• 516 syf.
    ·9/10
    Orhan Pamuk'un  “ on yıl emek verdiğini on yıl boyunca müzecilik ve müzecilik tarihi hakkında derin araştırmalar yaptığını ülkemizde, Asya ve Avrupa’da birçok müzeyi gezmiş “  dediği aşk romanıdır. 




    ÖZET;


     

    Roman zaman olarak 1975’li yıllarda geçen bir aşk olayına dayanır ve roman “ hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum. ” cümlesi ile başlayıp;  “ romanın ana kahramanı olan Kemal’in  “ herkes bilsin çok mutlu bir hayat yaşadım. “ cümlesi ile bitmiştir.

    Tekstil işleri ile uğraşan zengin bir ailenin çocuğu olan Kemal Basmacı, Sibel adlı bir kızla bir aşk yaşamaktadır. Sibel ile nişanlanma aşamasında olan Kemal, sevgilisi Sibel’e bir çanta almak için bir butiğe girmiştir. Bu butikte çalışan Füsun onu karşılar.

    Füsun onun bir uzak akrabasıdır ama Kemal onu yıllardır görmemiştir. Kemal’in yıllar sonra gördüğü bu akraba kızına birden kanı kaynamış her iki akraba birbirlerine çok sıcak davranmışlardır. Böylece Kemal,  butikte satış elemanı olarak çalışan Füsun’a âşık olur. Lakin Kemal çok zengin bir ailenin oğlu iken, Füsun, fakir bir ailenin kızıdır.

    Kemal, Sibel ile nişan hazırlıklarında iken sık sık Füsun’un yanına gelmeye başlar aralarındaki ilişki bir evde gizli gizli buluşmalara kadar ulaşmıştır. Ama Füsuna âşık olmasına rağmen Sibel ile nişanlanır. Nişanlanma süresince 46 gün merhamet apartmanında buluşan Kemal ve Füsün nişana kadar hoş vakit geçirmişlerdir. 18 yaşına yeni giren Füsün daha ilk buluşmalarda Kemal ile yatmış ve bekaretini kaybetmiştir. Kemal bu durumun aynısını 1 yıl önce Sibel ile de yaşamış onunla da " sonuna kadar " gitmişlerdir. Nişana doğru 18 yaşındaki Füsün'un 

    "Şimdi ne olacak "

    "Benim hayatım seninkine bağlı" gibi söylemelerine kulak asmayan Kemal Nişanda da güzel vakitler geçirmiş, davet ettiği Füsün'ün başka insanlar ile dans etmesini kıskanan Kemal, büyük aşk duyacağı Füsun'un tüm samimiyetine rağmen onu elinde tutamamış, onun için bir adım atmamış ve zaten elinde olan, kendini hiç düşünmeden kollarına atan Füsun'u kaybedeceğini hiç düşünmemiştir. 

     Nişandan sonraki gün yine onunla sevişmek için merhamet apartmanına çağıran Kemal, ertesi gün amacına ulaşamamış, Füsun gelmemiştir ve çalıştığı butikten de ayrılmış ortadan kaybolmuştur. Kemal çok arasa bile Füsun’u görememiştir.

    Füsun’u kaybettikten sonra Kemal hayatının hatasını yaptığını anlamıştır. Her ne yaparsa yapsın ondan kopamamakta hiçbir an Füsun’u aklından atamamaktadır. Füsun’un yokluğuna dayanamayan Kemal, nişanlısı Sibel’e bu olayı anlatır. Fedakar Sibel onun bu durumdan kurtarmak için, 6 ay boyunca insanların bu durumu eleştirmerine rağmen aynı evde yaşamış ve onu bu durumdan kurtarmaya çalışmıştır. Ama maalesef Sibel'in tüm çabalarına rağmen Füsun'u unutmamış, en sonunda nişanı da atmış ve tüm vaktini Füsun’un eşyaları üzerinde hayal kurarak geçirmeye başlamıştır.

    Çok büyük caba harcayan Kemal, Füsun'un arkadaşı ile mektuplaşmış ve Füsun'u bulmuştur. Fakat Füsun bir başkası ile evlenmiş (feridun) ve anne-babasıyla birlikte yaşamaya başlamıştır.

    Füsun’dan vazgeçmeyen Kemal çeşitli bahaneler ile Füsun’un etrafından ayrılmamaya başlar.  Kemal artık Füsun ve ailesi ile çeşitli münasebetlere girişmiş, sık sık onları ziyaret edecek çeşitli bahaneler üretmeye başlamıştır. Lakin Füsun ona pek yüz vermemekte, Kemal’in aşklından ve ilgisinden haberdar olmasına rağmen ilgisiz kalmaktadır.

    Çeşitli bahaneler ile Füsunların evine gidip gelmeye başlayan Kemal her seferinde Füsun’a ait bir eşyayı çalarak Füsun ile güzel anılar yaşadığı o eve getirmektedir. Bu ev artık Füsun’a ait eşyaların olduğu bir ev haline gelmiştir.  

    Kemal’in hayattaki tek gayesi Füsun’a yakın olabilmekten ibaret kalmıştır.

     Füsun ile yeniden yakınlaşmak için her şeyi yapan Kemal’in her teşebbüsü başarısız olmuştur ama Füsun’dan çalıp getirdiği eşyalar da artık binlerce olmuştur. Bunların içinde Füsun’un attığı izmaritler, çoraplar,  mendiller, peçeteler vb de bulunmaktadır. Öyle ki  Füsun’un içtiği sigaraların tam 4213 adet izmaritini toplayıp bu eve getirmiştir.

     Çeşitli bahaneler ile 8 yıl boyunca haftada ortalama 4 gün Keskinler ailesine gitmiştir.



    "

    Sekiz yıl füsunlar'a (Keskinler'e diyemiyorum bir türlü) akşam ziyaretine gitmeme hayret eden, bu büyük zaman parçasından, binlerce günden rahatlıkla söz etmeme şaşan okurlar için, zamanın ne kadar yanıltıcı bır şey olduğunu biraz anlatabilmek, bir kendi zamanımız, bir de herkesle paylaştığımız "resmi" zaman olduğunu gösterebilmek isterim. Bu, hem Füsunlar'ın kapısını sekiz yıl füsun'un aşkı ıçın aşındırmış olduğum için bana tuhaf, takıntılı, korkulacak bir kişi gibi bakan okurların saygısını kazanmam için önemli, hem de Füsunlar'ın evindeki hayatı anlamak için. "


     Füsun’un kocası ile de dostluk kurmuş olan Kemal,  ona da çeşitli vesileler ile yardımcı olur. . Füsun’un kocasının kafasındaki film teşebbüsü için tüm imkânlarını dahi seferber etmekten çekinmemiştir.  Kocasının bu filminde Füsun başrolde oynamak istemiş ama Füsun’un eşi başrolü başka bir kadına vermiştir. Bunun üzerine kocasına içerleyen Füsun nerede ise kocası ile ayrılma eşiğine gelmiştir.

    Bu durum Kemal için önemli bir fırsattır. Kemal bu fırsatı kullanır ve Füsun’a olan ilgisinin devam ettiğini daha da bir belli eder.   



    "Aşk nedir?" 

    "Neymiş?"

     "Aşk, Füsun karayolları, kaldırımlar, evler, bahçeler ve odalarda gezinirken ve çay bahçelerinde, lokantalarda ve akşam yemeği sofrasında otururken ona bakan Kemal'ın duyduğu bağlılık duygusuna verilen addır."

         "Hmmm ... güzel cevap,"  derdi Füsun. "Beni görmediğin zaman aşk olmuyor mu?"

        "O zaman fena bir takıntı, bir hastalık oluyor." 

         ''Bu da ehliyet sınavında ne kadar işe yarar, hiç bilemem!" derdi Füsun. Evlenmeden önce bu çeşit şakayı ve cilveleşmeyi daha fazla sürdüremeyeceğini hissettiren bir havaya bürünür, ben de bu türden bir şakayı o gün artık bir daha yapmazdım. 

       Yazılı sınav Beşiktaş'ta, bir zamanlar Abdülhamit'in deli şehzadelerinden Numan Efendi'nin ud çalan harem kızlarını dinleyip, em-presyonist Boğaz manzaraları resmederek vakit öldürdüğü küçük bir sarayda yapıldı. Cumhuriyet'ten sonra bir türlü iyi ısınamayan bir devlet dairesine çevrilen binanın kapısında Füsun'u beklerken, sekiz yıl önce o üniversite giriş sınavında terlerken, Taşkışla'nın kapısında da beklemem gerektiğini bir kere daha pişmanlıkla düşündüm, Sibel ile Hilton'daki nişanı iptal edip, annemi yollayıp Füsun'u isteseydim, bu sekiz yılda üç tane çocugumuz olurdu. Ama yakında evlendikten sonra da üç tane, hatta daha fazla çocuk yapacak kadar vaktimiz olacaktı. Bundan da o kadar emindim ki  Füsun "Hepsini yaptım!" diyerek sınavdan neşeyle çıkınca, ileride kaç çocuğumuz olacağını ona az daha söylüyordum, ama tuttum kendimi.


    (Ah Kemal keşke bu dediğini yapsaydın...)




    Füsun ile kocası boşanmış, Füsun bazı şartlar karşılığında Kemal  ile evlenmeyi kabul etmiştir. Bunun üzerine Kemal Füsun ve annesini tatile götürür. Mutluluktan uçmaktadır ama otelde kaldıkları günün sabahı sarhoş olan Füsun'un arabayla yaptığı kaza ile Füsun hayatını kaybetmiş, Kemal acısı ile kalmıştır.

    Romanın finalinde Kemal Füsun’dan topladığı eşyalardan bir müze yapmış ve yazar Orhan Pamuk’a bir mektup yazarak hikâyesinin bir roman olarak yazılmasını istemiştir. 



    Romanın son sayfasında Kemal, Orhan Pamuk ile bu konuşma geçmiştir. Ama ondan önce Kemal Basmacı'nın 2007 de yani Füsun'un 50. Yaş gününde, kendisi 62 yaşında gözlerini yumduğunu söyleyelim.

     



    "Bende romanın sonundaki kahraman gibi, romanın sonunda okuyucuyla doğrudan konuşmak isterim. Böyle bir hakkım var mı? Kitabınız ne zaman bitiyor?"  

    "Sızın muzeden sonra " dedim. Bu artık aramızda ortak bir şaka olmuştu. "Okura son sözünüz nedir?"

     "Ben, o kahraman gibi okurların bizi uzaktan anlayamayacagını söylemeyeceğim. Tam tersı muzemızı gezenler, kitabınızı okuyanlar bizi anlayacaktır. Ama başka bır sözüm var."


     Bunu der demez, cebinden Füsun'un fotoğrafını çıkardı ve Merhamet Apartmanı'nın önündeki sokak lambasından gelen solgun ışığın altında, Füsun'a aşkla baktı. Ben de yanına geçtim.

     "Güzel değil mi?" dedi tıpkı otuz küsur yıl önce babasının kendisine dediği gibi.

        İki erkek, Füsun'un üzerine 9 numara işlenmiş siyah mayolu fotoğrafına, bal rengi kollarına, hiç de neşeli olmayan, tam tersi hüzünlü yüzüne, harika vücuduna ve fotoğrafın çekilişinden tam otuz dört yıl sonra bile bizi çarpan yüz ifadesindeki insani yoğunluğa, ruhsallığa hayretle, aşkla, saygıyla baktık. 

      "Bu fotoğrafı müzeye koyun Kemal Bey, lütfen," dedim.

      "Kitaptaki son sözüm şudur Orhan Bey, lütfen unutmayın ... " 

    "Unutmam." 

    Füsun'un fotoğrafını aşkla öptü ve ceketinin göğüs cebine dikkatle yerleştirdi. Sonra bana zaferle gülümsedi.

     ''Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım.





     İlk sayfasından itibaren insanı saran, okudukça merakta bırakıp bir sonraki sayfayı heyecan ile çevirten, muazzam bir aşk kitabı.

      Kahramanların yaşadığı hüznü içinizde yaşayacağınız, genelde gözleri dolduran ve keşke böyle olmasaydı dedirten bir senaryo.

    Yazar Orhan Pamuk yine kalemini çok güzel bir hikaye ile konuşturmuş. Denilecek bir şey yok, roman bitince yani başımızdaki insanların eksikliğini, sevdiğiniz insanları kaybettiğini hissediyorsunuz, teşekkürler PAMUK.
  • Bazen küçük bir cümle kocaman bir kitabı okutur..
    Sahi var mı sizin de öyle bir kitabınız:)?
  • insanın her sözcüğünü tekrar tekrar okuyacağını bildiği bir kitapta yaptığı gibi...
    George Orwell
    Sayfa 215 - can yayınları
  • Röportajcılar: Cezaevine girdiniz. İlk girişinizde sizin üzerinizdeki psikolojik etkileri ne oldu? Ayrıca
    direkt sormak istiyorum: Size, cezaevinde işkence uygulandı mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii... C-5 denen yere götürüldük. Ankara Atatürk Öğrenci Yurdunun önüne götürdüler.
    Beni aldıkları yerde gözlerimi bağladılar. Araba değiştirildi. Sonrada nizamiyeden geçtiğimizi fark ettim. Bilmediğimiz bir yere götürdüler. Daha sonra öğrendik ki; orası C-5 denen yermiş.
    Orada 26 gün kaldım. O dönem içerisinde çeşitli işkencelere tabi tutulduk. Gözlerimiz hiç açılmadı,
    bu dönem içerisinde bir sandalyede oturtuldum.
    Kollarım arkadan kelepçeli. Bir ot yastık
    boynuma konuyor. Akşam olduğu zaman sorguya
    alınıyorduk. Gözümüz bağlı olarak soyunduruluyor
    parmağımızdan ve uzuvlarımızdan cereyana veriliyoruz. Tavana asılı bir şekildeyken kollarımız
    üzerine kalas koyuluyor, sarılıyor ve
    tavana asılıyoruz .. Ayaklarımızın altında sandalye
    var. O şekilde cereyana veriliyoruz. Sandalye çekilerek
    sorgulanıyoruz. Orada bir kısım suçlamalara
    karşı karşıya kaldım. Ama daha sonra
    yüzleştiğimiz zaman suçlamalarından vazgeçenler
    oldu. Nedenini sorduğumda da, işkenceye
    dayanamadığımız için siz nasıl olsa dışarıda idiniz
    inandırıcı olmak bakımından sizin üstünüze
    ifade veriyorduk diyenler oldu. İşte bundan dolayı
    kaçmamakla, dışarıya gitmemekle ne kadar haklı
    olduğumu bir kere daha anlamış oldum. Çünkü
    yurt dışında olsaydım, üzerimize atılan suçlamalara
    cevap verme imkanım olmayacaktı ve
    dolayısıyla hareket töhmet altında bırakılacak
    suçlanacaktı. İşte, mesela bir Hicabi Koçyiğit
    diye birisinin ifadeleri vardı ki önceden özel belgeler
    hazırlanmış, özel olarak yetiştirilmiş,
    hareketi suçlanmak üzere görevlendirilmiş kişiler
    olduğu anlaşıldı. Bunlar mahkeme zabıt kararlarıyla
    tespit edildi.
    O bakımdan ben düşünüyorum; iyi ki o zaman
    dışarıya çıkmamışız. Suçlamaları direk cevap
    verme imkanımız olmuş, kendimizi savunma
    imkanımız olmuştur. Elbette işkenceler görülmüştür. Haksızlıklar, adaletsizlikler yaşanmıştır.
    Ama bu acılar, bu sıkıntılar bir neslin bir döneminin tecrübesi olarak kabul edilir. C-5'ten sonra cezaevine getirildik. İlk geldiğimizde
    kafes diye bir bölümü var, her tarafı demir
    parmaklıklarla çevrili bir yer. Etrafında nöbetçi
    askerler joplarla dolaşıyorlar. İlk girene rastgele
    eğitim yaptırıyorlar.
    Bu eğitim sırasında emret komutanım
    öğretiliyor. Uygun adım, yerinde say yürüyüşleri,
    marşlar öğretiliyor. Esasen bütün bunlar ilk cezaevine
    girişteki psikolojik şeyler, eğitimle yani
    kişinin şahsiyetini ezen, onun boyun eğmesini
    sağlayan, tamamen kişiliğini terk ederek teslim
    olmasını sağlayacak özel bir uygulama. Buraya
    giren her tutuklu kafesten geçiyor. Ben o kafese
    de alındım. Tabii oraya ilk girişimizde, bu tür
    uygulamalar karşısında direnç gösterdiğimizden
    epeyce hırpalandık. Arkasından B Bloktaki
    koğuşa gönderildim. Orada karıştır, barıştır uygulaması
    yapılıyordu. 57 kişilik bir koğuş, 7 kişisi
    ülkücü görüşe mensup, geri kalanı sol görüşe mensuptu; üç ay orada kaldım. Ondan sonra A Blokta tecrit hücresine götürüldüm. Bu dönem içerisinde de sıkı bir kontrol vardı . Dışarıyla
    haberleşmek yasaktı. Gazeteler sansürden geçerek veriliyor ve kitap yasağı vardı . Uzun
    mücadeleden sonra ancak cemaat yaparak namaz kılma imkanına sahip olduk. O koğuştan tecrit
    hücresine götürüldük. Tecrit hücresinde 3 sol
    görüşlü ve bir de ben 4 kişilik hücrede kalıyorduk.
    Bir müddet o şekilde kaldım. Sonra 2 ülkücü 2 solcu kaldık. Sonra 1 solcu 2 ülkücü beraber
    kaldık. Beş buçuk yıl dolayısıyla tecrit hücresinde kalmış oldum. Daha sonra koğuşlarda artık ayrılmıştı. Sağcı solcu diye ayn ayrı yerlerde kalır hale gelmiştik. O şekilde cezaevinde kaldım. Cezaevinde istiklal marşı terbiye aracı olarak kullanılıyor. O bizim çok sevdiğimiz milli marşlar
    terbiye aracı olarak kullanılıyor. Böylece aslında bizim açımızdan son derece ezici oluyordu. Bir
    yandan sevdiğimiz marşları söylemek istiyoruz ama bunları bir baskı aracı olarak kullanılmasına
    da tepki gösteriyorduk. İşte İstiklal Marşını söyleyecek misiniz, söylemeyecek misin . . .
    Solcular tepki gösteriyorlar, söylemek istemiyorlar, biz İstiklal Marşını söylemek istiyoruz ama
    böyle bir job tehdidiyle marş söylemeyi de içimize sindiremiyoruz. Böylesi bir çelişkinin
    meydana getirdiği psikolojik tahribatı da tahmin
    etmek lazım. İşte ailelerimiz ziyarete geldiği
    zaman onların ziyaretlerine çıkarken uygun adım
    yürüyüşüyle çıkıyoruz. Tek kişi yanında bir asker
    uygun adım marş. Rap rap o şekilde gidiyoruz.
    Görüş kabininde elleriniz arkada, hazır olda duracaksınız,
    babanızla öyle konuşacaksınız ve ben bunları yapmadığım için, yapmak istemediğim
    için ailemin ziyarete gelmesini yasakladım ve ailem hiç ziyarete gelmiyor. Ancak daha sonra
    bayramlarda açık görüş izni verildi. O açık
    görüşlerde ailemiz geldi. Onun dışında ben genellikle
    ailemin gelmesine karşı çıktım, istemedim.
    Çünkü o tarzda bir ziyaretçi kabinine gidişi,
    görüşü o aşağılanmayı çok ezici buluyordum.
    Gitmeyince bu defa kitabınız geldi, kitabınızı
    alamıyorsunuz. Sivas'tan bir kitap getirmek için
    sadece ağabeyimin gelmesi gerekiyor. O zaman da
    onlara diyorum ki "gel kitabı getir, ama görüşme",
    görüşmeden gidiyor. Sırf kitabı getirmek için
    geliyor kitabı getiriyor görüşmeden gidiyor. Yani
    orada ister istemez bu metot, bu usuller ezici tahrip edici oluyorlardı. Mahkemelere çıkarken
    uygun adımla gidiyoruz mahkeme esnasında oturduğumuzda
    birbirimizle konuşmamız, arkaya
    bakmamız yasak. Bakmışsak numaramız alınıyor,
    akşam geldiğimizde cezalandırılıyorduk. Mamak
    şartları böyle...
  • GENÇLİK; 12 EYLÜL ÖNCESİNİN MAZLUMU, 12 EYLÜL SONRASININ İSE MAĞDURUDUR.
    Röportaj : Melih Perçin - Hasan Ekmen,
    28 Ağustos 2001

    Röportajcılar: Sayın Genel Başkanım,Türk siyasetinde derin izler bırakan bir gençlik hareketinin liderliğini yaptınız ve uzun mücadele hayatınızda önemli ve tarihi günlerin bizzat şahidi oldunuz. Dünden bugüne kısa bir değerlendirme
    yapacak olursanız edindiğiniz tecrübelerin ışığında, sizin döneminizin gençliği ile kıyaslanmayacak kadar apolitik olan bugünün gençliğine ne gibi tavsiyeleriniz olacaktır?

    Muhsin Yazıcıoğlu: Gençlik bir heyecandır, gençlik dinamizmdir, gençlik reflekslerini, tepkilerini en kolay ortaya
    koyan bir varlıktır. Dolayısıyla her türlü istismara açıktır. Düşüncelerini, fikirlerini oluştururken çevrelerinden çok kolay etkilenirler. Bu özellikleri dolayısıyla gençlik; faydalı, hayırlı ve doğru işlere kolayca yönlendirilebilecekleri gibi istismarlara da açık oldukları için, art niyetli oluşumlar, mahfiller tarafından da çok kolay yönlendirilmektedirler. Bugün dönüp 1970'li yılları düşündüğümde, o gençlik dönemlerinde biz ne yapmışsak inanarak ve fedakarlıklarda bulunarak yaptığımız sonucuna varıyorum. Ancak,olaylar, gençlerimizin bu idealist düşünceler içresinde yapmış olduktan fedakarlıkların zaman zaman birileri tarafından istismar edildiği sonucunu
    ortaya koymaktadır. Kendimizi sanki dünyanın merkezi ve dünyayı yerinden oynatmak için bir dayanak noktasıymış gibi hissetmişiz. Kendini böyle hisseden bir gencin yapamayacağı hiçbir şey yoktur. O iyide, kötüde, yanlışta, doğruda kolaylıkla araç olabilir. Nitekim 70'li yılların kaosunu düşündüğümüzde
    sağcısıyla, solcusuyla idealizmin zirvesindeki gençlik, dünyayı kendi etrafında görmüş ve tarif
    etmiştir. Kendini fedakarlıklannda , eylemlerinde, duygu ·ve düşüncelerinde zirvede görmüş ve
    çözümü ancak kendisinin sağlayabileceği sonucuna varmıştır Bu sebeple de rahatlıkla istismara
    uğramıştır. Bizim gördüğümüz kadarıyla bir kere kavga girdabına düşüldüğünde; insanlar artık o girdaptan
    çıkamıyorlar. Kavga, kavga olsun diye yapılır hale geliyor. Bir müddet sonra niçin kavga
    etmiştik sorusunun cevabı bulunamıyor. Bu itibarla benim genç arkadaşlara tavsiye edebileceğim; sonuna kadar idealist olsunlar, sonuna kadar kendileri dışında, başkaları için yaşamayı öğrensinler, farklı düşünsünler ama birlikte yaşamaya çaba göstersinler. Farklı düşüncede olanlara düşman olmak zorunda değiller. Kişi bilmediğinin düşmanıdır. Onun için başkalarını tanımaya, anlamaya çalışsınlar. Ailesini, okulunu ve istikbalini düşünerek dengeli bir hayat tarzı sürdürsünler. Çünkü gencin öncelikle ailesine karşı görevi vardır. İkinci olarak, istikbalini kazanmak gibi bir mecburiyeti vardır ve buna bağlı olarak okulunu en iyi şekilde okumak gibi bir görevi vardır. Ülkesinin sorunlarını yakın takip etmek ve bu sorunlara çözüm üretmek, çözüm üretenlerle ilişkiye girmek ve farklı düşüncelere sahip kişilerle aynı tartışma platformlarında uzlaşma çabası içinde bulunarak çözüm üretimine katkıda bulunmak gibi bir dinamizmi, her zaman yaşasınlar. Politikaya yakın dursunlar ama politikanın çirkin girdabı içerisinde kaybolmasınlar, günlük kavgalar ve günlük endişeler içinde ezilmesinler. Geçmişteki acı tecrübeyi yaşamış biri olarak, kavga için yaşayan, kavga içinde eriyen ve günlük çıkarların girdabında boğulan bir gençlik değil, başını günlük kaygılardan daha yükseğe kaldırmış; meselelere günlük kaygıların ve kavgaların üstünden bakabilen bir gençliği şahsen özlüyorum, istiyorum. Böyle bir gençliğin oluşumu için her türlü katkıyı sağlamaya her zaman hazırım. Ezcümle, geleceğimizin umudu olarak göreceğimiz iyi yetişmiş, vizyonu ve misyonu olan, bilgi çağını yakalayan, bilgi çağının gereklerini yapan ve bu çağın gereklerinden istifade ederek,
    ülkesine katma değer oluşturmaya çalışan, milli heyecanı olan bir gençliktir, benim istediğim.

    Röportajcılar: 12 Eylül taraftarı bazı çevreler, 12 Eylül'e gelinmesine sebep olan silahlı eylemlerden Ülkü Ocakları sorumluymuş gibi gösteriyorlar; Ülkü Ocakları Genel Başkanlığına geldiğinizdeki Ocakların insan yapısı ve mücadele tarzı hakkında bilgi verir misiniz?

    Muhsin Yazıcıoğlu: Ülkü Ocakları Genel Başkanlığına geldiğim zaman ocaklarımızı çok iyi tanıyordum. Tabanı iyi biliyordum. Tabanla münasebetim iyiydi. Dolayısıyla kopukluk hiç söz konusu olmadı. O dönemdeki ocaklarımız dış telkinlere daha açık olup merkezle bağları zayıftı. Ülkü Ocakları Genel Başkanı olduğum zaman arkadaşlarımızla birlikte "Eller silah değil, kalem tutmalı" kampanyası yaptık. Fikir tartışmalarına davet kampanyaları düzenledik . Merkezden, daha fazla, aşağıya doğru eğitim çalışmalarını hızlandırdık. Zaten bir
    kör dövüşü haline dönüşmüş bir kavga ortamı vardı. Bu kaosun içerisinde gençliğin kendini dinleyebilmesi ve karşısındakini anlayabilmesi mümkün değildir ve bunun dışına çıkabilmek için Cumhurbaşkanına açık mektup verdim. Cumhurbaşkanı da dahil olmak üzere dönemin bütün yetkili unsurlarına çağrıda bulunarak; gençliğin
    giderek bir kaosa sürüklendiğini ülkenin kaosa sürüklendiğini bir iç savaşa doğru sürüklendiğini bundan çıkış için herkesin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesini istedik. Bu çabamızla bir taraftan ocaklar çoğaltılırken, bir taraftan da kalitesinin artırım imasına çalışıldı.

    Röportajcılar: 12 Eylül 1980'de ihtilal oldu. Sizin ve arkadaşlarınızın üzerindeki ilk etkisi nasıl oldu? Ne gibi bir tepki verdiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: 12 Eylül harekatı olduğunda ben Sivas'ta bir arkadaşımın evinde kalıyordum. Bir gün
    öncesinde de, 11 Eylül günü Türkiye genelinde bir harekat olacağı bize bildirilmişti. Ama bu harekatın mahiyeti hakkında derin bir bilgiye sahip değildik. Ancak Türkiye genelini kapsayacak şekilde bir harekatın oluşacağı bilgisini almıştık. Ankara'yı aradım; fakat Ankara'da olağanüstü bir hava hissetmedim. Sabaha karşı beni uyandırdılar. Sokağa çıkma yasağı konduğunu ifade ettiler. İlk tepkimiz herhalde radyoydu; radyoları açtık. Radyolarda marşlar çalıyordu, açıklamalar yapılıyordu. Cuma günüydü, sokağa çıkma yasağı vardı. Ben oradan köye geçtim. Köyde babamlarla görüştüm, onlara moral verdim. Önümüzdeki ihtimalleri anlattım. Yani bir müddetten sonra teslim ol çağrıları olacaktır. Bunlar içinde benim adım da geçecektir. Sonra belki teslim olacağız veya yakalanmış olacağız. Bu defa idamla yargılanıyorlar diye adımızdan bahsedilecek.Bu arada her hangi bir yerde vuruldu gibi haberler duyacaksınız. Bunların hiç birine aldırmayın, bak şimdiden söylüyorum. Bakın herhangi bir endişem olsa, ben bugün köye gelmezdim, bizimle bir ilgisi yok. Ama bu bir ihtilaldir. İhtilalin de bir mantığı vardır. O bakımdan siz bir endişe duymayın. İdamla yargılanıyorlar diye açıklamalar yapılırsa buna
    aldırmayın. Savcı idamımızı ister sanki idam olacakmışız gibi anlaşılır. Önemli olan mahkemelerdir.
    Mahkemede benim bir endişem yok, kaygım yok, çünkü ben yanlış yapmadım, yanlış işler içerisinde bulunmadım, dedim. Sonra halk size su testisi su yolunda kırıldı, biraz aşırı gitti, koca devlete baş kaldırılır mı, derler. Halbuki biz devlete baş kaldırmış değiliz. Öyle anlaşılır. Ne diye bu kadar şeylerle uğraştı. Keşke uğraşmasaydı,
    derler. Tüm bunlara kulaklarınızı tıkayın ve dua edin, endişe etmeyin. Kaygıya kapılmayın. Önemli olan sizin üzülmemenizdir. Ben bütün bunları söylemek için köye geldim, dedim. İşte o şekilde köyden ayrıldım. Gerçekten de yıllar geçti babamlarla oturuyoruz, dediler ki; iyi ki oğlum o zaman gelmişsin. Tüm bunları bize söylemişsin.
    Bütün dediklerinin hepsini yaşadık önce teslim ol çağrısı yapıldı. İşte Muhsin bize söylemişti . Sonra savcı idamlarınızı istedi içinde seninde adın geçti. Tamam Muhsin bize söylemişti. Savcı böyle yapacaktı. Komşular koşuştular evimize doldular, ama biz dedik ki; Muhsin bize söylemişti, komşular böyle davranacak diye. Çarşıda gezerken, biraz aşırı gitti Muhsin diyenleri duydum, demişti babam. Ondan sonra kimileri bana selam vermekten korktu. Kapımızı aşındıranlar bize selam vermekten çekindiler, kaçtılar benden. Dedim ki zaten bunları yaşayacaktım Muhsin demişti ve sonunda da son derece memnun oldum. Muhsin gelip de bunları bize söylemeseydi, çıldırırdık, dediler. Ben orada, ilk gün annemle, babamla görüştükten sonra, Kayseri'ye geçtim. Kayseri'de bir otelde kaldım. Ondan sonra Ankara'ya ulaştım. Ankara'da tabii herkes dağılmış. Bizimkilerin ilk tepkisi ne oldu, tabii o zaman darbe darbedir. İhtilal ihtilaldir. İhtilal nasıl başlar, nasıl gelişir belli olmaz. Dolayısıyla bir tedirginliğe sebep oldu hiç şüphesiz. İşte Rahmetli Türkeş Bey de, teslim olmamış dolayısıyla önce irtibat kurmaya çalıştık. Ne yapmak lazım, nasıl davranmak lazım bu konularda bir araya geldik. Nasıl davranmamız gerektiği konusunda görüşmelerimiz oldu. Biz kişisel kaygılardan ziyade Türkiye'de demokrasiye ara veriliyor, bir ihtilal oluyor diye endişelendik. Bu ihtilalin gerekçesi olan; 12 Eylül öncesindeki Türkiye şartlarının, o şartlar içerisinde neyin nerede, nasıl tarif edileceği; bu tariflerden nasıl sonuçlar çıkarılacağı, nerede, nasıl provokasyonlar yapılabileceği, kimlerin nasıl yönlendirileceği gibi kaygılarımız ve sorularımız vardı. Bu sorulara cevap aranmaya çalışıldı ve dolayısıyla önümüzü görmeden teslim olmak istemedik. Önümüzü görmeden darbe hakkında bir fikir yürütmeyi de uygun bulmadık. Çeşitli yerdeki arkadaşlarla temaslarımızı geliştirdik. Sonra rahmetli Türkeş Bey'in teslim olmasına karar verildi. O teslim oldu ama biz teslim olmamıştık. Bizim teslim olmamız için çağrılar yapılmaya başlandı. Bir müddet Ankara'da kaldım. Herhangi bir yere gitmedim. O günlerde bana çok baskı yapıldı. İlla yurt dışına çık dışarıya git, diye. O imkanlar sahiptim, o zaman gidebilirdim. Böyle bir
    imkanım olmasına rağmen gitmedim. Yani bana illa dışarıya çık diyenlere de, ben bu şartlarda yurtdışına çıkmam, Türkiye'yi terk etmem, dedim. Terk etmedim, bilerek gitmedim. Ankara'da büro vardı, yılbaşına kadar bu büroda kaldım. O günlerdeydi, bir gece bizim evin etrafı sarıldı ve beni gelip aldılar.

    Röportajcılar: Rahmeti Türkeş'in teslim olması için istişare mi edildi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Belli yerlerle istişare ettiler.O günlerde benim de ilgim var. Yani istişare askeri mahfillerle vesairelerle değil, kendi hareketi içerisindeki kişilerle görüş alışverişinde bulundu ve o zaman, o görüşmelerin sonucunda, Rahmetli Türkeş Bey'in kanaati teslim olmak yönündeydi ve sonuçta teslim oldu.

    Röportajcılar: Rahmeti Türkeş, size telkinlerde bulundu mu; teslim olun veya yurtdışına gidin diye?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Kendisi cezaevindeyken, ben dışarıdaydım. O zaman içeriden bana haber gönderdi, dışarıya çıksın, Türkiye'den gitsin diye. Rahmetli Türkeş Bey'in böyle demesinin sebebi, duyduğu kaygılardı. Çünkü, C-5 diye bir yerde sadece ülkücülerin sorgulanması için özel bir birim kurulmuş. Dolayısıyla hukukun icap ettirdiği hassasiyetlere uyulmayan, sadece ülkücüleri sorgulamak için özel bir birim kurulduğunu bildiği için, burada
    bazı partiyi suçlamak ve partinin olaylarla organik bağını oluşturacak bir takım deliller icat etmek şeklinde, hukuk mantığına aykırı sorgulamalar yapıldığını, işkenceler yapıldığını bildiği için kaygıya kapılarak haber göndermişti. Hatta ben kesinlikle Türkiye dışına çıkmam diye söylediğimde, bana işte haber alıyoruz, çok kötü işkenceler yapılıyor, bir takım provokasyonlara gidiliyor; bundan dolayı kaygıya kapılıyorum, diye haber göndermişti . Yani bize de işkence yapılacağı ve bu işkencelere maruz kalmamamız için terk etmemizi istemişti . Ama ben buna razı
    olmadım.

    Röportajcılar: Cezaevine girdiniz. İlk girişinizde sizin üzerinizdeki psikolojik etkileri ne oldu? Ayrıca
    direkt sormak istiyorum: Size, cezaevinde işkence uygulandı mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii... C-5 denen yere götürüldük. Ankara Atatürk Öğrenci Yurdunun önüne götürdüler.
    Beni aldıkları yerde gözlerimi bağladılar. Araba değiştirildi. Sonrada nizamiyeden geçtiğimizi fark ettim. Bilmediğimiz bir yere götürdüler. Daha sonra öğrendik ki; orası C-5 denen yermiş.
    Orada 26 gün kaldım. O dönem içerisinde çeşitli işkencelere tabi tutulduk. Gözlerimiz hiç açılmadı,
    bu dönem içerisinde bir sandalyede oturtuldum.
    Kollarım arkadan kelepçeli. Bir ot yastık
    boynuma konuyor. Akşam olduğu zaman sorguya
    alınıyorduk. Gözümüz bağlı olarak soyunduruluyor
    parmağımızdan ve uzuvlarımızdan cereyana veriliyoruz. Tavana asılı bir şekildeyken kollarımız
    üzerine kalas koyuluyor, sarılıyor ve
    tavana asılıyoruz .. Ayaklarımızın altında sandalye
    var. O şekilde cereyana veriliyoruz. Sandalye çekilerek
    sorgulanıyoruz. Orada bir kısım suçlamalara
    karşı karşıya kaldım. Ama daha sonra
    yüzleştiğimiz zaman suçlamalarından vazgeçenler
    oldu. Nedenini sorduğumda da, işkenceye
    dayanamadığımız için siz nasıl olsa dışarıda idiniz
    inandırıcı olmak bakımından sizin üstünüze
    ifade veriyorduk diyenler oldu. İşte bundan dolayı
    kaçmamakla, dışarıya gitmemekle ne kadar haklı
    olduğumu bir kere daha anlamış oldum. Çünkü
    yurt dışında olsaydım, üzerimize atılan suçlamalara
    cevap verme imkanım olmayacaktı ve
    dolayısıyla hareket töhmet altında bırakılacak
    suçlanacaktı. İşte, mesela bir Hicabi Koçyiğit
    diye birisinin ifadeleri vardı ki önceden özel belgeler
    hazırlanmış, özel olarak yetiştirilmiş,
    hareketi suçlanmak üzere görevlendirilmiş kişiler
    olduğu anlaşıldı. Bunlar mahkeme zabıt kararlarıyla
    tespit edildi.
    O bakımdan ben düşünüyorum; iyi ki o zaman
    dışarıya çıkmamışız. Suçlamaları direk cevap
    verme imkanımız olmuş, kendimizi savunma
    imkanımız olmuştur. Elbette işkenceler görülmüştür. Haksızlıklar, adaletsizlikler yaşanmıştır.
    Ama bu acılar, bu sıkıntılar bir neslin bir döneminin tecrübesi olarak kabul edilir. C-5'ten sonra cezaevine getirildik. İlk geldiğimizde
    kafes diye bir bölümü var, her tarafı demir
    parmaklıklarla çevrili bir yer. Etrafında nöbetçi
    askerler joplarla dolaşıyorlar. İlk girene rastgele
    eğitim yaptırıyorlar.
    Bu eğitim sırasında emret komutanım
    öğretiliyor. Uygun adım, yerinde say yürüyüşleri,
    marşlar öğretiliyor. Esasen bütün bunlar ilk cezaevine
    girişteki psikolojik şeyler, eğitimle yani
    kişinin şahsiyetini ezen, onun boyun eğmesini
    sağlayan, tamamen kişiliğini terk ederek teslim
    olmasını sağlayacak özel bir uygulama. Buraya
    giren her tutuklu kafesten geçiyor. Ben o kafese
    de alındım. Tabii oraya ilk girişimizde, bu tür
    uygulamalar karşısında direnç gösterdiğimizden
    epeyce hırpalandık. Arkasından B Bloktaki
    koğuşa gönderildim. Orada karıştır, barıştır uygulaması
    yapılıyordu. 57 kişilik bir koğuş, 7 kişisi
    ülkücü görüşe mensup, geri kalanı sol görüşe mensuptu; üç ay orada kaldım. Ondan sonra A Blokta tecrit hücresine götürüldüm. Bu dönem içerisinde de sıkı bir kontrol vardı . Dışarıyla
    haberleşmek yasaktı. Gazeteler sansürden geçerek veriliyor ve kitap yasağı vardı . Uzun
    mücadeleden sonra ancak cemaat yaparak namaz kılma imkanına sahip olduk. O koğuştan tecrit
    hücresine götürüldük. Tecrit hücresinde 3 sol
    görüşlü ve bir de ben 4 kişilik hücrede kalıyorduk.
    Bir müddet o şekilde kaldım. Sonra 2 ülkücü 2 solcu kaldık. Sonra 1 solcu 2 ülkücü beraber
    kaldık. Beş buçuk yıl dolayısıyla tecrit hücresinde kalmış oldum. Daha sonra koğuşlarda artık ayrılmıştı. Sağcı solcu diye ayn ayrı yerlerde kalır hale gelmiştik. O şekilde cezaevinde kaldım. Cezaevinde istiklal marşı terbiye aracı olarak kullanılıyor. O bizim çok sevdiğimiz milli marşlar
    terbiye aracı olarak kullanılıyor. Böylece aslında bizim açımızdan son derece ezici oluyordu. Bir
    yandan sevdiğimiz marşları söylemek istiyoruz ama bunları bir baskı aracı olarak kullanılmasına
    da tepki gösteriyorduk. İşte İstiklal Marşını söyleyecek misiniz, söylemeyecek misin . . .
    Solcular tepki gösteriyorlar, söylemek istemiyorlar, biz İstiklal Marşını söylemek istiyoruz ama
    böyle bir job tehdidiyle marş söylemeyi de içimize sindiremiyoruz. Böylesi bir çelişkinin
    meydana getirdiği psikolojik tahribatı da tahmin
    etmek lazım. İşte ailelerimiz ziyarete geldiği
    zaman onların ziyaretlerine çıkarken uygun adım
    yürüyüşüyle çıkıyoruz. Tek kişi yanında bir asker
    uygun adım marş. Rap rap o şekilde gidiyoruz.
    Görüş kabininde elleriniz arkada, hazır olda duracaksınız,
    babanızla öyle konuşacaksınız ve ben bunları yapmadığım için, yapmak istemediğim
    için ailemin ziyarete gelmesini yasakladım ve ailem hiç ziyarete gelmiyor. Ancak daha sonra
    bayramlarda açık görüş izni verildi. O açık
    görüşlerde ailemiz geldi. Onun dışında ben genellikle
    ailemin gelmesine karşı çıktım, istemedim.
    Çünkü o tarzda bir ziyaretçi kabinine gidişi,
    görüşü o aşağılanmayı çok ezici buluyordum.
    Gitmeyince bu defa kitabınız geldi, kitabınızı
    alamıyorsunuz. Sivas'tan bir kitap getirmek için
    sadece ağabeyimin gelmesi gerekiyor. O zaman da
    onlara diyorum ki "gel kitabı getir, ama görüşme",
    görüşmeden gidiyor. Sırf kitabı getirmek için
    geliyor kitabı getiriyor görüşmeden gidiyor. Yani
    orada ister istemez bu metot, bu usuller ezici tahrip edici oluyorlardı. Mahkemelere çıkarken
    uygun adımla gidiyoruz mahkeme esnasında oturduğumuzda
    birbirimizle konuşmamız, arkaya
    bakmamız yasak. Bakmışsak numaramız alınıyor,
    akşam geldiğimizde cezalandırılıyorduk. Mamak
    şartları böyle...

    Röportajcılar: Arkadaşlarınız cezaevinin şartlarından nasıl etkilenmişlerdi?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İlk cezaevine girdiğim zaman, arkadaşlarımız
    üzerinde psikolojik bir baskı oluşturulmuştu.
    Kimileri oturmuş, itirafnameler yazıyor . . . Dedim
    ki "herkes yapmış olduğunu anlatabilir, söyleyebilir;
    ama bir başkasına iftira ederek başkasının
    üstüne suç yükleyerek, sadece sorumluluktan kurtulma
    gayretine kimse girmemeli. " Zaten suç
    yükleyerek sorumluluktan kurtulmak isteyen kişi
    adaleti de yerine getirmiş olmaz, yargıya da
    katkısı olmaz. Bu nedenle ilk işimiz baskı ile
    psikolojisi bozulmuş olan arkadaşlarımızın bu
    durumdan kurtulmalarını sağlamaktı.
    Cezaevinde hepimiz gelen parayı ortaya
    koyuyorduk, birlikte yiyorduk. Parası gelmeyen,
    ailesinin para gönderme imkanı olmayan
    arkadaşlara ortak harcamalardan istifade etmesini
    sağlıyorduk yani herkes parasını ortaya koyuyordu.
    Bir bardak çay içilecekse, herkes bir bardak
    içiyor, bir elma yenilecekse, herkes bir elma yiyordu.
    Yenilmeyecekse kimse yemiyordu. Yalnız
    benim param geliyor, ben ayrı yiyeceğim diyen
    varsa, ona da müsaade ediyorduk. Ama benim
    param gelmiyor, ben ayrı yemek istiyorum diyene
    de müsaade etmiyorduk. Böyle bir ortam oluşmuştu.


    Röportajcılar: Sizin ve diğer Ocak başkanlarının cezaevinde olması arkadaşlarınız için bir moral kaynağı
    mıydı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii ki, yaşadıkları baskılar zorluklar, cehennemi andıran ortam büyük bir psikolojik tahribat
    meydana getirmişti. Büyük bir yıkım meydana getirmişti ve arkasından bizim gibi kişilerin oraya girmesi ister istemez bir moral kaynağı olmuştu. Hepimiz gittik. Hasan Çağlayan, Yaşar Yıldırım, arkasından ne kadar ocak başkanı varsa orada ister istemez bir moral bozukluğuna sebep oluyor. Ama bir yandan da moral kazandırıyor.
    Herkes içeride ne olur ne olmaz, işte burada ne
    yapacağımıza karar veriliyor. Ne yapacağımız
    belli olur diye moral kaynağı olur. İçeriye
    girdiğimizde gördük ki biz dışarıda iken her şeyimiz
    içeriden takip ediliyormuş. Mesela
    başkanım sizi Çankaya botanik parkında görmüşler
    diyorlar. Dışarıda olduğumuzda da bu
    kadar rahat haberleşebiliyor, birbirimizden haberimiz
    oluyordu.

    Röportajcılar: 2.5 metrekare içinde bir hücre, yaşamayanın tahayyül dahi edemeyeceği bir ortam.
    Bu ortamda geçen 24 saatinizi bize tasvir edebilir misiniz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Hücrede kaldığımız dönemde, öncelikle hücrenin iç hukukunu belirlerdik. Dedim ki "mesela benim ibadete ihtiyacım var, sizin de volta atmaya ihtiyacınız var. Dolayısıyla ben ibadet yaptığımda siz oturun" zaten oturmaktan başka çareleri yoktu. Bir adım bile olmayan yerimiz var. 2.5 metre karelik bir yer; bir bölümü
    tuvalet, banyo olarak kullanılan yer var, içerisinde böyle bir ortamda kıbleye döndüğümüz zaman
    zor secde edebilecek bir alan kalıyor. Bir de bu anlamda ben ibadetimi yaparken, diğerleri kitaplarını okuyorlardı. Tabi bende onların 2.5 adımlık voltalarına imkan vermiş oluyordum. İçeride kendi hukukumuzu koyduktan sonra, birlikte yaşamanın yolunu bulduk. Sabah altıda kalkılıyor, çorba yapılıp içiliyor, sayım yapılıyor sayımdan
    sonra eğitim vardı. Eğitimde kitap okunuyor bütün hücreler dinliyor. Tutuklulara avazı çıktığı kadar bağırtılarak, kitap okutuluyor. Çoğunlukla gönüllü birkaç kişi vardı. Onlar yüksek sesle okurdu. Kitap okuyan kişi içine yaylalardan bir iki katar, köylerdeki tarla davasından bildikleri hatıraları katar öyle okurlar. Sözde eğitim. Tabii
    genellikle üniversite okuyan, üniversite bitirmiş öğrenci olan kişiler burada kalanlar. Belli bir fikir düzeyine sahipler.Tarih bilgisine sahipler. Aslında oradaki kitaptan bağıra bağıra okunan şeylerin çok üstünde bilgi düzeyine sahip kişiler olduğundan bunun bir faydası yok. Eğitimi takip eden askerler kitapta ne yazdığını bile bilmiyorlar. Bunlar okunur öğlen vakti olur, yemek gelir, o yenir. Ranzada oturuyorsanız ilk günlerde müsaade
    alarak oturursunuz. Ayaklarınız yere değecek sırtınızı arkaya yaslamayacaksınız. Elleriniz dizlerinizin
    üstünde dik oturacaksınız. Hücrelerin içi görünüyor şeffaftır. Dolayısıyla ranzadan bakarak
    böyle oturup oturulmadığı kontrol edilir. Özel bir kitap okuma imkanımız yoktur. O sebeple bunlarla
    meşgul olunur. Öğleden sonra 45.dk., bazen 15 dk. havalandırma yapılır. Orada da koşu yaptırılır. İçeriye geldikten sonra saat 4'de yerinde say, uygun adım marş derler biz Eskişehir marşı söyleriz. Sonunda İstiklal Marşı söylenir, dağıtılır. Akşam yine sayım yapılır saat 10'da da yatılır.
    Ayakta kimse kalmayacak. Tabii bizim namazlarımızı
    kılma imkanımız her zaman olurdu.
    Kur'an-ı Kerim okuma imkanı da vardı. Kalan
    zamanlarda onu değerlendiririz. Bir müddet sonra
    bazı kitapları serbest bıraktılar. Serbest bırakılan
    kitapları okuduk. Tabi bu arada pek de istemediğimiz
    kitaplar gelirdi. Ben izin almıştım;
    hücrelerin olduğu tecrit bölümünde, pencerelerin
    önünü kütüphaneye dönüştürmüştük. Asker hangi
    kitabı isterse onu veriyor okuduktan sonra teslim
    ediyorduk. Bazı kişiler bunu istismar ettiler. İşte
    kitapların içine not koyup bir müddet sonra başka
    koğuştan biri o kitabı isteyerek haberleşme aracı
    yapılıyor diye yasaklandı. Sonra herkes dışarıdan
    getirttiği kitapları, sansürden geçmiş kitapları,
    okumaya başladı. Bir müddet sonra gazeteler
    serbest bırakıldı. Ama biz bir gazete alabiliyorduk.
    O zaman Tercüman gazetesi alıyorduk. İkinci
    gazeteyi alamayışımızın nedeni maddi imkansızlık.
    Biz bir gazete alıyorduk Tercüman, sol
    görüşlüler de Cumhuriyet alıyordu. İlk günlerde
    ben okuyordum Tercüman'ı, hiçbir şey demeden
    onların önüne atıyordum. Onlarda hiçbir şey
    demeden Cumhuriyet'i bizim önümüze atıyordu.
    Böylece iki gazete okuma şansımız oluyordu.

    Röportajcılar: Duruşmalara nasıl hazırlanıyordunuz?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Savunmalarla ilgili belge, bilgi istediğimiz
    zaman avukatlarımız vasıtasıyla getiriliyordu.
    Onlara istediğimizde sahip oluyorduk.
    Savunmaları kısıtlayacak bir şeye girişilmiyordu.
    Savunma notları savunma belgeleri avukatımız
    tarafından getiriliyor inceleniyordu içeride.
    Savunmaya tabi ise bize veriliyordu böylece
    dosyalarımız üzerinde hazırlık yapıyorduk.
    Kendimizin ve başkalarının ifade tutanakları,
    mahkemede avukatlarımız vasıtasıyla bizlere
    aktarılıyordu.

    Röportajcılar: Cezaevinden tahliyeler size moral kaynağı oluyor muydu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Her cezaevinden çıkan kişi hiç şüphesiz bir moral kaynağıdır. İçerinin psikolojisini dışarıya
    aktarma imkanıdır. Bizler sol görüşlüler gibi her olumsuzluğu dışarıya yansıtmıyorduk. Olumsuzlukları dışarıya yansıtmadığımız için ailelerimiz tepki geliştirmesi, eylem yapması veya herhangi bir yola başvurması mümkün
    olmuyordu. Bizimkiler genellikle sabır, şükür, secde halinde oldukları için içerideki acıları kendisi yaşıyor ama dışarıya yansıtmıyordu. Bu bir kültür meselesi. Biz böyle bir kültüre sahibiz. Halbuki sol görüşlüler vaziyeti olduğu gibi hatta abartarak dışarıya aktarıyorlardı. Bizimkiler olanları bile gizliyordu. Sebep ailelerimiz üzülmesin,
    merak etmesinler diye. Solcular ise dışarıda ailem bilmeli ve eylem yapmalı diye düşünüyordu. Böyle bir zıt kültür söz konusu. Bundan dolayı yurt dışından insan hakları komiteleri gelerek bir takım araştırmalar yapıyorlardı. Bizim arkadaşlarımız bu insanlarla temas kurdukları zaman Türkiye'yi yabancılara şikayet etmeyi gururlarına
    yediremiyorlardı . İşkenceleri olumsuz şartları söyleyemiyorlardı. Halbuki sol görüşlüler bu durumları dışarıya aileleri vasıtasıyla yansıtıyorlar; Avrupa Derneklerinin Türkiye'ye gelip araştırma yapmasını sağlıyorlardı. Bize soran kimse olmuyordu. Cezaevlerinde biz solculardan daha fazla işkence görüyorduk. Bunca zaman ailelerimiz bile çocuklarımıza işkence yapılmıyor diye düşünmüşlerdi. Çünkü biz bunların hepsini sakladık. Gizlememizin sebebi haksızlığı örtmek değildi, Türkiye'yi dışarıya şikayet etmek, dışarıdan medet ummak, milliyetçiliğimize aykırı gibi geliyordu bize. Haysiyetimize dokunuyordu. Ama zaman içinde görüldü ki bu metot yanlış bu yol
    yanlış. Mesela zemin 1 -2-3 diye bir koğuş var. O koğuşta yatanlarda verem oluyordu. Genelde hastaneye
    o koğuştan gidiliyordu. O koğuşun insan sağlığına aykırı olmasından dolayı kapatılmasını istedik. Müracaatımız dikkate alınmadı. Bir gün Sayın Evren konuşma yapıyor Erzurum'da. Bize de hoparlörlerle dinletiyorlar. Avrupa İnsan Hakları ülkemize gelip ne hakla denetleme yapabilir diyor. Fakat o konuşma yaparken komiteler
    cezaevini geziyorlar. Bu sırada bir arkadaşımız mazgaldan Almanca zemin 1-2-3'ü inceleyin orada insan yaşayamaz, diyor. Mazgal açtırılıp arkadaşımız alınıp birlikte zemin 1 -2-3'e gidiliyor. Yapılan incelemede burada insan yaşamaz, denerek koğuş kapattırılıyor. Koğuşta bulunanlar 45 dakika içinde başka koğuşlara aktarılıyor. O
    zaman anladık ki bazı şeyleri örtmenin kapatmanın anlamı yok Devletimizin idarecileri, cezaevi yöneticileri dilekçelerimizi dikkate almıyorlar fakat dışarıdan gelen bir heyet 5 dakikada meseleyi çözüyor. O zaman milliyetçilik düşüncesiyle aman devletimizi zaafa uğratmayalım düşüncesiyle bu yanlışlıkları örten arkadaşlarımızda tam tersi bir tepki başladı. Bizim arkadaşlarımız da açlık grevi yaptılar ve tepkilerini dışarıya yansıttılar.

    Röportajcılar: İdamlar infaz edildiğinde cezaevindeki ruh haliniz nasıl olurdu?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Tabi ki infaz cezaevinde çok büyük bir üzüntüye sebep oluyordu. Bizim dokuz arkadaşımız idam edildi. Her idam cezaevinde büyük üzüntüye neden olmuştur. İdam cezaları infaz edildiğinde bütün koğuşlarda Kur'an okunarak hatim indirilirdi. Hatim duaları yapılırdı. O şekilde acılar hafifletilmeye çalışılırdı. Onlara dua ederek vazifemizi yerine getirmeye çalışırdık. İdamlar deyince, Mamak cezaevinde bulunduğum sırada Ali Bülent Orkan bana küçük bir not göndermişti . Notta; ağabey benim infazım bir hafta daha ertelendi çok sevinçliyim. Ancak bu sevincim dünyada bir hafta daha kalacağım için değil, yeni başlamış olduğum hatimi bitirememiştim. Şimdi o hatimi bitirme fırsatı bulduğum için sevinçliyim diyordu. Onlarda bu şekilde kendilerini hazırlıyorlardı. İdam cezası almış olanlarında psikolojisini ortaya koymak bakımından bu hatıramı önemli buluyorum.

    Röportajcılar: Cezaevinde bulunduğunuz süre içinde hareketin bir muhasebesini yaptınız mı?
    Muhsin Yazıcıoğlu: İnsanlar o tür ortamlarda kendi geçmişinin, mücadelesinin, fikirlerinin muhasebesini yapma
    imkanı buluyordu. Nerede yanlışlıklar yapıldı, hangi olaylar ülkemizin yararına veya zararınaydı,
    buralarda bir suistimale uğradık mı, gibi muhasebeler elbette yapılmıştır. Orada okuduklarınız ufkunuzu açıyor, tefekkür imkanınız olduğu için kendinizi dinleyebiliyorsunuz. Kendi ruh derinliklerinizi sentezleyebiliyorsunuz. Bunlardan dolayı bir muhasebe yapabilme şansınız oluyor. Bazı arkadaşlarımız fikri tepkiler koydular, fikri ayrılıkları ifade ettiler. Böylesi bir ortamda fikirlerin sorgulanmasına engel olunamaz. Fikirler sorgulanır. Ben bunu tahrip edici bir çatışmaya dönüştürmeyi hiçbir zaman faydalı görmedim. Elbette insanlar kendilerini, fikirlerini sorgulayacak ve sorguladıkları düşünceleri de ifade edecekler. Katılmadığı görüşler varsa tartışmaya açacak. Bunları gayet doğal görmüşümdür. Fikirler aynı değildir, fikirlerimizde bir gelişme olmuştur. Bu da gayet doğaldır. Ama benim fikirlerimi sevmemde bir kırıklık olmamıştır. Tüm fikirlere baştan beri açık olmuşumdur.

    Röportajcılar: Siz uzun yıllar cezaevinde kaldınız ve bu cezaevi hayatı sırasında dışarıda bulunan ülküdaşlarınızın tavırları ne oldu? 12 Eylül'den sonra ortaya çıkan bir çok siyasi kuruluşun teşkilatlanmasında ve yönetiminde
    yer alarak siyasi faaliyette bulundular. Ayrı ayrı siyasi kuruluşlarda yer almanın oluşturduğu bu dağınıklık görüntüsünün sebebi sizce nedir?
    Muhsin Yazıcıoğlu: Cezaevinde olduğumuz süre içinde 1983'e kadar çok öyle farklı fikirler, siyasi oluşumlar
    olmadı. Ancak 1982 Anayasa'sı kabul edildikten sonra siyasete yeni isim verilmeye başlanınca dışarıda bir takım tartışmalar olmaya başladı. Bana da avukatlarım vasıtasıyla teklifler, talepler geldi. Ne dersiniz, ne yapalım, ne edelim diye. Ben dışarıdaki oluşumlara yön vermeye hiç çalışmadım. Dışarıdaki arkadaşlar kendi iradeleriyle karar verirler dedik. Çünkü biz içerideki arkadaşlarımızın meseleleriyle ilgileniyorduk. Ancak o günlerde Anayasa oylamasında evet oyu verilmesini istemedim. Ama dışarıdakiler Anayasaya evet kampanyasına iştirak ettiler.
    Anayasalar kara tahtaya yazılıp çizilen şeyler değildir. Bir kere yazılır ama ciddi yazılır. Daha sonraları dışarıdakiler farklı siyasi yapılarda yer aldılar. 12 Eylül harekatını yapanlar siyasi yapıyı tek kol aralığı hizasına getirdiler. Vetolarla bir siyasi yapı kurdular. Bu vetolarla oluşturulan siyasi yapılar içerisinde herkes bulunduğu zeminde buldukları yere gittiler. Biz cezaevinden çıktığımızda dışarıda dağınık bir camiamız vardı. Kurulan siyasi parti camianın bütününü toplamaya yetmemişti. Bu dağınıklığın giderilmesi ve tekrar siyasi hareketin toplanması için ocak misyonundan gelmiş arkadaşlarla bir araya gelerek uzun tartışmalardan sonra Milliyetçi Çalışma Partisi içinde biz de yer almaya karar verdik. 12 Eylül döneminde suçlanan, cezaevinde işkenceye tabi tutulan değişik siyasi görüşlere sahip insanların daha sonra siyasetin içinde önemli görevler ifa etmelerine, milletvekili, bakan, parti lideri olarak mevcut siyasi faaliyetlerine devam ettiklerine şahit olduk.

    Röportajcılar: 12 Eylül gayesine ulaşabildi mi?
    Muhsin Yazıcıoğlu; 12 Eylül'ü oluşturan 70'li yılların siyasileridir. Siyasetin etkinliğini kaybetmesinden, yargının doğru işlememesinden, güven ortamının sağlanamamasından ve T.B.M.M'nin inisiyatif geliştirememesinden dolayı teröre zemin hazırlanmıştır. Gençlik aslında oluşturulan bu zeminin mağdurudur. Gençlik; 12 Eylül öncesinin mazlumu, 12 Eylül sonrasının ise mağdurudur. Bu dönemin bedelini Türk gençliği ödemiştir. Türkiye hala gerçek anlamda çoğulcu demokrasiye geçebilmiş değil. Çoğulcu demokrasiye geçişte birçok kesintilerle karşılaşmıştır. 27 Mayıs ve 12 Eylül Türk demokrasisinin tökezlediği alanlardır. 27 Mayıs yaşanmış, bir Başbakan asılmış, arkasından da yıllar sonra kemikleri adadan getirilerek anıt
    mezar yapılmıştır. 12 Mart ve 12 Eylül müdahalelerinin Başbakanı Demirel, daha sonra
    Cumhurbaşkanı olmuştur. 12 Eylül'ün sonuçları da ortada. Tüm bu darbeler Türkiye'de meselelerin
    çözümüne katkıda bulunamamıştır. Darbelerin çözüm olmadığı açıklıkla ortaya çıkmıştır.
    Darbeler neyi çözmüştür, hangi sorunlarımızı sonuçlandırmıştır ? Hiçbirini . . .
    Türkiye'nin kalkınmasında, toplumsal barışında, devlet-millet kaynaşmasında, Türkiye'nin çağdaşlaşmasında
    bu dönemlerin hangisinin etkisinin olduğunu söyleyebiliriz? Dolayısıyla Türkiye bu darbelerden nasıl sonuç çıkarmalıdır sorusuna verebileceğimiz cevap darbelerin çözüm olmadığıdır.
    Türkiye darbelerle bir yere varamayacağını, bu ülkenin sorunlarını demokrasi düzleminde
    kalarak çözüleceği gerçeğini görmelidir. Yoksa tek kişi yönetimlerinin yukarıdan aşağıya,
    hukuku askıya alan reformist siyasi anlayışlarının ülkemizin sorunlarını çözemediğini darbeleri
    inceleyerek görebiliriz. Demokrasiyi ülkemizde insan haklarının güvencesi olarak görüyoruz.
    Ülkemizde; fikir hürriyeti, inanç hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ancak demokrasi ile karşılanabilir.
    En kötü demokrasinin bile ihtilallerden daha iyi olduğunu öğrendiğimiz bir gerçektir.
    Sayın Genel Başkanım, bize zaman ayırıp sorularımızı cevaplandırdığınız için teşekkür
    ederiz.