derindeki hem haklı nedeni hem de kurtuluşu olan, başkasına devrolunamaz başkalığını.