la boétie'nin yapıtı, "toplum devletten bağımsız olarak düşünülemez" şeklindeki yerleşmiş kanıya açık bir başkaldırışı simgeler antropolojik bir yaklaşım içeren söylev'de insan, ne machiavelli'nin hükümdar'ındaki gibi başkalarının kuyusunu kazan "kötü" bir yaratık, ne de hobbes'un leviathan'daki (artık günümüzde klasikleşmiş) deyişiyle bir homo hamini lupustur *insan, insanın kurdudur la boétie'nin gerçek bir felsefi natüralizm biçiminde beliren doğa anlayışı, insanı hem cinsleriyle barış içinde yaşayabilmesi için herhangi bir dış ya da yapay güce gereksinim duymayan bir yaratık olarak ortaya koyar: "tanrı'nın vekili ve insanların yöneticisi olan doğa" insanları akılsal (ussal) yetilerle bezendirmenin dışında, onları aynı biçimde yaratarak birbirlerini tanımalarını sağlar dahası, var olan doğal eşitsizlikler, toplumsal eşitsizlikleri yaratacak bir tramplen işlevi görmek şöyle dursun, tam tersine insanlar arasındaki sevginin, dayanışmanın daha da güçlenmesine neden olur demek ki, özgürlüğün doğal olması, insanların kendilerini başkalarında görebilmelerinden, birbirlerini "yoldaş olarak ya da daha doğrusu kardeş olarak" tanıyabilmelerinden kaynaklanmaktadır.
Sayfa 77 - imge kitabevi
Alıntı
Babamın kitaplığını karıştırdığım bir gün, Darülfünun öğrencilerinin resimlerinin bulunduğu bir yıllık gözüme çarptı. Bu yıllığı incelerken gördüğüm bir fotoğraf dikkatimi çekti. Bütün öğrencilerin kravat takmış, koyu renk elbiseler giymiş, saçlarını tek tel oynamamacasına taramış olarak çektirdikleri bu fotoğraflar arasında, saçı başı darmadağınık, ceketsiz, açık yakalı, kolları sıvalı beyaz bir gömlek giymiş bir gencin resmi de vardı. Diğer mazbut giyimli gençler arasında hu fotoğraf, sıkı bir disiplin altında geçen hayatımda bana bir isyan bayrağı, bir başkaldırı simgesi gibi gelmişti. Adını okudum. Nihai Atsız. Demek o sıralarda o kadar sözü edilen Turancıların başı Nihal Atsız buydu. Babamdan sordum Nihai Atsız'ın kim olduğunu, Turancıların kimler olduklarını ve ne istediklerini. Babamın o gün bana neler anlattığını tam olarak hatırlamıyorum. Fakat Nihai Atsız'ın kim olduğunu, başını çektiği hareketin amaç ve hedeflerini, Turancılığın yurdumuz için bir felaket olacağını, beni hemen ve kesinlikle ikna edecek bir şekilde anlatmış olmalı ki Turancılık hevesinden daha başlamadan vazgeçtim. Kaldı ki Turancıların, Türkçülerin kimler olup neler yaptıklarını ve babamın gerçekten haklı olduğunu bizzat görmek için çok beklemeyecektim. 1945 yılının aralık ayında Tan matbaasının, milli duyguları galeyana(!) gelen gençler tarafından yıkıldığını, bu gençlerin Babıali'nin altını üstüne getirdiklerini, İkinci Dünya Savaşı boyunca dünyadaki ve Türkiye'deki gerçekleri doğru olarak yansıtan tek gazete olduğunu ilerde öğreneceğim Tan gazetesinin sahibi Zekeriya Sertel'i lanetlediklerini, gazetedeki köşesinde her gün yazısı çıkan Sabiha Sertel'i kırmızı mürekkebe bulayıp sokakta oynatmaya hazırlandıklarını, bu satırları okuyanlar arasında hatırlayacak olanlar vardır kuşkusuz. Tan
Sayfa 66
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
DEMOKRAT(!) ENKİZİSYON CELLATLARI...
(...) Düşmanlarımız, hürriyet ve serbestlik adına çıplaklık ve sapıklıklara bakarken, bunun ne getirip be götürdüğünden, hürriyetin ne ve niçin gerekli olduğundan haberli değiller... Bu kuduzluk içinde de gayet komik durumlara düşüyorlar: Hem demokrasiden dem vuruyorlar, hem de Enkisizyon celladı gibi, "başörtüsü" takanın sübjektif niyeti hakkında hüküm koyuyorlar... "Türban, İslâmcı bir başkaldırının simgesi!"... Sana ne?.. Başkaldırının kanunu zedelemediği yerde, başkaldırı düşüncesi insanların içini okuyan bir kehanetle mahkûm edilemez demokrasilerde... Böyle olursa "fahişelik de bir meslektir!" diyenler, tutuklu ve hükümlü yakınları dayanışma derneği mensupları, ibneler partisi yönetici ve mensupları, birtakım tiyatro ve film gösterileri, daha neler ve neler, mevcut anayasa düzenini yıkıcı niyetler olarak sol örgüt faaliyetlerinin uzantısı diye gösterilebilir...
Sayfa 151 - ÜÇ IŞIK isimli konferansından 1990, İBDA Yayınları
Üç Işık
Diğer ateş mitlerinin olduğu gibi Prometheus söylencesinin de belirsizliği ilkel insanın ateşi aşk tutkusuna benzer bir şey -ya da libidonun bir simgesi olarak- kabul etmek zorunda olmasıyla artar. Ateşle yayılan sıcaklık cinsel uyarılma durumuna eşlik eden duyguyu çağrıştırır ve ateşin biçimi ve devinimleri etkin durumdaki penisi düşündürür. Ateşin bir penis olarak mitolojik anlamı kuşku götürmez.
Sayfa 185·Kitabı okudu
Tanrının yarattığı koca doğa, kart bir yosma gibi boya sürmüştür yüzüne. O yalancı güzelliklerin altında, ölümden başka bir şey de yoktur. Daha derine gidecek olursak, tüm renkleri yaratan o büyülü boya, aslında ışıktır yalnız. Renklerin ana kaynağı olan ışık ise, oldum olası beyaz ve renksizdir. Eğer ışık, nesnelere doğrudan doğruya, aracısız vursaydı, her şeyi bembeyaz eder; gülleri, laleleri kendi boş rengine boyardı. Tüm bunları düşününce, soluk yüzlü evren, bir cüzzamlı görünür gözümüze. Japonya'nın karlarında renkli gözlük takmayan inatçı yolcular gibi, biz zavallılar da, Tanrıya başkaldırıp, dünyayı saran bembeyaz koca kefene bakakalırsak, kör ederiz kendimizi. İşte bunların hepsinin bir simgesiydi o Albinos Balina. Anladınız mı şimdi çıktığımız avın ne belalı bir av olduğunu?
Sayfa 260 - Yapı Kredi Yayınları·Kitabı okudu
Prometheus ve Şeytan
İbrahimi dinlerde, özellikle İslam'da Prometheus, şeytan görünümünde ortaya çıkıyor. Prometheus Yunan'da insan severliğin simgesi, şeytan ise İslam’da insanın düşmanıdır. Çünkü orada Tanrı ve insan rekabete tutuşmuştur. Burada ise âşık ve mâşuk, âbid ve mâbut ilişkisi söz konusudur.
Sayfa 175 - Fecr Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı