Pusula her zaman gerçeğin peşinde.
Yeryüzünün neresinde olursa olsun, her zaman aynı yönü işaret ediyor. İstanbul’da, Karadeniz’de, Ege’de ve işte şimdi kıyılarında volta attığımız Kuzey Afrika’da da, pusulanın o küçük iğnesi hep o yönün peşinde. Ne kadar dönerse dönsün, ne kadar savrulursa savrulsun ibre yine dönüp dolaşıp aynı istikamete işaret ediyor. Zaman ve mekan onu kandıramıyor. Gece karanlığında da, gündüzün göz alıcı ışıltısında da, suyun üstünde ve karada, çölde ve denizde, dağın doruklarında ya da vadilerin en alçak noktasında bu Elif şeklindeki ibre hedefinden hiç şaşmıyor.
Bu küçücük iğneye baktıkça kendimden utanıyorum. Bazen saatlerce Mavi Aslan’ın güvertesinde oturuyor, elimde tuttuğum bu mucize aleti izliyorum. Böylesi bir sebat, böylesi bir irade, zamana ve mekana böylesi bir kayıtsızlık beni kıskandırıyor. İnsanın içinde bulunduğu şartlar ve koşullar ne olursa olsun, sürekli aynı gerçeğin peşinde olabilmesi ne büyük bir nimet olsa gerek. Hiçbir zaman doğrudan şaşmamak! Mevki ya da statüye aldırmadan, gelip geçici heveslere kapılmadan, maddenin aldatıcı doğasına kanmadan, kayaların ortasında ya da kuş tüyü yastıklarda, bir kulübede ya da altın ve yakutlarla kaplı bir sarayda sürekli ama sürekli aynı inançla, aynı istikamete yürümek! Bir pusula Elif’i olabilmek!
Pusula kendi istikametini bulduğunda, diğer yönleri de rahatlıkla tanımlayabiliyor. Güneyi kuzeyden, doğuyu batıdan ayırabiliyor. İnsanoğlu da hakikatten ayrılmadığı zaman doğruyu yanlıştan ayırt edebiliyor. Halbuki sisli havalarda, dumanlı ufuklarda yolculuk etmek, insanın gideceği yönü belirleyebilmesi ne kadar zor!
…
İşte bu yüzden, yolunu bulması gereken insan önce kendini bilmeli. İstikameti bilmek, kendini bilmekle; kendini bilmek yeryüzünü ve evreni anlamakla başlıyor. Bir denizci,