Kendi öz değerlendirmem dış başarılar gibi başka etkenlerden çok daha fazla size bağlıydı. Başarı, bir anın güçlenmesiydi, başka bir şey değil, ama diğer yandan sizin ağırlığınız aşağı çekmeye devam ediyordu. Birinci sınıfı hiçbir zaman geçemem diye düşünüyordum, ama başarmıştım, hatta ödül bile almıştım; ama lise giriş sınavını kesinlikle geçemezdim, ama başardım; okula giriş sınavını geçemezdim, ama başardım; ama şimdi lisenin ilk sınıfında kesinlikle başarısız olacaktım, hayır, başarısız olmadım ve bu böyle devam etti. Ancak bu herhangi bir güven ile sonuçlanmadı, aksine -ve senin küçümseyici ifaden resmen buna bir kanıt niteliğindeydi- ne kadar başarılı olursam o kadar kötü sonuçlanacağına her zaman ikna olmuştum. Çoğu zaman, ilkokulu geçtiğimde, yani ortaokulda ve bunu da geçtikten sonra lisede vb. hocaların nasıl bir araya geldiklerini (lise yalnızca tekdüze bir örnek, ancak etrafımdaki her yer benzer şekildeydi) ve eşi benzeri olmayan bu korkunç durumu, yani benim gibi yeteneksiz ve her ne olursa olsun en cahilin bu sınıfa kadar gelmesinin nasıl mümkün olduğunu araştırmak üzere korkunç bir şekilde toplandıklarını gördüm.
Sayfa 49·Kitabı okudu
…imanın başlangıcı 'şehadet kelimesi'nin kabulüyle olsa da iman ancak güzel davranış ve güzel ahlâkla mükemmel şeklini kazanır. İslâm inancına göre iyi ve kötü kavramları, değer ifade eden kavramlardır ve bunların ölümden sonra bir karşılığı vardır. Söylenen sözün ve yapılan davranışın âhirette bir değer ifade edebilmesi için temelinde imanın olması şarttır. Allah'ın, cennete girmek için koyduğu kural budur. Nasıl ki bir ülkeye girebilmek için pasaporta ve giriş vizesine sahip olmanız gerekiyor; sizin yaşadığınız memlekette tanınıyor olmanız ya da iyi bir insan olmanız oraya giriş için yeterli olmuyor ise aynı şekilde cennete girişin anahtarı da imandır. Cennete giden yolun anahtarı önce sağlam bir iman ve sonra da güzel davranışlar ve ahlâktır. Elbette iman olmadan da insanlar güzel davranışlar ortaya koyabilir ya da ahlâk sahibi olabilirler. Bu insanlara, dünyevi ölçütler çerçevesinde "iyi insan" da deniliyor olabilir. Ama söylediğimiz gibi, bunlar ancak dünya açısından iyidirler; ebed yurdu açısından, ortaya konulan bu davranışların iyi olarak değer kazanabilmesi için temelinde imanın olması zorunludur. Burada âdil olmayan bir durum da söz konusu değildir. Bir şeyin kurallarının olması ve işlerin o kurala göre işlemesi adâlete aykırı bir durum değildir. İnanan insanların hakkının zayi olmaması ve adâletin tesisi için iman ön şarttır. Bir insan, her gün üniversiteye gelse, sınıfa girip ders dinlese ve hocaları da ona "iyi öğrenci' dese, bu onun diploma almasını sağlamaz. Diplomayı hak edebilmenin yolu yalnızca iyi bir öğrenci olmakla değil, aynı zamanda gerekli sınavları kazanmış olmayı ve üniversiteye önceden kaydolmayı da gerektirir. Bir insan dünya ölçüleri içinde iyi bir insan olabilir. Ancak cenneti elde edebilmenin yolu öncesinde iman etmiş olmaktan geçer.
Sayfa 326 - 327. Syf·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
İlginç.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkçe ve Osmanlı Türkçesi arasında dikkate değer bir fark vardı. Anadolu köylerinde konuşulan dil İstanbul'da hor görülüyor ve dönemin aydınları, kendilerinin "Türkçe" değil "Osmanlıca” konuştuklarını söylüyorlardı. Öte yandan köylüler veya zanaatkârlar Osmanlıca konuşamıyor ya da anlayamıyordu. Radovan Samardžić'in yazdığı gibi esirler önce Türkçe öğrenebilmeleri için Anadolu köylerine yerleştiriliyorlar; daha sonra da sadece yetenekli olanları "edebî Türkçe, Arapça, Farsça gibi dilleri” öğrenmek üzere üst sınıflara yükselecekleri temel seviye eğitime alınıyorlardı. Görüldüğü gibi, entelektüel anlamda zayıf olanlar üst sınıfa asla ulaşamayabilir ve "edebî Türkçeyi" yani Osmanlı Türkçesini hiç öğrenemeyebilirlerdi.
Sayfa 20·Kitabı okudu
Giriş Dünya düzenine baktığımızda, hatta insanlığın varoluşuna kadar indiğimizde, yalnızca bugün değil, her dönemde görülen bir vaka olmuştur ensest. Eski Roma’da da vardı, Eski Yunan’da da… Hatta öyle ki bazı eski toplumlarda anne hamileyse ve biri erkek biri kız, ikiz bebek doğurmuşsa öldürülüyorlardı; çünkü anne karnında cinsel ilişkiye girdikleri düşünülüyordu! Ne tuhaf değil mi? Bazı yerlerde bu yaşanırken, bazı yerlerde, mesela Antik Mısır’da, ensestin dinsel ve siyasal nedenleri vardı. Dolayısıyla ensest üst sınıfa özgü bir durumdu ve firavun kız kardeşiyle evlenebiliyordu. Mısır gibi ensestin normal karşılandığı başka medeniyetler de vardı ancak mesela Hititler, kardeşlerin birbirleriyle evlenmelerini yasaklamış ve yasal ya?tırım olarak ölüm cezasını belirlemişti. Öyle ki kardeşler arası evlilik şöyle dursun, birinci derece babalığın sonu da ölümdü.
Bir Yazar Bir Kitap
* Gece uzun sürdü. Çinko sundurmayı döve döve eritmeye ahdetmiş yağmur, sabaha kadar insafa gelmedi. Orta yerinden yırtılan kara atlas, feryat figan doğurduğu şimşeklerin göbeklerini kendi elleriyle kesti. Gök gürledikçe kubbe inledi, kubbe inledikçe yer titredi. Kediler saçaklara, sincaplar kovuklara, karıncalar toprağa, insanlar evlerine gizlendi. Bense yanlış yerde, hep yanlış yerde olmanın huzursuzluğuyla, kendi kendimin kötü bir replikası gibi çerçevemi yadırgaya yadırgaya döndüm durdum yatakta. Fırtınada aklını yitiren kayın var gücüyle pencereyi yumrukluyor, duvarlara tırmanan gölgeler doluştukları sıva çatlaklarında çirkin canavarlara dönüşüyordu. Çirkinlerdi fakat ürkütücü sayılmazdı hiçbiri. Kader'le buluşmaya karar verdiğimden beri gelecekten korkmuyorum. Ama şimdi, şimdinin geçmek bilmeyişi, hala dehşet verici. 5 * Yine de kıl¬çıksız bir günaydınla karşıladı beni. 5 * duvar kağıtlarının yırtık yerleri, istasyon, liman gibi melankolik fonlarda öpüşen aşıkların fotoğraflarıyla acemice gizlenmişti. 6 * Pencereden dışarı şöyle bir göz attıktan sonra, "Şeker değiliz ya, yürürüz işte yavaş yavaş" diye omuz silkip dilini iştahla şaklattı ve uzandığı francala dilimini erik marmeladına daldırdı. Ben de bütün gece teneke kemirmişim gibi pasla kaplanmış ağzımı kahveyle çalkalayıp onayladım: "Yağmurda erimek, bu bayık yerde çürümekten iyidir zaten." 6 * "Porto'ya gideceğim ben. Oradan da Santiago'ya yürüyeceğim. Bildiğin yürüyeceğim ama ha, öyle araba, tren filan yok! 7 * "Durduğumuz kabahat" diye tekrarladım ben de. Bunca yıl payıma düşen bulanık çamurun içinde durduğum kabahatti. İşlediğim, işlemiş olabileceğim cinayetlerden bile daha büyük kabahat hem de. Asıl hata, yaptıklarım değil, bana onları yaptı¬ranların arasında kalmayı sürdürmemdi. Doğru nedir emin
HEP KİTAP
Rawls, 'başlangıç konumunda; bir 'cehalet perdesi' ile örtülmüş halde, adalet ilkelerini tartışan insanların hayali bir tasvirini sunar. Bu insanlar; cinsiyetlerini, sınıflarını, dinlerini ve toplumsal konumlarını bilmezler. Her kişi bir toplumsal sınıfa mensuptur, ancak onlar zeki mi yoksa kalın kafalı mı; güçlü mü yoksa zayıf mı olduklarını veya hatta hangi ülke veya çağda yaşadıklarını bile bilmezler. Bilim ve psikoloji kanunları hakkında da sadece belli temel bilgi seviyesine sahiptirler. Bu neredeyse mükemmel cehalet durumunda, bir toplum olarak içinde yaşayacakları şartları tanımlayacak ilkeleri oybirliğiyle belirlemeleri gerekmektedir. Bu süreçte, rasyonel kişisel menfaat tarafından teşvik edilmektedirler: Her biri kendisine, kendi seçtiği iyi hayat anlayışını gerçekleştirmeye yönelik en iyi imkanları sağlayacak ilkeleri araştırır.
Reklam
Reklam