Zamansız Bir Hakikat: Birbirimizi Sevebilmek
Puan vermedi·316 syf.·
2026 20. kitabı
Bazen sayfaları sararmış, eski basım bir kitap geçer elinize. Okuması fiziksel olarak yorucu olsa da satırların arasındaki o derinlik sizi öyle bir yakalar ki elinizden bırakamazsınız. Benim için son dönemin böyle bir yolculuğu, yazarın söyleşilerinden derlenen zamansız bir eserle oldu. Kitabı kapatıp üzerine düşündüğümde fark ettim ki bundan yüzyıllar önce yaşamış felsefecileri de okusak, yakın dönemin psikologlarına da baksak insanlığın özü ve arayışı hep aynı noktada düğümleniyor: İletişim, emek ve sevmenin bir gönüllülük işi olduğu gerçeği. Tek Kürekle Sandala Yön Verilemez Kitapta çok güçlü bir metafor var: Bir sandaldasınız ve tek bir küreği sallayarak o sandala kalıcı bir yön veremezsiniz. İlişkiler de tam olarak böyle. Her ne kadar kendi dünyamızda kendimizi en kıymetli, en merkezdeki kişi olarak görsek de o devasa okyanusta aslında hepimiz birer damlayız. Birbirimizin gözünde bir dünya olabiliriz ama bu koca evrende çok küçüğüz. İşte bu yüzden, o okyanusun içinde kaybolmamak için dünya üzerindeki yerimizi kıymetlendirmeyi, o iki çift gözde anlam bulmayı ve o anlamı birlikte büyütmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Teknolojik Yalnızlık ve "Alternatif" İllüzyonu Kitap aslında 1980'lerde popülerlik kazanmış bir eser. O dönemin "yalnızlaştıran vebası" televizyonken, bugün yerini sosyal medyanın devasa ağına bıraktı. Şimdilerde bize "alternatifler" adı altında, herkesin yerinin doldurulabileceği illüzyonu pazarlanıyor. Oysa gerçek şu ki insanın herkeste bir şey bulma, herkesi sevebilme dürtüsü son derece sığdır. Bir görselliği sunabilir, vitrini parlatabilirsiniz ama geçinmek, yaşamak ve yaşatmak bir gönül ve zihin işidir. Üstelik sevmek, teorik olarak kitaptan veya masa başından öğrenilebilen statik bir bilgi de değildir; sevmek, sadece ve sadece karşılıklı iletişimle
Birbirimizi SevebilmekLeo Buscaglia · İnkılâp Kitapevi · 2020298 okunma
Evliliğin Değeri Üzerine
9/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2026 30. kitabı
·
25 saatte okudu
·
Okunma: 26 Haziran 2026 00:00
Teslim oluyorum! İyi edebiyata rastladım mı oltasına takılmadan duramıyorum işte. *** İnsan dünyaya geldiğinde önce aileyi biliyor. Aile bir yaşayış şekli sunuyor insan zihnine. Bir raya oturtuyor onu. Bir müddet bununla düşüp kalkan insan, büyüyüp başkalarını tanıdıkça rayların çokluğuna tanıklık ediyor. Bir raylar sisteminin içinde olduğunu kavrıyor. Peki bu sistemi kabul edip ona katkı sağlayarak sistemi devam mı ettirecek? Bireyin rolü burada devreye giriyor: Sisteme baş koyabilir, kendi istek ve amaçlarıyla sistemin kurallarını harmanlayarak daha dengeli seyredebilir ya da kendi amaçlarını önceleyerek sisteme karşı çıkabilir. Ama bu hikâye sisteme baş koyan bir adamla başlıyor: Kristóf'la. Kristóf statükoyu koruyan, soylu ailesindeki herkesten beklendiği gibi kendisinden beklenen vazifeleri gerçekleştirmek zorunda olan bir karakter. İşini en tarafsız, en doğru şekilde yapma gayretinde olan bir yargıç. Kendini topluma sunduğu katkıyla tartan, kimliğini topluma dayandıran bir adam. Yozlaşan toplum düzenini, boşanmaları, çıkarcılığı ve iradesizliği eleştiriyor ve toplumu daha iyi hale getirmek için çok çalışıyor. Öte yandan onun hep "olması gereken" kişi olması; kendi isteklerini çoğu zaman bastırmasına, süreğen ve belirsiz bir utanç ve suçluluk hissiyle, baş ağrılarıyla boğuşmasına sebep oluyor. Bu yönüyle eksik, çünkü hem kendi arzularını hiçe sayıyor hem de doğasındaki karanlık yönleri reddediyor. Kitabın ikinci karakteri ise Greiner. Kristóf'un "olması gereken kişi" imajını irdeleyen biri olarak hikâyeye dahil oluyor ve onun bastırılmış yönlerine ışık tutuyor. Sevdiği kadın uğruna her yolu mübah gören bir doktor o da. Bu makyavelist tavrı, zamanla fatalizme dönüşüyor; hayatın gerçeklerine yeniltiyor onu. Olgunlaşıyor. Biz de
Buda'da Bir BoşanmaSándor Márai · Yapı Kredi Yayınları · 2022698 okunma
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Puan vermedi·212 syf.··
Beğendi
·
2026 28. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 23:56
Bazıları toplumların yazılı ya da yazısız kurallarına A'dan Z'ye kadar uyarken, bazıları kendi isteklerini A'dan Z'ye yaşamayı seçer. A ve Z... Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe, o alfabenin oluşturduğu binlerce kelime ve yüz binlerce cümle vardır. (s. 180-181) Kitabın ana karakteri Ercan ise tam da bu kurallara canı yana yana uyanlardan biri. Ruhunun nerelere uçtuğunu, kalbinin kime ait olduğunu bile bile bedenini başka bir hayatın içine hapsediyor. Uçurumları olan Beren'e koparamadığı görünmez bir bağla bağlı kalırken, hayatının dizginlerini hep başkalarının ellerine bırakmasının sessiz isyanını yaşıyor. Ercan'ı okurken zihnimde Albert Camus'nün Yabancı , Peyami Safa'nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Franz Kafka'nın Dönüşüm deki karakterler canlandı. Elbette birebir aynı değiller; daha çok onların günümüz insanına uyarlanmış, modern bir yorumu gibiydi. Toplumsal kurallara uyarken kendi psikolojik dünyasında yavaş yavaş dönüşen Ercan'ın hikâyesinde insan mutlaka kendine ait bir koltuk buluyor. Yazarın dili sade ve akıcı. Buna rağmen öyle cümleler var ki, sanki kendi ruhumun yıllardır susturduğu isyanı kelimelere dökmüş gibi hissettim. "Araf, bazıları için bir mekân değil, bir ömürdür." "Sevmek mi bir lütuf, yoksa sevilmek mi?" "Aslında olmak istediği kişiyle yaşadığı kişi aynı değildir. Bazen kendini tanıyamaz; sanki kendi hayatında başka biri gibi, bir yabancı gibi yürür." "İnsan çoğu zaman hakikati bilir ama onu taşıyacak dili bulamaz. Bildiğini söyleyemez, doğruyu hisseder ama başka kelimelerle konuşur." Bu kitap benim için yalnızca iki kadın bir adam hikâyesi değildi. Toplumsal baskının, seçememenin, sonuçlarına katlanmanın ve insanın kendi hayatında bile bazen bir yabancıya dönüşmesinin romanıydı. "İlk romanında Ercan gibi katmanlı bir karakter inşa etmek cesaret
ArafAlper Turgay Cehiz · Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık · 202634 okunma
Puan vermedi·224 syf.··
2026 17. kitabı
·
30 günde okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2026 19:44
İnsan sevdiği birine gerçekten ulaşabilir mi, yoksa hep birbirimizin yörüngesinde dönen Sputnik uyduları gibi miyiz? İnsanlar birbirlerini görür, hisseder ama bazen hiçbir zaman tam anlamıyla kavuşamazlar.romanda anlatilan 3 karakter ile insanların birbirine yaklaşma çabasını anlatıyor. Birini çok sevmek ama ona ulaşamamak... Bir başkasının seni sevmesi ama senin ona aynı yerden bakamaman... Hep eksik kalan bir temas.Kitaptaki gizemli olayların çoğunu tam anlamıyla çözemedim. Zaten çözülmesi de gerekmiyordu Çünkü kitap ilerledikçe olaylardan çok hislerin peşinden gitmeye başlıyorsunuz ve murakaminin de hep yaptığı ucu acik finaller Okuyucuyu da bu belirsizliğin içine bırakıyor. Beni en çok düşündüren şey ise şu oldu: İnsan bazen birini gerçekten kaybetmeden de ona ulaşamayabiliyor. Fiziksel mesafelerden çok, ruhların birbirine değememesi daha büyük bir yalnızlık yaratıyor.Finali hâlâ zihnimde tam yerine oturmuş değil.
Sputnik SevgilimHaruki Murakami · Doğan Kitap · 20167,2bin okunma
"Maskelerin ardındaki insan."
5/10
·416 syf.··
2026 12. kitabı
Felsefe ile psikoterapinin tıp tarihi zemininde bu kadar kusursuz evlendirildiği bir başka eser var mıdır, emin değilim. Irvin Yalom, "Nietzsche Ağladığında" ile sadece kurgusal bir roman yazmamış; adeta okurun ruhuna, kendi hayatını sorgulatacak aynalar yerleştirmiş. Kitap, Lou Salomé’nin ricasıyla ümitsizliğe çare arayan Dr. Josef Breuer ile yalnızlığı bir zırh gibi kuşanan filozof Friedrich Nietzsche’nin yollarının kesişmesini konu alıyor. Ancak hikaye ilerledikçe kimin doktor, kimin hasta olduğu birbirine karışıyor. Karşılıklı bir "akıl düellosu" olarak başlayan diyaloglar, bir süre sonra iki insanın en çıplak, en savunmasız halleriyle yüzleştiği bir ruh ortaklığına dönüşüyor. Benim için kitabın kalbini oluşturan birkaç temel sarsıntı şunlar oldu: Saplantılar ve Yaşanmamış Hayatlar: Dr. Breuer’in Bertha saplantısı ile Nietzsche’nin Lou Salomé tutkusu... Yalom bize çok net bir şey gösteriyor: Bir başkasına duyulan aşırı saplantı, aslında insanın kendi içindeki boşluktan, yaşayamadığı gençliğinden ve ölüm korkusundan kaçma çabasıdır. Amor Fati (Kaderini Sevmek): Kitap boyunca kulaklarımızda çınlayan o soru: "Böyle bir hayatı, her detayıyla sonsuza kadar aynen tekrar yaşamayı ister miydiniz?" Kendi seçimlerinin sorumluluğunu alamayan, hayatını toplumun veya evliliğin sınırlarına hapsolmuş hisseden Breuer üzerinden, aslında hepimizin özgürlük korkusu yüzümüze vuruluyor. Yalnızlığın İki Yüzü: Nietzsche’nin o gururlu, kimseye muhtaç olmak istemeyen duvarlarının arkasında aslında ne kadar büyük bir "anlaşılma" açlığı olduğunu görmek can yakıcıydı. Onun ağlaması, zayıflık değil; insanın kendi sınırlarını ve incinebilirliğini kabul ettiği o muazzam özgürleşme anıydı. Üslup üzerine: Dönemin Viyana atmosferi, genç Sigmund Freud'un ayak sesleri ve satır aralarına
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalom · Ayrıntı Yayınları · 202470,1bin okunma
Hızlı Okuyan Kurtçuk
9/10
·96 syf.··
2026 69. kitabı
Bu kitap bana kesinlikle hızlı okumam için büyük fayda sağladı. Yazılış tarzı olsun, punto büyüklüğü olsun vs... Kitabın konusu da bence ilgi çekiciydi. Hızlı okumak isteyen ve okumayı sevmek isteyen herkes için tavsiyemdir.
Hızlı Okuyan KurtçukBetül İlter · Epsilon Yayınevi · 202033 okunma