Balzac’ın Altın Gözlü Kız romanında, doksan iki sayfalık kapsamlı önsözün ardından okur önce Paris’in katmanlarıyla karşılaşır. Bu uzun giriş rastlantı değildir; Balzac trajediyi anlatmadan önce zemini hazırlar. Çünkü Pequita’nın kaderi, bireysel bir aşk hikâyesi değil, Paris’in ahlaki yapısının bir sonucudur.
Balzac Paris’i katmanlara ayırır:
Çalışan ve Üreten Paris:
Emekçiler bu sınıfa dahildir. Günlük hayatın içinde didinen, geçim derdiyle yaşayan insanlardır. Onlar için aşk, tutku ve estetik çoğu zaman lükstür; öncelik hayatta kalmaktır.
Küçük Burjuva Paris’i:
Memurlar, avukatlar, doktorlar, hırslı gençler…
Onlar için toplum bir merdivendir.
Onur, kariyer, iyi bir evlilik, iyi bir adres - hepsi hesaplıdır.
Para Peşinde Koşan Paris:
Bankerler, spekülatörler ve ticaretle zenginleşenler bu dünyanın insanlarıdır. Burada temel ilke çıkardır. İnsan ilişkileri bile bir yatırım, bir hesap meselesidir.
Zevk ve Tutku Paris’i:
Aristokratlar, gizli çevreler ve “On Üçler” gibi yarı gizemli güç odakları bu katmanda yer alır. Romanın asıl geçtiği alan burasıdır. Bu kesim çalışmaz; can sıkıntısını tutku, cinsellik ve entrikayla giderir. Paris artık bir şehir değil, bir savaş alanıdır. Herkes bir şeyin peşindedir: para, güç ya da haz.
“On Üçler”den olan Henri de Marsay, güzelliğiyle efsaneleşmiş altın gözlü Pequita’yı görür ve onu elde etmeye karar verir. Ancak Pequita sıradan bir kadın değildir; Markiz de San-Réal tarafından adeta tutsak gibi korunmaktadır.
Pequita ile Henri arasında bir tutku başlar. Bu ilişkinin ortaya çıkmasıyla Markiz kıskançlık krizine sürüklenir ve Pequita’yı öldürür. Sonunda Henri ile Markiz’in kardeş oldukları anlaşılır. Böylece trajedi yalnızca bireysel değil, ailevi bir karanlığa da gömülür. Markiz’in kadın olduğunun açığa çıkması ise romanın en