Geçmiş
Babası bir deniz tanrısına âşık olmuştu. Tanrı'nın adı Osidisen'di ve ebeveynleri, Kissen ve ağabeylerini tanrının onlara gösterdiği ilginin şerefine isimlendirmişti: Tidean "gelgit üstünde," Lunsen "sudaki ay," Mellsenro "yuvarlanan taşlar" ve Kissenna da "denizin aşkından doğan" anlamına geliyordu. Osidisen ağlarını balıklarla doldurup çocuklarına, ne zaman fırtınanın içine dalmaları, ne zaman ondan sakınmaları gerektiğini öğretti ve her gün avlarıyla birlikte eve sağ salim dönmelerini sağladı. Kissen ve ailesi, denizin onlara verdikleriyle büyüdü. Gelgelelim deniz tanrısı Talicia topraklarına şans getirmedi. Sonunda da tepelerdeki köylerde yaşayanlar Ateş Tanrısı Hseth ve onun zenginlik vaatlerine kandı. Herkes ateşi sevenlerin servetinin peşindeydi. Talicialılar, Hseth adına teknelerini yakıp silahlar yapmak, pirinci ısıtmak ve çınlaması falezden dağ sınırına dek duyulan büyük çanlar dövmek için ormanlarındaki ağaçları kestiler. Osidisen'in suları boşaltıldı ve toprağın üzerinden dumanlar yükseldi. Çok geçmeden daha başka, daha karanlık şiddet öyküleri şehirlerden köylere yayılır oldu: Ateş tanrısı adına kurbanlar veriliyor, avlara çıkılıyor ve istenmeyen kişiler temizleniyor, onu memnun etmek için düşmanlar ve köklü aileler ateşe veriliyordu. Bir gece, Mellsenro'nun parmaklarına mürekkeple isminin yazıldığı on ikinci yaş gününden sonraki gece, on bir yaşındaki Kissen tuhaf bir şekilde yoğun ve tatlı kokan bir dumanla uyandı. Duman boğazını yakıyordu. Kissen kendine geldi ve ağızlarına kumaşlar örtülü, yüzleri kömür tozuyla sıvanmış ve saçlarında küçük lambalar gibi parlayan çanlar olan adamlar tarafından taşındığını fark etti. Kissen'ın kolu bacağı kıpırdamıyordu ve göğsü, rüya âleminden çıkamamış gibi ağırdı. O tatlı dumanı tanımıştı: Bu, sless tohumlarının
Sayfa 17·Kitabı okuyor
Tanrılar çıldırmış olmalı :) ;)
İşte Tanrının hoşluğuna dair düşündürtecek bir başka hikaye. Yargıçlar kitabı bölüm ıı Yiftah isimli bir İsrailli generalden bahseder, Ammonitler olarak adlandırılan rakip bir kabileye karşı bir zafere çok ihtiyacı vardır. Zafere o kadar çaresizce ihtiyacı vardır ki, Tanrı’ya eğer Ammonitlere karşı zafer verirse, savaşın ardından eve döndüğünde ilk gördüğü hayvanı veya insanı yakarak ona kurban edeceği sözü verir. Tanrı Yiftah’m istediği gibi ona zaferi rakibe karşı büyük bir kıyım eşliğinde verir. Zavallı Ammonitler diye düşünmüş olabilirsiniz. Fakat daha da kötüleşir. Talihsizlik eseri evine ilk gelen kişi, onu kutlamak için gelmiş olan sevgili kızı olur. Tek kızıdır o. Neşeyle dans ederek zafer kazanmış babasını karşılamaya gelmiştir. Yiftah Tanrıya verdiği sözü hatırlayınca dehşete düşer. Fakat seçeneği yoktur. Kızını kurban etmek zorundadır. Kızı oldukça terbiyeli bir şekilde kurban edilmeyi kabul eder, sadece son isteği olarak önce iki aylığına dağlara çıkmasına izin verilmesini ister, “bekareti için yas tutmak” amacıyladır bu. İki ayın sonunda görevini tamamlamış olarak geri döner. Yiftah sözünü yerine getirir ve kızını ateşte yakar. Bu vakada Tanrı İbrahim’le İshak hikayesindeki dersi es geçer ve araya girmez. Zavallı kız! Ve bu kızın bakire olması bir sebepten kurban olmak için önemli bir özellik sayılıyordu (ayet 39). Zaten Yiftah Ammonitlerle ilk başta niye savaşıyordu ki? Ve Tanrı ona zafer kazanmasında niye yardım etmişti ki? Eski Ahit bu türden kanlı savaşlarla doludur. Ve İsrailliler ne zaman kazansa, bunun onurunu Savaşların Tanrısı olarak isimlendirdikleri tanrılarına atfederler. Yeşu ve Hakimler kitapları, büyük oranda Musa’nın onları Mısır’daki tutsaklıktan kurtarmasının ardından, İsraillilerin yürüttükleri Vadedilmiş Toprakları ele geçirme
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bir Şair Bir Kitap
Sunay Akın – Kaza Süsü Kutsal kitaplarda aramam boşuna bir işaret bilirim ki kuşların silah sesinden ürkmediği gün kopacak kıyamet ** Bilemezsiniz yüreğime neler olduğunu nasıl ki bir korsanın denize attığı rom şişesini limana demirleyen geminin çapasıyla kırdığından hiçkimsenin haberi olmuyorsa ** Kimim ben ve sakalından bir tek kılın müzelere giremeyeceğine ağlayan köse bir peygamberden nedir beni ayıran ** Bir cüce miyim yoksa cenaze gününde annesinin tabutuna uzanamayışının ağırlığım hep omuzlarında
İŞ BANKASI
RENOİR. BRESSON. COCTEAU. TATI
Renoir? Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum. Bresson? Cocteau? Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım. Tati? Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever. Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı
Dışarıda alçaktan esen bahar rüzgârları dans ediyor, tepelerin yamaçlarında son karlar pembe pembe ışıldıyor ve Don’un ötesindeki kavaklar rüzgârdan öyle kuvvetli sallanıyordu ki, Gregor onların fısıltılarını duyduğunu sandı.
Bu böyle iken son zamanlarda moda olan fikirler arasında bir de "askerlik aleyhtarlığı” başladı. Askerliği gayrı insanî, vahşi, mantıksız, lüzumsuz görmek günün işi oldu. Hatta bu moda bazı mühim ve yüksek kimselere de sirayet etti. Münevver gençliğin ise yarısından çoğu askerlik düşmanıdır. Onlara göre askerliğin körü körüne itaati bir mantıksızlıktır. Onlar bu kayıtsız itaatteki fazi-leti idrak etmezler. Talimler, yürüyüşler yıpratıcıdır. Halbuki onlar sabaha kadar baloda dans etmekten yorul-mazlar. Askerlik gayrı insanîdir. Fakat onlar bu gayrı insanî şey sayesinde bir insan gibi yaşadıklarını düşünmezler.
Sayfa 410 - Atsız Mecmua Sayı 17·Kitabı okudu