500 YILDIR BEKLENEN MÜTEFEKKİR...
(...) İslâma Muhatab Anlayış, her çağın Müslümanının, İslâm’ın hakikatine göre yerinin ve duruşunun ne olacağını belirleyen genel anlayıştır. Bu anlayışın kaybedildiği yerlerde ve çağlarda, İslâm’ın hakikati çağın getirdiği meseleler arasında kaybedilir ve “kaba softa ham yobaz” tipiyle, “küfür yobazı” tipi, bu zeminde birbirini takib ederek peydâ olur. Ya İslâm’ı, çağı hükümlendiremeyen bir anlayışsızlıkta bırakmak veya onu büsbütün çağdışına itmek söz konusu olur. İşte, Salih Mirzabeyoğlu , 500 yıldır kaybedilmiş olan bu anlayışı getiriyor. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in onu “500 yıldır beklenen mütefekkir” diye karşılaması ve selâmlaması da bu yüzden! -Selim Gürselgil, İBDA KÜLLİYATI ÜZERİNE DENEMELER -13- (İslâma Muhatap Anlayış) Teorik Dil Alanı -I-, -1 Haziran 2011-, akademyadergisi.com, 19 Ekim 2016- Kaynak: S.G. “İBDA Külliyatı / Salih Mirzabeyoğlu’nun Eserlerine Giriş Mahiyetinde Denemeler” ismiyle 2015 yılında Akademya tarafından basılmış ve bir süre sonra tükenmiş bir eserden kamuoyunun istifâdesi amacıyla yapılmış iktibaslardır. Eser, Türkiye’nin en çok takib edilen forum sitesinde İBDA Külliyatını tanıtma gâyesiyle 2011-2014 yılları arasında kaleme alınmış denemelerden oluşmaktadır.
Akademya Yazıları
Bölüm 8 °•○
VI. Zamandan Şikâyet Zahir oldu eser-i sırr-ı riyây-ı bârî Zâhidin kalmadı germiyyet-i zühdü elân Yaratılmışların gösteriş sırrı ortaya çıktı; zahidin zühdündeki samimiyet ve sıcaklık artık kalmadı. ✨ Erbaîn içre dona kalır idi şeyh-i asr Şerer-i âteş-i hırs olmasa kalbinde nihân Bu çağın şeyhi, içinde gizli hırs ateşinin kıvılcımı olmasa kırk gün çilede donup kalırdı. ✨ Başını hırkasına çekti uyuştu kaldı Mar-ı sermâzede mânend eşrâr-ı zaman Zamanın kötü insanları, soğuktan uyuşmuş yılan gibi başını örtüsüne çekip kaldı. ✨ Hele himmette yarış rüzgârın da değil kârı Ki ol gâlibde ne ehle bu hep ehle eder i‘tâ Gayrette yarışmak rüzgârın işi değildir;
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
DİN, DONMUŞ DEĞİL DİNAMİK BİR YAPIDIR...
(...) An'ânevî veya kaba softa anlayışında din, geçmişte yaşanmış, bitmiş ve dondurulmuş bir kurallar bütünüdür. Salih Mirzabeyoğlu ise "felâh"ı "gizliliklerin açığa çıkarılması" olarak tanımlayarak, İslâm'ın her ân yeniden keşfedilmesi gereken, zaman ve mekân şartlarına göre sürekli "oluş" hâlinde olan dinamik bir yapı olduğunu vurgular. Eğer kurtuluş (felâh) sadece mevcut kurallara uymak olsaydı, akla ve yeni tefekküre ihtiyaç kalmazdı. Ancak "açığa çıkarmak" gerekiyorsa, her asırda yapılacak bir "İbda" işi var demektir. "Felâh", kelime kökü itibariyle "yarmak ve açığa çıkarmak" demektir. Neyi açığa çıkarır? Bâtında (içte/gizlide) "mukadder" olanı. Allah Kelâmı (Vahy) kaynaktır. Sünnet, vahye nisbetle "mukadder"dir (vahyin zorunlu ve tabiî neticesidir). İçtihad ve hikmet, Kur'ân ve Sünnet’e nisbetle "mukadder"dir. İşte bu silsilede, bir sonraki halkayı ortaya çıkarma çabasına "Felâh", ortaya çıkan o hikmetin kaynağa (Kur'ân'a) olan sarsılmaz âidiyetine ise "Mukadder Oluş" denir. Sahabîlerin temsil ettiği o "topluluk hakikati”nin, her devirde "felâh" yoluyla (içtihad ve ilhâmla) yeniden "zâhir" (görünür ve uygulanır) hâle getirilmesi gerekir. "Felâh", Sahabî iklimindeki o üstün "Topluluk Hakikati"ni, 15. İslâm asrında yeniden inşâ etme anlayışıdır. Gizli olan potansiyeli (mânâ tohumunu), "Topluluk Hakikati" (ağaç/medeniyet) olarak açığa çıkarmaktır. Salih Mirzabeyoğlu’na göre "felâh", İslâm'ın zaman ve mekân üstü hakikatlerini (gizliliklerini) gün yüzüne çıkarma aksiyonudur. Bu aksiyonun amacı ise başıboş bir entelektüel haz değil, "Topluluk Hakikati" denilen o ideal İslâm toplumunu ve nizâmını (Büyük Doğu'yu) kurmaktır. **Kur'ân ve Sünnet (Naslar), kâinatın bütün sırlarını bünyesinde barındıran bir "tohum" gibidir. Tohumun içindeki ağacı (medeniyeti, sistemi, çözümü)
İslâm'a Muhatap Anlayış
Üstüne kan sıçramamış tek lokma yok muydu hayatta? Niçin kanından arınan lokmalar görünemeyecek kadar küçülüyordu? Kendi payına şöyle bir sonuç çıkardı: Kandan, irinden arınan lokmalardan geride kalan küçük parça daha fazla karın doyuruyordu, evet bereket buydu. Bereket, pislikten arınmış lokmanın sihriydi! "Büyük lokma ye büyük konuşma” diyenlere inat büyük konuşmak için küçük lokmalar yemenin gerektiğini yeni anlıyordu. Sonra büyük lokmalara alışanların suskunlukları, konfora olan esaretleri geldi gözlerinin önüne. Evet, büyük lokmalarla ağzı tıka basa dolu olan insanoğlu sarp yokuşu aşamıyordu, hakikati haykıramıyordu, önlerini tıkayan ihtişamlı sofralar vardı. Helal kazananlar rızıklarının darlığından şikâyet ederler, doğrudur, helal rızık az olur. Şeytanın sofrası ise büyüktür, cömerttir, şeytanın kurduğu sofradan aç kalkan olmaz çünkü bu sofra tuzaktır, aç gözlü insanların ulaşmak istedikleri mekanik bir cennettir. Orada maden suyu, gazlı içecekle ayini bitirip şeytana geğirerek hamd ederler. Satılık Adam
En’am Suresi 1. Ayet 4. Ders Küfredenler Rabblerine Denkler Tutuyorlar (Özet) En’âm Sûresi Birinci Âyet-i Kerîme Tefsiri ve Tevhid Hakikati En’âm sûresinin ilk âyet-i kerîmesi, kâinatın hilkat gayesini ve bu muazzam nizamın nihâî meyvesini beyan etmektedir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ Ezelden ebede her türlü methü senânın, muhabbet ve şükrün yalnızca semâvât ve arzı halk eden, zulümâtı ve nûru var eden Zât-ı Zülcelâl’e mahsus olduğu ilan edilmiştir. Bu ilâhî beyan, hamdın kâinatın en büyük ve ehemmiyetli neticesi olduğunu göstermektedir. Vâcibü’l-Vücut ve Ma’bûd-u Zülcelâl olan Allah, mahlûkatı yoktan var etmiş ve her şeyi kendi birliğine ve azametine şahit kılmıştır. Semâvât ve arzın yaratılması, karanlıkların ve nûrun vücuda getirilmesi, her biri ayrı birer kudret mucizesidir ve her biri doğrudan doğruya Hâlık’ın takdirini, ilmini ve iradesini ilan eder. Âyetin devamında yer alan şu beyan ise hakikati görmeyenlerin hâlini ihtar eder: ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ . (Sonra o küfredenler Rablerine denkler tutuyorlar.) ❗️Buradaki “sümme” lafzı, zaman sırasını bildiren bir zarf değil, yapılan işin akıldan uzaklığını ve şenaatini vurgulayan istib’ad manasını taşıyan bir atıf harfidir. Bir yanda semâvât ve arzı yaratan kudretii sonsuz bir Zât, diğer yanda ise hiçbir şeyi halk etmeye muktedir olmayan âciz mahlûkat varken; insanın hamdini ve minnetini esbâba, tabiata ve vasıtalara vermesi akıl kârı değildir. Küfür, sadece bir inkâr değil, aynı zamanda sunulan nihâyetsiz nimetlere karşı büyük bir nankörlüktür (küfran-ı nimet). ❗️Bu hâl, insâniyeti mahveden ve insanı eşref-i mahlûkat makamından aşağılara düşüren bir cinayettir.
Fazıllar Toplumu: Erdemin Kolektif Hali
Bu üç kavramı bir araya getirdiğimizde, karşımıza aslında modern "zenginler kulübü" değil, Antik dönemden gelen bir etik ve yönetim felsefesi çıkıyor. Aristokrasi kelimesi kökeni itibarıyla "en iyilerin yönetimi" anlamına gelse de, buradaki "en iyi" olma hali tamamen "fazilet" (erdem) ve "kendini bilmek" üzerine inşa edilmiştir. İşte bu üçlü arasındaki o derin bağ: 1. Aristokrasi: "En İyiler" Kimdir? Kelime anlamı olarak Aristos (en iyi) ve Kratos (güç/yönetim) birleşimidir. Ancak Platon ve Aristoteles gibi düşünürler için gerçek bir aristokrat, maddi zenginliği ile değil, ruhun niteliğiyle ölçülür. * Gerçek aristokrasi, toplumun en bilge ve en erdemli kişilerinin sorumluluk aldığı bir yapıdır. * Buradaki temel amaç kişisel çıkar değil, kamu yararıdır. 2. Fazıllar Toplumu: Erdemin Kolektif Hali "Fazıl", kelime anlamıyla erdemli, bilgili ve ahlaklı demektir. Farabi’nin "Medinetü’l-Fazıla" (Erdemli Şehir) eserinde anlattığı gibi, bir toplumun huzuru ancak bireylerin ortak bir "hayır" ve "erdem" anlayışında birleşmesiyle mümkündür. * İş Birliği: İnsanlar sadece hayatta kalmak için değil, "iyi yaşamak" için bir araya gelirler. * Liyakat: Fazıllar toplumunda makamlar, o işe en layık olan (en faziletli) kişilere verilir. 3. Kendini Bilmek: Temel Taş Yunus Emre’nin "İlim kendin bilmektir" sözü, bu sistemin motorudur. Kendini bilmeyen birinin ne fazıl olması ne de adil bir yönetici (aristokrat) olması mümkündür. * Sınırlarını Tanımak: Kendi eksiklerini, tutkularını ve kapasitesini bilmek, kibri engeller. * İçsel Disiplin: Kendini bilen insan, başkalarını yönetmeden önce kendi arzularını yönetmeyi öğrenir. Özetle: Bir toplumun "fazıllar toplumu" olabilmesi için, onu yönetenlerin (aristokrasinin) sadece teknik bilgiye değil, "kendini bilme" olgunluğuna