Halbuki şimdi her şey değişmişti. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil, ruhumun da yaşamaya başladığını, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar arz ettiklerini görüyordum.
Sayfa 85 - Türkiye İş Bankası Kültür Yay.·Kitabı okudu
Bazıları Cahiers du Chemin'de (26. sayı, Ocak 1976) yayımlanan bu Hatırlıyorum'lar 1973 yılının ocak ayıyla 1977 yılının temmuz ayı arasında bir araya getirildi.Oldukça basit bir niyetle: Herkes için olmasa da çoğu insana sıradan, bilindik, alelade gelen hatıraları, unutulmaya yüz tutmuş bir belleği yeniden gün yüzüne çıkarmak için.
Bu hatıraların çoğu on ila yirmi beş yaşım, yani 1946 ile 1961 arasındaki yıllara ait. Savaş öncesi döneme uzanan tüm bu hatıralar, şimdi düşününce, vaktiyle dinlediğim bir masaldan parçalar sanki. "Nesnel anlamda" hatalı hatıraların varlığını da buna bağlıyorum. Örneğin 101 numaralı hatırlıyorum'da bahsettiğim "tenisin dört silahşöründen yalnızca ikisi doğru (Borotra ve Cochet). Diğer iki doğru isim Brugnon ve Lacoste olmalıydı ama bu payeyi, onların yerine, çok sonraları şampiyon olan Petra ve Destremeau'ya vermişim.
Bir tek kez adını söyledi bana yalnızca. Melek, dedi. Bahçede. Manolya ağacının altında. Benim adım Melek. Onu bile inanarak söylediğinden kuşkuluyum şimdi. Melek diye birinin varlığına inanıyor muydu? Susması Melek diye birinin varlığını kavrayamamasından mı?
Yıllar, yüzyıllar geçer, elbet bir şeyler değişir, devletin adı bile değişir ama Türk’ün adı değişmez.
Unutma, bizim şimdi Osmanlı İmparatorluğu dediği miz, eskinin Osmanlı Beyliği’dir. O, Türklerin beyliğiydi, bu da Türklerin imparatorluğudur. Yarın adı belki aynı kalır, belki başka bir şey olur. Ama ne olacaksa yine Türklerin olur. O zamandan bu zamana hiç mi savaş olmadı, hiç mi kayıp olmadı, hiç mi yıkım olmadı sanırsın? Olmaz olur mu? Bundan sonra olmayacak mı sanırsın? Olacak tabii. Ama hiç korkma, yine bir Türk askeri, bir Osmanlı askeri çıkar, devam ettirir Türklerin varlığını...
Bu sırada masanın üstündeki çiçekliğin içinde duran bir beyaz gülü Samime gördü. Şimdi düşünüyordu: Bu vatanın her avuç toprağı bir şehit kanıyla yoğrulmuşken nasıl oluyor da bahçelerinde yine beyaz güller, ak zambaklar, sarı papatyalar yetişiyor? Her köşesi inleyen bir ninenin, kahrolan bir sevgilinin acı yaşlarıyla sulandığı hâlde nasıl oluyor da çiçeklerinin göbeklerinde yine her arı bir içim tatlı, her kelebek bir parlak renk buluyor?