Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısından sonra en çok merak ettiğim kitabı buydu. Hakkında sayısız övgü ve yorum görmüş, bu yüzden beklentimi oldukça yükselterek başlamıştım. Daha ilk sayfalardan itibaren ise Hosseini’nin okurunu duygusal olarak neyin beklediğini ustalıkla hissettirdiğini fark ettim. Henüz ilk 20 sayfada bile bu hikayenin kolay okunup geçilecek bir hikaye olmadığını, aksine insanın içine ağır ağır yerleşecek bir yük taşıdığını hissettiriyor.
Bin Muhteşem Güneş, yalnızca Meryem ve Leyla’nın hikayesi değil; aynı zamanda savaşların, ideolojilerin ve erkek egemen düzenin gölgesinde yaşam mücadelesi veren milyonlarca Afgan kadınının sesi. Hosseini, Afganistan’ı bir fon olarak kullanmakla yetinmiyor; onu acıları, umutları ve yaralarıyla yaşayan bir karaktere dönüştürüyor. Bu yüzden kitap boyunca sadece olayları takip etmiyor, o dünyanın içinde nefes alıp veriyormuş gibi hissediyorsunuz.
Romanın en etkileyici yanı, okuru karakterlerle kurduğu güçlü bağ sayesinde empatiye zorlaması. Özellikle Meryem’in yaşamı boyunca maruz kaldığı dışlanmışlık, sevgisizlik ve fedakarlıklar insanın yüreğinde derin bir iz bırakıyor. Onun sessizce taşıdığı yükleri okurken zaman zaman öfkelendim, zaman zaman çaresiz hissettim. Bazı karakterler okunur ve unutulur; Meryem ise kitabın son sayfasından sonra bile insanın zihninde yaşamaya devam eden karakterlerden biri.
Khaled Hosseini’nin en güçlü taraflarından biri, dramı yalnızca gözyaşı döktürmek için kullanmaması. Acının içinden sevgiyi, umudu ve insan ruhunun dayanıklılığını gösterebilmesi, eserlerini bu kadar etkileyici kılıyor. Uçurtma Avcısı nasıl beni derinden sarsmışsa, Bin Muhteşem Güneş de aynı etkiyi bıraktı.
Bazı kitaplar hikayelerini anlatır; bazıları ise okurun kalbinde bir iz bırakır. Bin Muhteşem Güneş, benim için