Bu kadar uzun bir süre, böyle bir zihinsel baskının altındaki bir insanın serbest bırakıldıktan sonra, özellikle de bu baskı aniden kalktıysa biraz tehlike altında olduğunu hesaba katmamız gerekir. Bu tehlike (bir anlamda ruh sağlığı) vurgunun psikolojik olarak benzeridir. Nasıl ki bir dalgıç devasa bir atmosferik basınç altında bulunduğu hücresinden aniden çıktığında yaşamı tehlikeye giriyorsa, zihinsel basınçtan bir anda kurtulan insanın da manevi ve ahlaki sağlığı zarar görebiliyordu.
İnsan büyüyor. Daha da büyüyor. Bir sürü şey yaşıyor. Defalarca dibe batıyor, acı çekiyor ve sonra yeniden ayağa kalkıyor. Pes etmeyeceğim. Gevşemeyeceğim. Bundan sonra hayalimdeki mutfaktan bir sürü olacak. İçimde.
Gerçek hayatta. Yolculuklarda. Tek başıma, kalabalıkta, iki kişi... Nerede yaşarsam yaşayayım, benim olan pek çok mutfak olacak.
... "Otuzların Kadını" hâlâ anlatılmayı bekliyordu. Onun yağlıboya portresinin altında hırçın, boz, yağlıboya bir lodos denizi uzanıyor. Alt çerçevesi boyunca dizilmiş küçük portrelerde Colette, bıçkın kız tavrıyla, erkek giysileriyle bir iskemleye yan ilişmiş, sigara tüttürüyor. Anna Pavlova, Yusufçuk bale giysisiyle parmaklarının ucunda yükselmiş. İkisi de, Otuzların Kadını gibi sola çevirmişler başlarını ve bakışlarını. Virginia Woolf ile Sarah Bernhardt'sa, omuzlarının üstünden, hüzünlü gözlerle sağ köşeye dalıp gitmişler. Altlarındaki sarı dalgalarla yarılmış çırpıntılı deniz, tetikte.
Başımı her kaldırdığımda Otuzların Kadını'nın "Anlatsana beni" diyen bakışlarıyla karşılaştım.
Konukların, önünde bir süre durakladıktan sonra, "Ne hoş, ne zarif bir kadın!" dedikleri bir portre.
Bilgelik dışarıdan alınmaz; onu bizim adımıza kimsenin katedemeyeceği bir mesafeyi açtıktan sonra, kendimiz bulmak zorundayızdır; çünkü bilgelik olaylara , dünyaya bir bakış açısıdır .