Goethe’nin 1774 yılında, henüz 24 yaşındayken kaleme aldığı Genç Werther’in Acıları, mektup-roman tarzında yazılmış sarsıcı bir eserdir. Kitap, sıradan bir imkânsız aşk hikâyesinden ziyade, bireyin toplum içerisindeki yerini ve varoluşsal arayışını anlatır. Werther, Lotte ye ilk görüşte tutkuyla bağlanır.
Werther; iyi eğitimli, sanata düşkün ve tam bir doğa hayranıdır. Lotte'nin nişanlısı Albert ise Werther’in tam zıttıdır; rasyonel aklı, görev bilincini ve toplumsal kuralları temsil eder. Werther ise hislerine inanan bir romantiktir.
Werther, bu imkansızlıktan ve Lotte’den kaçmak için bir diplomatın yanında göreve başlar; ancak aristokrasinin unvanlarına, hiyerarşilerine dayanamayıp istifa eder. Aslında bu istifa, onun toplumdan kopuşunun ve kendi sonunu hazırlayışının ilk intiharıdır.
Romanın başlarında doğa, Werther'in gözünde huzur veren bir mucizedir. Ancak Lotte’ye olan aşkı çıkmaza girdikçe bahar yerini kışa bırakır, nehirler taşar. Doğa artık besleyen bir anne değil, "her şeyi yutan, sürekli çiğneyen bir canavar" haline gelir. Bu, Werther'in ruhsal çöküşünün zirvesidir.
Romanın iki yakın arkadaş arasındaki özel mektuplardan oluşması, okuyucunun Werther’in zihnindeki en karanlık odalara bile girmesini sağlar. Bence psikolojik olarak sağlıklı bir ruh halinde olmayan okuyucuları olumsuz etkilemesi olasıdır
Genç Werther'in AcılarıJohann Wolfgang Von Goethe · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024150bin okunma
Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’in ilanına ve sonrasındaki modernleşme çabalarına kadar uzanan geniş bir zaman dilimini kapsayan bu eser, bu süreci bir tarih kitabı gibi değil, zihniyet değişimi üzerinden ele alır. Hikâye; absürtlük ve ironi ile Doğu ve Batı yaşam tarzı arasında sıkışmışlığın sembolüdür. Hayri İrdal; Osmanlı sonu ile yeni Cumhuriyet dönemi arasında sıkışmış bir karakterdir. Eski zamanda her şeyin bir anlamı ve ruhu varken, yeni gelen zaman ile modernleşme, ruhsuzluk ve bürokrasi hâkim olmuştur. Batılılaşma yenilik için gereklidir ama eser, halkın gerçeklerinden kopuk yürütülen bazı modernleşme adımlarının bir eleştirisidir. Enstitü, aslında hiçbir işe yaramayan bir kurumdur; çünkü zaten şehirdeki tüm saatlerin aynı olması imkânsızdır. Buna rağmen devasa bir bina tutulur, müdürler atanır ve halktan "ayar vergisi" toplanır.
Romanın dört bölümü, Türkiye'nin değişim evrelerini temsil eder:
Büyük Ümitler: Hayri’nin çocukluğu ve eski İstanbul.
Küçük Hakikatler: Hayri’nin işsizliği, sefaleti ve "ayarsızlığı."
Sabah Yürüyüşleri: Halit Ayarcı ile tanışma ve enstitünün "yalan" üzerine inşası.
Her Mevsimin Bir Sonu Vardır: Enstitünün tasfiyesi ve gerçekle yüzleşme
Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı kabul edilen Eylül; Suat ve Necip’in, imkânsız bir aşkın üzerlerindeki yıkıcı etkisini anlatıyor. Kendine hayat arkadaşı arayan Necip, kıstas olarak kendisine Suat’ı belirler; ancak bu durum, farkında olmadan ona âşık olmasına neden olur. En yakın arkadaşı olan Süreyya’ya ihanet etme düşüncesi ve bu yüzden yaşadığı sürekli vicdan azabı içinde boğulur. Bazı günlerde ise Suat ile birlikte olması gereken kişinin kendisi olduğunu düşünüp Süreyya’yı, aşkı ile arasındaki bir engel olarak görür; sürekli farklı ruh halleri içinde savrulup durur. İstanbul’daki köşk yaşamı ve deniz gezintileri, en güzel günlerin geçtiği mekânların detaylı tasvirleriyle betimlenir. Güzel geçen yaz, eylülün gelmesiyle Suat ve Necip’in mutluluğunun bittiğinin ilanıdır. Hikâyenin sonunda yaşananlar, karakterlerin en başından beri içinde bulundukları o karamsar ruh hâlinin somut bir dışa vurumudur.