• 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



    16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

    Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


    “Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

    Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

    Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

    Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

    Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

    Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



    “Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

    İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

    "Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

    İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

    “Yeni bir Gogol doğdu.”

    Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

    "Getirin onu ... tez getirin onu ... "

    Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


    Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

    "Ben yalnızım, onlar bir arada."


    İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

    “Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

    Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

    "Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


    Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

    "Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

    Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

    "Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


    4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

    Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

    Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

    Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

    "Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

    En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

    "İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


    Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


    Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


    "Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

    Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

    Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


    Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


    “Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

    Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


    Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


    Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

    “Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



    Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

    İyi okumalar.
  • 201 syf.
    Doğan Aksan, 7 ana başlık altında topladığı Türkçenin Gücü adlı eserinde yabancı dillerin baskısına boyun eğmeden direnen Türkçenin gerçek gücünü anlatmaya çalışmıştır. Türkçenin yapısına ve anlam özelliklerine değinip, söz sanatlarından birkaç örnekle ilerleyerek, mazmunlara yani kalıplaşmış sözlere, bilmecelere ve manilere de yer verir. Özetle Doğan Aksan Türkçenin Gücü isimli kitabında dilimizin günümüze kadar ulaşmış olan zengin söz varlığını okuruyla paylaşır hatta “Türkçeye eğiliniz, tek tek sözlerine bakınız; bu sözlerin birçoğunda şiir tadı bulacaksınız.” sözleriyle de söz varlığımızın önemini ve söz varlığımıza verdiği önemi kendi ağzından duymuş oluyoruz. Değinilen konuların daha açık şekilde sunulabilmesi için her ana başlığın altında bulunan alt başlıklarda ayrıntıları verilmiştir. Bu başlıklar sırayla; Türkçenin Genel Nitelikleri,
    1. Türkçenin Genel Nitelikleri
    - Türkçenin Ses Özellikleri
    - Türkçenin Yapısı, Türetme Gücü
    - Türkçenin Sözdizimi Açısından Özellikleri
    ​Türkçenin Genel Nitelikleri isimli ilk başlıkta üç alt başlık halinde verilen maddelerde üç ayrı konu işlenmektedir. İlk alt başlık olan Türkçenin ses özellikleri başlığında ses düzeninin bir dili diğer dillerden farklı kılan taraf olduğuna değinilerek dilimizin ses özelliklerinden bahsedilmiştir. Ünlü uyumlarının Türkçeyi ses bakımından diğer dillerden ayıran en önemli özelliğin olduğuna ve çok az dilde varlığını sürdürmeye çalıştığına da değinilmektedir (bkz. Altay Dilleri). Yine aynı başlık içinde Türkçe’nin ahenkli bir dil olduğundan söz edilerek bunun nedeninin ünlü uyumları ve benzeşmelerinden kaynaklandığına, dilimizde var olan sekiz tane ünlü harfin de yabancı dillere nazaran daha farklı şekilde kullanımlara sahip olduğu dile getirilmiştir.
    Türkçenin Yapısı, Türetme Gücü isimli ikinci alt başlıkta ise özetle hayatın baştan sona bir öğreti iklimi içerisinde insanlık için yeni ufuklar açtığına, insanın kelimelerle iletişime geçebildiğine ve her geçen gün yeni kelimelere ihtiyaç duyduğuna değinir. / Uluslararası sahada var olmak ve ticaret, teknoloji, sanayi gibi alanlarda ilerleyebilmek için başka bir dile ihtiyaç duyularak farklı milletlerle özellikle kültür alışverişi yapılmıştır. Bu alışveriş yeni dinlerle, yeni dillerle ve yeni kavramlarla tanıştırmıştır. Özetle bu başlık altında dilimizin sözcük türetme ve yapısal özelliklerinden bahsedilmeye çalışılmıştır.
    Son ve üçüncü alt başlık olan Türkçenin Sözdizimi Açısından Özellikleri başlığında ise kendine has özellikleriyle var olan söz dizimi -Altay dillerinde de olduğu gibi- dilimizin özelliklerine göre cümle özne, nesne, yüklem sıralamaya sahiptir. Bu özellik ve sıfatların isimlerden önce gelmesi, zamirler ve ekeylemler gibi birkaç yakın özellik daha bulunmaktadır.

    2. Türkçenin Anlam Yapısı ve Anlam Özellikleri
    1) Türkçenin Sözvarlığının Anlam Açısından Başlıca Özellikleri
    2) Türkçenin Kavramlar Dünyası
    - Eski Türkçe Dönemi ve Sonrası
    - Eski Anadolu Türkçesi
    - Türkiye Türkçesi
    - İkilemeler
    - Anadolu Ağızları
    - Somut Kavramlar
    - Soyut Kavramlar
    ​İkinci ana başlık olan Türkçenin Anlam Yapısı ve Anlam Özellikleri başlığı altında
    Dilimizin asıl gücünü görebilmek ve ilerleyebilmek için yapılması gerekenin başka dillerle karşılaştırmak olduğuna vurgu yapan Doğan Aksan, ilk alt başlık olan Türkçenin Anlam Yapısı ve Anlam Özellikleri başlığında ise dilimizin söz varlığı açısından somut anlatıma sahip olduğuna yanı sıra ayrıntılı dil kullanıldığına ve dil içinde benzetmelere yer verildiğine değinir.
    ​İkinci alt başlık olan Türkçenin Kavramlar Dünyası bölümünde ise günümüz Türkçesine doğru, eski Türkçeden uzanan dil hikayesine yer vermiştir.
    Dilimizin söz varlığı oldukça zengindir. Türkçede birkaç kavramla açıklanabilen bir isim/sıfat diğer dillerde tek kavramla açıklanabildiğine ve önceki başlıklarda değinilen ikileme konusunun genişletilerek örneklendirilmeye çalışıldığına değinilmektedir.
    Bir dilin, coğrafi farklılıklara, çeşitli kültürel ilişkilere vs. bağlı olarak lehçelere ve ağızlara ayrıldığı görülür. Türk dili, Türklerin geniş bir coğrafyaya yayılmaları, farklı kültürlere sahip halklarla ilişki içerisine girmeleri ve farklı dinsel çevreler içerisinde bulunmaları gibi sebeplerden dolayı onlarca lehçeye ve daha yerel olarak da ağızlara bölünmüştür. Lehçeler ana dilden tarihin bilinmeyen dönemlerinde ayrılmış geniş kapsamlı dil dallanmaları iken, ağızlar lehçelerin içerisindeki, çevresel, coğrafi vs. faktörlerin etkisiyle oluşmuş yerel/bölgesel söyleyiş farklılıklarıdır. Anadolu Ağızları alt başlığında ise Doğan Aksan günümüzde Anadolu ağızlarının yazı diline oranla daha geniş bir sözvarlığına sahip olduğunu dile getirmiştir.
    Doğan Aksan Somut Kavramlar ve Soyut Kavramlar alt başlıklarında Anadolu Ağızları alt başlığında vermiş olduğu örnekleri derleyerek, verdiği örneklerin anlamlarını ve hangi bölgeye ait olduklarını anlatmıştır.
    3. Anlam Olaylarına Söz Sanatlarına Tanık Örnekler
    1) Dilde Benzetme ve Benzetme Örnekleri
    2) Dilde Aktarmalar ve Aktarma Örnekleri
    - Deyimler ve Deyimlerde Aktarmalar
    - Somutlaştırma ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarında Somutlaştırma
    - Türkiye Türkçesinde Öteki Deyim Aktarmaları
    - Anadolu Ağızlarında Öteki Deyim Aktarmaları
    - Ad Aktarması ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarındaki Ad Aktarması
    3) Deyimlerde Nükteli Anlatım Eğilimi ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarının Deyimlerinde Nükteli Anlatım Eğilimi
    4) Atasözleri ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri
    - Anadolu Ağızlarında Atasözleri

    Doğan Aksan, Dilde Benzetme ve Benzetme Örnekleri başlığında tüm dillerin anlatımlarına güç kazandırmak adına ortak olarak kullandıkları benzetmelere değinerek örneklendirmeye çalışmıştır.
    Edebî sanatlar, dilin gerçek ve sembolik her türlü anlamını karşılamak, az sözle çok şey ifade etmek, anlam ve çağrışım ilgileri kurmak, harf ve sözcüklerin şekil olarak görüntülerinden ve ses değerlerinden yararlanmak amacıyla üretilmiş söz söyleme sanatlarıdır. Edebî sanatlar, ince duyguların, keskin zekâların ve estetik duyarlığın ürünü olarak doğmuştur. Dilde Aktarmalar ve Aktarma Örnekleri başlığında ise söz sanatlarına başvurularak anlamın güçlendirilmesi anlatılmıştır.
    Atasözleri ve deyimler, dilimizin söz varlığının en önemli birimlerinden olup deyiş güzelliği, anlatım gücü ve kavram zenginliği bakımından üzerinde detaylıca durulması gereken dil yapılarıdır. Bir dilin anlatım yollarına, o dili konuşan toplumun geçmişine, yaşam biçimine, geleneklerine, inançlarına ve daha pek çok özelliklerine dair önemli ipuçları içeren deyimler ve atasözleri Deyimler ve Deyimlerde Aktarmalar başlığında açıklanmıştır. Doğan Aksan’ın araştırmalarında Ömer Asım Aksoy’un saptadığı deyim sayısı 5742 olduğu belirtilmektedir.
    Somutlaştırma veya diğer bir adıyla somutlama, deyim aktarmaları konusunun alt başlıklarından biridir. Normalde soyut bir anlam ifade eden bir kelimenin, somut bir kavram veya durumu ifade etmek için kullanılmasına “somutlaştırma” denilmektedir. Somutlaştırma ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri başlığında somutlaştırmayı, Soyut ve somut kavramlar arasındaki bu aktarmanın sıklıkla birbirine karıştırılması ve Anadolu ağızlarındaki somutlaştırmalardır örneklerle anlatılmıştır. Bu başlık Ad Aktarması ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri ve Anadolu Ağızlarında Ad Aktarması başlıklarındaki örnekler incenerek sonlandırılmıştır.
    Bu alt başlıktan sonra sırayla Deyimlerde Nükteli Anlatım Eğilimi ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri, Anadolu Ağızlarının Deyimlerinde Nükteli Anlatım Eğilimi, Atasözleri ve Türkiye Türkçesindeki Örnekleri, Anadolu Ağızlarında Atasözleri başlıkları altında örnekler verilerek deyimler konusu açıklanmaya çalışılmıştır.

    4. Kalıp Sözler
    - Kalıp Sözler ve Türkçedeki Örnekleri
    - Hayır Dualar, Beddualar
    Bir dilin söz varlığı, çeşitli öğelerden oluşur. Bu öğelerin bir kısmı, konuşan kişinin her kullanımda özgürce seçebildiği, bağımlı ve bağımsız kullanılabilen, sözlüklerde madde başı olan sözcüklerdir (elma, uzay, cam, söz, ile, gibi, koş- (mak), ara-(mak), vb.). Bunların yanında bir başka grup da her zaman belirli bir biçimde kullanılan atasözleri, deyimler, ikilemeler ve kalıp sözlerden oluşan kalıplaşmış öğeleri içerir. Türkçenin söz varlığının bir bölümünü oluşturan bu öğelerin, sözlü ve yazılı iletişim sırasında sıklıkla tercih edildiği görülmektedir Dördüncü başlık olan Türkçenin Gücü’nün dördüncü başlığı olan Kalıp Sözler başlığının içeriğinde kalıp sözlerin kültürler arası farklılıkları dile getirdiğine değinerek verdiği örneklerle açıklamaya çalışmıştır.
    Maddi ve manevi kültürümüzü, geleneklerimizi, inançlarımızı, kültürümüzü yansıtmayı başaran, derin bir anlam içeren hayır yahut şer konuda dile getirilen kalıplaşmış sözlerdir dua ve beddualar. Bir diğer alt başlığımız olan Hayır Dualar, Beddualar bölümünde. Doğan Aksan bu alt başlık altında kendisine özgün örneklerle konuyu açıklamaya çalışmıştır.
    5. Bilmecelerimiz
    - Bilmecelerimizden Seçilmiş Örnekler
    Bir şeyin adını anmadan vasıflarını üstü kapalı söyleyerek o şeyin ne olduğunu bulmayı dinleyene – veya okuyana – bırakmaktan ibaret olan eğlence yönü ağır basan edebî sözlere bilmece denir. Kitabın beşinci başlığı olan Bilmecelerimizden Seçilmiş Örnekler başlığı altında yine maddi ve manevi kültürümüzü yansıtan farklı yörelerden çıkan bilmecelerimizden bahsedilmiştir.
    6. Manilerimiz
    - Manilerimizden Seçilmiş Örnekler
    Altıncı başlık olan Manilerimizden Seçilmiş Örnekler başlığı altında, yörelere göre değişiklik gösteren manilerin toplumun tamamı tarafından benimsenen ve topluma mal olmuş deyişlerdir.



    7. Yabancı Dillerin Baskısına Karşı Türkçenin Gücü
    Türkçenin Gücü isimli eserin son başlığı olan Yabancı Dillerin Baskısına Karşı Türkçenin Gücü bölümünde ise verilmiş tüm başlıkların içeriğinin genel olarak özeti sunulmuş ve sonuç paylaşılmıştır.
    “... Yeter ki dilimizin gücüne inanalım, anadili bilincinden, anadilimize saygı ve sevgiden uzak olmayalım.”
  • Gün gelecek birbirimize söyleyecek tek sözümüz kalmayacak.
    Samuel Beckett
    Sayfa 101 - Kırmızı Kedi
  • Yıldız Ramazanoğlu son aylarda Roger Garaudy okumaları yapmakta idi. Okumalarının sonucunda Garaudy’nin Türkçedeki mütercimi Cemal Aydın ile uzun, dolu dolu bir söyleşi gerçekleştirdi. Garaudy üzerine yapılmış bu derinlikli ve ne yazık ki bir “ilk” olan önemli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.

    Cemal Aydın, 1948 Isparta, Şarkikaraağaç doğumlu. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız ve Roman Dilleri ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Tercüman gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Bu arada Cezayir, Irak ve Singapur’u görüp gezme fırsatı buldu. Üniversite yıllarından itibaren Fransa’ya sık sık gitti. Çeşitli liselerde Fransızca öğretmenliği yaptı. Emekli olduktan sonra Türk Edebiyatı Vakfı’na müdür oldu.
    Fransızcadan dilimize otuzu aşkın eser çevirdi. Bunlar arasında Roger Garaudy (Roje Garodi)’den 10, Eva de Vitray-Meyerovitch (Eva dö Vitre-Meyeroviç)’ten de İslâmın Güleryüzü, başta olmak üzere 4 kitap tercümesi bulunuyor. Roger Garaudy’den Amerikan Efsanesi çevirisi ile Türkiye Yazarlar Birliği 2002 yılı çeviri ödülünü kazandı.

    Roger Garaudy ismi anılınca Türkiye’de ilk akla gelen kişi mütercimi ve dostu olarak elbette sizsiniz. Kitaplarıyla ve kendisiyle karşılaşmanız nasıl oldu?

    Garaudy denilince ilk akla gelen ben miyim değil miyim bilemem. Fakat bu iltifatınıza teşekkürler. Kendisini “Yaşayanlara Çağrı” kitabıyla tanıdım. Pınar Yayınları tercüme etmemi teklif etmişti. Kitabı okudum ve korktum. Demir leblebiydi. Nuri Aydoğmuş adlı bir arkadaşım beni yüreklendirdi ve gerçekten eserin çevirisine büyük emeği o verdi. O olmasa doğrusu cesaret edemezdim. Derken Garaudy’nin eserlerine ve üslûbuna alıştım. Türkiye’ye gelince de kendisiyle tanıştım. O tanışıklık giderek dostluğa dönüştü.
    Onu nasıl tanımlarsınız? Pozitif bilimlerin ve sanat dallarının birçoğuyla ilgilenen, mimarî, edebiyat, sanat, ekonomi, teknik ve tıp alanlarından anlayan ve yetkinliği olan kişilere “Rönesans adamı” deniliyor. Leonardo da Vinci gibi mesela. Birçok mahareti vardı aynı anda. Bu manada Garaudy nasıl bir entelektüel?

    Ele avuca sığmaz bir adam. Gerçekten de çok yönlü. Rönesans adamı denir mi denmez mi kendisine, doğrusu bilemem. Sadece Batılı değerlere saplanıp kalınmasına şiddetle karşı çıkan ve o yüzden Batı Rönesansını yeterince insanî ve bütün insanlığı kuşatıcı bulmayan biri. İnsanı her bir yönüyle yakından tanımaya ve insanoğluna yardımcı olmaya çalışan bir fikir ve eylem adamı. “Nasıl bir entelektüel” sorunuza verilecek en iyi cevap ise belki de şu olur: “Bütün din, medeniyet ve kültürler konusunda derin bilgiye sahip bir entelektüel. Bildiğini eyleme dönüştürerek adaletsizliğe ve zulme başkaldıran bir aydın. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru için gözünü budaktan esirgemeyen ve bu uğurda her şeyi göze alabilen bir düşünür.”
    Bir önsözünüzde Garaudy’nin kitaplarını çevirmenin güçlüğünden söz ediyorsunuz. Kısırlaştırılmış bir Türkçenin yaşattığı zorluklar… Tercümeleri gerçekleştirirken nasıl bir süreç yaşanıyor? Çalışma yönteminizi biraz açabilir misiniz; tercümenin gizli dünyasını, detaylarını, kelimelerle maceranızı?

    İtiraf edeyim, Garaudy’nin hangi eserini okumaya başlasam büyük haz alırım. Yazdıkları ufkumu açar. Beni mest eder. Tercüme etmeye başlayınca ise daha ilk satırlardan itibaren beni bir korkudur sarar. Okurken anladığımı sandığım cümleleri okura hakkıyla aktaramama tedirginliği kaplar içimi. Bu tedirginlik eser bitinceye kadar sürer. Pek çok kelimeye apayrı anlamlar yükler Garaudy. Sözlüklerde tam karşılığını bulamazsınız. Kendine göre çok güçlü, çok kapsamlı kelimeler, hatta deyimler icat eder. Zaten savunduğu fikirler de ancak öyle bir kelime veya deyimlerle ifade edilebilir. Ama onu dilimizde acaba nasıl ifadelendirsem… Bunalırım. Entelektüel yanı olan Fransız arkadaşlarıma o cümleleri gönderirim. Buradaki güvendiğim kişilere sorarım. Çoğu zaman onlar da işin içinden çıkamazlar. (Eskiden kendisine sorardım.) Sonunda birçok kitabını okuduğum, konferanslarında bulunduğum ve özel sohbetlerimiz olduğu için “şunu demek istiyor” deyip kayda geçerim.
    Bazen bir kitaba, bir romana gönderme yapar. “O kitapta da vurgulandığı gibi” veya benzeri bir cümle kurar. Ne demek istediğini anladığım da olur, anlamadığım da. O zaman tercümeyi bırakır, bahsettiği kitabı bulur ve mecburen baştan sona okurum; hata yapmayayım diye. Son cümleyi de çevirdikten sonra bir ay veya daha fazla süre demlenmeye bırakırım. Başka kitaplar, edebî yanı güçlü Türkçe eserler okurum. Bunu Fransızca cümle kuruluşuna göre kurgulanan beynimin, dilimize göre yeniden şekillenmesi için yaparım. Eserle mesafem iyice açıldıktan sonra tercümeyi tekrar ele alır, baştan sona gözden geçirir, gerekli düzeltmeleri yaparım. Anlaşılmaz veya tercüme kokan cümleleri daha iyi bir Türkçeyle vermeye çalışırım. Bu arada vakti olan dostlarım tercümemi okumak zahmetine katlanırlarsa, onlara veririm ve tenkitlerini değerlendiririm.
    Tabii en büyük zorluğu kelime seçiminde çekerim. Dilimiz öylesine fakirleştirilmiş ki… Hele felsefeyle ilgili terminoloji. Garaudy, bildiğiniz gibi güçlü bir filozoftur. Eski kelime kullansam gençler ve büyük bir kesim anlamaz, uydurma kelime kullanmak zaten çözüm değil… Tercümede beni en çok yıpratan bir husus da kelime seçiminde orta yolu bulabilmektir. Kusura bakmayın, şimdi aklıma geldi. Eğer varsa, tercüme edeceğim eserin İngilizce ve Arapçasını getirtirim. Bu bana çok yardımcı olur. Meselâ “İlâhî Mesajlar Toprağı Filistin” kitabının İngilizcesini bulamadım, ama Arapçasını edindim ve tercümede bana çok yararlı oldu.

    Genelde mütercimliğin nasıl bir sanat olduğundan ve mahiyetinden söz etmenizi rica etsem. Bir şiir, bir fikir, bir muhayyile başka dilde nasıl tekrar hayat bulabiliyor, nelere dikkat ediyorsunuz?

    Az önce bunun cevabını kısmen verdim. Mütercimlik çok zor bir sanattır, eğer sanatsa… Başkasının düşüncesini, başkasının kendi kelime, deyim ve üslûbuyla oluşturduğu bir eseri, bambaşka bir dilin kalıbına dökmek hiç de kolay değildir. Kalıba döktüğünüzde o kalıptaki bazı bölümler tam dolacak, bazıları eksik, bazıları da fazla olacak. Ne yapacaksınız? Öyle bırakamazsınız. Kalıbı dümdüz hâle getirmelisiniz. O da emek ister. Lâtinler, “Mütercim haindir” derler. Bu sözde çok büyük hakikat payı var. Yabancı dili olan herkes iyi bilir ki sizin gönül tellerinizi titreten bir türküyü, başka bir dile onların gönül tellerini titretecek şekilde tercüme edemezsiniz. Bunu başarmanız için o dilin insanlarının duygulanabileceği kelimeleri bulmanız lâzım… O da hiç kolay olmasa gerek. Çünkü her bir kelimenin her bir dilde apayrı çağrışımları vardır. Bir “gül” bize Efendimiz’den başlayarak, bülbüle kadar uzanıp giden ne engin çağrışımlar yaptırır değil mi?
    Özetle söyleyeyim: Eğer bir mütercim kendi ana dilinin edebî yanını çok iyi biliyorsa, aktarmada büyük bir çaba da gösteriyorsa, edebî eser çevirisinde nispeten başarılı olabilir. Nispeten diyorum, çünkü türkü ve şarkılarda olduğu gibi edebî metinlerde de bazı kelime ve deyimlerin yazarın yazdığı dilde öyle dinî, millî, örfî ve efsanevî çağrışımları vardır ki siz onu çatlasanız da patlasanız da kendi dilinizde aynen veremezseniz. Meselâ Hz. İsa ve Havarileri ile ilgili öyle kelimeler, deyimler vardır ve bunlar Batılıların zihinlerine öylesine yerleşmiştir ki onlardan ancak Batılılar haz alır, ruhları onlarla coşar. Sizin halkınızda ise onlar en ufak bir etki uyandırmaz. Çünkü o tedailerden tamamen uzaktır. Bizim hâlimiz de Batılılara aynen aksetmez. Bir karı kocanın yalnızlığını ifade için kullandığımız “Bir Köroğlu bir Ayvaz” deyimini başkalarının lisanına nasıl aktarırsınız? Köroğlu denir denmez bir sürü şey uyanır zihninde bizim insanımızın, Ayvaz denince de… Peki, bir Batılı için Köroğlu ve Ayvaz’ın ne anlamı olabilir ki? Koca bir hiç! Nasıl çevireceksiniz o ifadeyi? Çeviremeyeceksiniz; çevirecekseniz de çok yavan kalacak.

    Fikrî eserlerin çevirisine gelince, onlarda edebî bir dili olmak yetmez, ayrıca o fikir dünyasından hayli nasipli olmak da lâzım.
    “Bütün bu dediklerinizi sizi başarabiliyor musunuz” diye sorsanız, hayır derim; gayret ediyorum, ama başardığımı asla iddia edemem.

    Aslında başka yayınevlerinden çıkan 20. Yüzyıl Biyografisi (Fecr) ve Entegrizm (Pınar) de önemli kitaplar. Ben Garaudy deryasına İslamın Vaadettikleri kitabıyla giriş yapmıştım uzun yıllar önce. Sizin ilk çevirilerinizin baskısı var mı, yayınlanıyor mu, yoksa Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum içinde mi onlar da?
    İlk çevirim Yaşayanlara Çağrı tükendikçe basılıyor, İslâm ve İnsanlığın Geleceği de öyle… İnsanlığın Medeniyet Destanı ise 5. baskıya ulaştı. İsrail, Mitler ve Terör kitabına gelince, en az yedi sekiz baskı yaptı ve ilgi görmeye devam ediyor (zaten Garaudy bu eserinden dolayı para cezasına çarptırıldı.)
    Garaudy’nin Cezayir’e gitmesi nasıl oldu, orada ne yaşadı da derinden etkilendi? Müslümanların eline geçmesi, öldürülmesinin istenmesi ama bunun gerçekleşmemesi… Nasıl oldu bu olaylar? İslam’a intisap etmesine etki ettiğini düşünüyorum.
    Garaudy İkinci Dünya Savaşı çıktığında Fransız ordusunda askerdi. Fransa’nın Hitler’le işbirliği yaptığını görünce birkaç arkadaşıyla birlikte el ilanları hazırlayıp kışladaki tuvaletlerin içine onları yapıştırdı. “İşbirlikçiliğe hayır!” denmesini savundu. Yakalandılar. Kelepçelendiler. Birbirlerine zincirlerle bağlandılar. O zaman Fransız sömürgesi olan Cezayir’in çölümsü bir yerine sürgün edildiler. Etrafı çitlerle çevrili çadır hayatına mahkûm edildiler. Bir gün İspanya’dan yakalanıp getirilen faşizm karşıtı komünist savaşçı yoldaşlarını görünce, onları Enternasyonal Marşı ile ve coşkuyla karşılamak istediler. Bu yüzden kırbaçlandılar. Meydandan ayrılıp çadırlara kapanmayı reddettiler. Fransız komutan bu disiplinsizliği ağır bir cezayla cezalandırmak istedi. Hepsini kurşuna dizdirmek için emir verdi. Hizaya geçirildiler. Karşılarında Cezayirli Müslüman askerler. O an yirmi beş yaşında. Biraz sonra bir kurşun kalbine saplanacak. Onca yıllık hayatı bir film şeridi gibi saniyeler içinde zihninden hızlıca gelip geçer. O duygularını burada uzun uzan anlatamam tabii. “Ateş!” emri verilir. Ve o an bir mucize olur. Ateş edilmez! Kurşun tenine saplanmaz! Hayattadır! Fransız subay kudurmuşçasına Müslüman askerleri kırbaçlamaya başlar. Ama tek bir askere olsun ateş ettiremez. O Müslüman askerler sayesinde kendisi ve arkadaşları hayatta kalır.
    Bu hatıra insanın unutabileceği bir hatıra değil ki! Garaudy’yi savaş bittikten sonra bir meraktır sarar. Niçin ateş etmediklerini öğrenmek ister. Meğer o Müslüman askerler eli silâhlı olmayan bir adama ateş etmeyi “küfür/kâfirlik” olarak görürlermiş. İmanlarını kaybetmemek için ateş etmemişler. Garaudy bunu öğrenince çarpılır. “Ben ki güya felsefe doçentiyim, gelin görün ki İslâm ve İslâm düşüncesi hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Nedir bu Batı odaklı felsefe ve düşünce sistemi?” diyerek harekete geçer. İslâm’ı araştırır. İslâm felsefesini inceler. Hidayetine giden yol böyle açılır.
    Çok can alıcı bir hikâye. Aklıma Yvone Rindley’in hikâyesi geldi. Tanıştığımda hayranlık duyduğum bir gazeteci. The Observer, The Sunday Times, Independent ve Daily Mirror gibi önemli gazetelerin yorumcusu. Eylül 2001’de burka giyip Afganistan’a girmiş ve zalim Müslümanları incelemek için çalışmalara başlamıştı ki Taliban onu yakalayıp tutukladı. Orada kendi söyleyişiyle bağırıp çağırmasına, kötü sözler sarfetmesine rağmen ona iyi davranmış ve Kur’an’ı okuyup incelemeye söz verirse kendisini bırakacaklarını söylemişlerdi. Bırakıldı ve sözünü tutup okudu. Büyülendiğini söylüyor içindeki adaletin genişliğiyle. Okumaların ardından Müslüman oldu o da.
    Siz, 1988’de Cezayir’e gittiğinizde izlenimleriniz ne oldu? Bu ülkede yaşananlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Tekrar gittiniz mi Kuzey Afrika’ya? Orada nasıl bir fikrî birikim var, sanat estetik adına ilginizi çeken bir şeyler olmuştur.
    Oraya Filistin Devleti’nin ilânı ile ilgili o çok önemli toplantı için gitmiştim. O sıralar Tercüman’da dış haberler servisinde çalışıyordum. Sokak ve caddelerde konuştuğum Cezayirliler çok öfkeliydiler. Pasif bir isyan içinde görmüştüm onları. Kendilerini misafir ettiğim, evden eve ziyafet çektiğim dostlarım vardı. Beni orada pastahane pastahane dolaştırdılar da evlerine götürmediler. Daha sonra Le Nouvel Observateur (Lö Nuvel Observatör) dergisinden öğrendim sebebini. Meğer devlet yeni bina yapmıyormuş, evlenenler aile içinde bir odada kalıyormuş. İçimden kendilerine sitem etmiştim, bu gerçeği öğrenince ağlayacak oldum.
    Cezayirli entelektüel bir dostum, “Doğalgazı olup satan, petrolü olan dünyanın bilmem kaçıncı ülkesiyiz. Ama Fransa’nın emrindeki generaller ve muktedirler ceplerini dolduruyor. Paraları Fransız bankalarına yatırıyor. Bizlerse yoksullukla cebelleşiyoruz” demişti. Gizli bir Fransız ve Batı sömürgeciliği Kuzey Afrika’da hâlâ yürürlükte. Fakat şimdilerde Tunus kapıyı araladı. Yakın gelecekte Kuzey Afrika ve hatta Afrika’nın Müslüman ülkeleri bellerini doğrultacaklar. Cezayir’den o sırada bol kitap aldım, çünkü devlet desteği olduğu için Fransızca kitaplar çok ucuzdu, Fransa’daki fiyatlarının altındaydı. Bir daha da gitmedim, şimdilik gitmek de istemiyorum. Doğrusu korkuyorum da, çünkü oranın asıl yöneticisi ve akbabası generaller aleyhinde çok şeyler yazdım. Bir gazetede o zamanlar çıktı.
    Cezayir’i Malik Bin Nebi aracılığıyla tanıyordum. Ne acıdır ki Malik Bin Nebi çölde açmış çiçek gibi bir şey. Tanıdığım Cezayirli dostlarıma sizin bana sorduğunuzu ben yıllardır sorarım. Ne Cezayir’de ne de Kuzey Afrika’nın başka ülkesinde fikir ve edebiyat alanında göz kamaştırıcı bir parıltı göremedim. Fakat çok yakında olacak. O ülkeler buna hamile. Nereden biliyorsun, derseniz, sadece sezgilerim, çok kuvvetli sezgilerim bana bunu hissettiriyor derim. Neredeyse her yıl gittiğim Paris’te Kuzey Afrikalı gençlerle kitap evlerinde, Paris Camii’nde karşılaşırım. Konuşur, tartışırım. Gelecekten müzmin şekilde ümitliyim. Uzun yılların Batı -özellikle Fransız- sömürgeciliği onların beyinlerini boşaltmış, daha yeni yeni şarj oluyorlar.
    Garaudy İslam’ı temelden kavramış bir 20. yüzyıl mühtedisi. Bana göre İslam şudur diyor: “İslam’ın büyük Peygamberi ‘yarın ölecekmiş gibi ahrete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın’ derken her şeyi anlatmıştır. İslam anlaşılıyor ki hem maddeye hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: ‘İlim Çin’de bile olsa gidip alınız, çünkü ilim ve hikmet Müslümanın kaybolmuş malıdır, ara bul!’ diyor. İlmin çalışmanın burada sınırı yoktur. İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre dünyayı sarsmıştır. Nasıl sarsmıştır? Getirdiği sistemle. Bu sistem nasıldır? İnsanı yaratılmışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken onun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tamamen yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kaideleri içinde aktaran, faizi tembelliğe ve fakiri ezmeye ittiği için yasaklayan ve gayrımeşru serveti bu kaideyle imha eden bir sistemler manzumesidir İslam… Halife ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bir deve olayı vardır ki bu kralların kılıçlarından daha keskin bir hadisedir. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehre giderken deveye sıra ile binerler. Zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu.” Garaudy bu kavrayışa ulaşmak için nasıl bir yol katetti, bu noktaya hangi yollardan geldi?
    Garaudy, büyük annesi çamaşırcılık yapan bir ailenin çocuğu. Kiliseye pazar âyinine gidebilecek düzgün bir elbisesi bile olmadığı için ancak yakındaki bir Kızlar Manastırı’nda haftalık dua veya ibadetini yapabilen bir büyük annenin torunu. Koca aile içinde bir tek onu okutmaya güçleri yetiyor. Eşitsizliği, sömürüyü çocuk yaşta yaşayıp isyan eden biri. Üniversitenin felsefe bölümünde okurken gidip Komünist Gençlik Kulübü’nün yetkilisine, “Ben Hıristiyanım ve size katılmak istiyorum” demesi bundan. Yani komünizmin insanlar arası eşitliği savunması idealinden… “Mozart olabilecek bir kabiliyette olan birine bu imkân niçin tanınmıyor?” düşüncesinden yola çıkan bir idealist. Bu ideali komünizm getirecek sanarak komünistliği benimsiyor. Stalin’le ailecek tanışıyor. Moskova’da uzun süre ikamet ediyor.
    Zamanla Marks’ın istediği komünizmle, uygulanan komünizm arasında dağlar kadar fark olduğunu görüyor.Sovyetler Birliği’ne tapınırcasına bağlanma fikrinden vazgeçiyor. Sovyet Rusya’yı tenkide, hatta protestoya başlıyor. Bu arada bütün dünyayı turlamaya, her medeniyet ve kültürü, her din ve inanışı ana kitaplarından okumaya devam ediyor. Öncelikle kendisine değil de insanlığa yararlı bir sistem ve inanış peşinde koşuyor. Giderek İslâm, din olarak ağır basıyor. İslâm’da zihnindeki eşitlik ruhunu keşfedince, bu dine büyük saygı duyuyor ve ona yöneliyor. İslâm onun tâ çocukluğundan itibaren hayalini kurduğu bir dünyanın en güzel numunesi. Garaudy’nin onca fikrî emek ve büyük çaba sonunda ulaştığı İslâm ile bizim Müslümanlığımız kıyas götürmez. Bizler öyle bir düşünce imtihanından geçmeden anadan atadan Müslümanız. O ise alnının teriyle, beyninin ekmeğiyle hidayete erip Müslümanlığa ulaşan biri.

    Yolculuğunun yalnız olduğunu söylüyor. Birçok büyük düşünce adamı bunu dile getirmiştir aslında. Peki, Garaudy keskin eleştirelliği yüzünden mi yalnız kaldı? Sonuçta her devrim iddiası onun kaleminden payını aldı. İran devriminin de hatalarını söylemiş, Müslümanlara canalıcı eleştiriler yöneltmiş, açıkçası yalnızlığı pervasızca göze almış bir fikir ve estetik adamı.
    Hiçbir kimseye yaranamıyor. Komünistken “Öte âlem inancı olmayan, Allah’a imanı taşımayan bir sistem ayakta kalamaz! Zaten Marks’ın hayal ettiği komünizm bu değil!” diyor, Hıristiyan papazlarla komünistler arasında diyalog başlatıyor. O zamanlar komünizmin kalesi olan Sovyetler Birliği Çekoslovakya’ya müdahale edince isyan bayrağı açıyor. Derken komünistler kendisini dışlıyor.

    “Eski Yunan’dan tâ 16. yüzyıldaki Rönesans’a kadar, insanlığın felsefe yapmaması, düşünmemesi mümkün değildir! Bakın, o boşluğu İslâm düşünürleri doldurdu!” dediği için Haçlı zihniyetini genlerinden atamamışBatılı aydınlar ondan uzaklaşıyor.
    “Hıristiyanlık, İmparator Konstantin’in çarpıttığı bir şekle bürünmüş, o zamandan beri ezilenin değil de ezenin yanında yer almıştır!” dediği için Hıristiyan din adamları kendisini aforoz ediyor.

    “Hitler bizi öldürdü diye diye dünya milletlerinin vicdanlarını kanatıp istismar ediyor, fakat Hitler’in size yaptığının daha insafsızını şimdi Filistinlilere sizler bizzat kendiniz yapıyorsunuz!” dediği için Yahudiler, daha doğrusu Siyonistler kendisine düşman kesiliyor.

    “Bir zamanlar kelebeklerin mum ışığına üşüşmesi gibi neredeyse bütün dünya milletleri İslâm egemenliğine kucak açarken, şimdi İslâm ülkelerinde niçin o hürriyet ortamı yok? Siz atalarınıza sahip çıkmayı, atalarınızın yaktığı ocağın külüne sahip çıkmak olarak anlıyorsunuz. Hâlbuki aslolan ata ocağının külüne sımsıkı sarılıp onu saklamak değil, o ocağın alevini bugünlere ve yarınlara taşımaktır. Geri geri giderek gelecek asırlara giremezsiniz!” diye haykırdığı için bazı Müslümanlar kendisini yapayalnız bırakıyor.
    Bu durumda “Yolculuğunun yalnız olduğunu” o söylemesin de kim söylesin!
    İnanılmaz bir başeğmezlik. Sanırım bu yüzden o yirminci yüzyıl filozofu olarak kabul edilse de şükürler olsun ki hayatta ve 21. yüzyılı da aydınlatmaya devam ediyor.
    Bütün kutsal kitaplara hâkim olduğunu da görüyoruz aynı zamanda Garaudy’nin. Dünya dinlerinde nasıl bir yolculuğu var? Akılla yol alarak İslam’a ulaştı demek mümkün mü? Birçok edebiyat, sanat ve düşün insanı benzer arayışlardan geçip bir müntehir olarak da karşımıza çıkabiliyor sonuçta. Kalbî bir sıçramayla mı karşı karşıyayız?
    Garaudy’de sınır tanımaz bir insan sevgisi var. Bizim Yûnus’umuzun sadece sözünü ettiğimiz, ama ruhunu yakından kavrayıp yaşayamadığımız bir yüce deyişi var biliyorsunuz: “Yaratılanı sevdik Yaradan’dan ötürü.” Asırlar öncesinden Anadolu’dan yükselen bu sesi sanki Garaudy Fransa toprağında duymuş ve tam anlamıyla da özümsemiş. Bütün insanlara eşit mesafeden bakıyor. Helâlinden kazanmış ve yoksula arka çıkan zenginlere asla düşman değil. Fakat çocuğunu okutamayan, zehir gibi bir zekâya sahip çocukların heba olup gitmesine, okuyup yükselememesine hücrelerine varıncaya kadar isyan ediyor. İnsanları sevdiği için onların inanışlarının bilinmesi gerektiğini düşünüyor. O yüzden Eski Mısırlıların “Ölüler Kitabı”ndan, Amerikan Yerlilerinin kutsal kitaplarından günümüzdeki bütün milletlerin kutsal eserlerine varıncaya kadar her dinin temel kitabını içine sindirerek okuyor. Her dinde, her kutsal kitapta ayrı ayrı güzellikler yücelikler ve fazlasıyla ortak noktalar buluyor. Hepsinin insanı iyi insan olmak ve diğer insana iyi gözle bakmayı öğütlemek gibi özellikler taşıdığını görüyor. Onca kutsal kitabı öylesine hazmederek okuyan başka bir düşünür var mıdır, olmuş mudur? Yoktur sanırım.

    Beynine ve kalbine en yakın gelen İslâm’ı bu arayışın sonunda seçiyor. Fakat Müslüman olurken diğer dinlerin mensuplarıyla bağları koparmak değil, sağlamlaştırmak istiyor. “Medeniyetler Arası Diyalog” tezini sanırım ilk defa ortaya atan, bunun için bir Enstitü kuran ve bu konuyla ilgili eserler yazan biri o. “Oh, ben Müslüman oldum, kurtuldum!” demiyor, sanki Kur’ân’daki “Biz sizi birbirinizle tanışasınız diye milletlere, kabilelere… ayırdık” meâlindeki âyeti daha komünistken yüreğinde hissedip harekete geçmiş bir düşünür. O yüzden İslâm olunca aynı meseleyi çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmek istiyor. İslâm’ın “Senin dinin sana, benimki bana” düsturunu önceden hazmetmiş bir olgun insan. Ruhî bunalımı hiç yok. Sadece Allah’ın kullarının refah ve huzur içinde yaşaması için ne yapmam gerekir düşüncesi var yüreğinde. Hayatın anlamını en iyi veren inanış sistemini İslâm’da bulduğu için Müslüman oluyor. Hem aklıyla, hem kalbiyle buluyor İslâm’ı. Estetik konusunda söz sahibi. Güzellikler karışışında son derece hassas, beyni Batı’nın dar felsefe kalıplarından kurtulmuş, bütün cihanın hikmetlerine göğsünü açmış biri olduğu için hidayete erişi hiç zor olmamış.
    “İslam’a bir elimde İncil bir elimde Marks ile giriyorum” diyen bir filozofla karşı karşıyayız, bunu nasıl anlamak lâzım?

    Garaudy, eserlerinde İslâm’dan bahsederken sık sık “Ben türedi bir elçi değilim” veya “Peygamber olarak gelen ilk insan ben değilim ki!” ya da “Ben [Allah’ın] elçilerin[in] ilki değilim” gibi anlamlar verilen (Ahkâf, 46/9) âyetini hatırlatır. O yüzden İncil’den İslâm’a geçişin tabii bir geçiş olduğunu söyler. Aynı vahiy kaynağından gelen yeni bir ilâhî mesaja kulak verdiğini belirtir. Gılgamış Destanı’ndan tutun da diğer bütün milletlerin inanışlarının ilâhî bir mesaj taşıdığına inanır. Marks’ı ise Garaudy bir inanç sistemi olarak değil, sadece bir “metod” olarak benimsediğini söyler. Komünizmi bir din olarak asla görmemiştir. Sadece metodoloji olarak benimser.
    Marksizm hakkında yıllarca kaynak olarak kullanılmış kitapları var ve yanılmıyorsam bu eserler Türkiye solunun ilgisini çekmiyor. Üniversitede öğrenciyken açıkçası kendisinden söz edildiğini duyuyorduk, kitaplarından biriyle karşılaşmıştım ağabeyim vasıtasıyla ama Müslüman olmadan önce kaleme aldığı eserler Müslümanlar arasında da fazla rağbet görmemişti, bu dönemde ilgi nasıldı, sanki sol yeterince ilgi göstermedi. Şimdi de geçerli olan bu durumu neye bağlıyorsunuz, yayınevlerimiz ve sol birikim bunu neden önemsemiyor?

    Sorunuzun ilk kısmına katılıyorum. Çünkü gerçekten de Marksizmle ilgili kaynak eserler vermiştir. Fransız Komünist Partisi’nin bütün dünya çapında temsilciliğini yapmıştır. Adı bütün cihanda duyulmuş ve kabul görmüştür. Sorunuzun ikinci kısmına katılmak mümkün değil. Siz benden sonraki kuşak olduğunuz için tabii ki eski dönemi bilmiyorsunuz. Türk solu onu Müslüman oluncaya kadar bağrına bastı. Çünkü Garaudy Nazım Hikmet’le tanışmıştı. Birkaç kitabında Nazım’dan ve özellikle de onun “Sen yanmazsan, ben yanmazsam…” şiirinden söz eder. O yüzden olsa gerek, Garaudy’nin eserlerini Türkçeye ilk çevirenler ve onu bu ülke insanına tanıtanlar bizim solcularımız oldu. Doğan Avcıoğlu o mütercimlerden biridir.

    Dahasını söyleyeyim, Garaudy 1982 yılında Müslüman oluncaya kadar Türkiye solu kendisinden tam 12 eser çevirdi! Hayli yüksek bir rakam değil mi? Garaudy’nin, Fransa’nın dünyaca ünlü bir numaralı entelektüel gazetesi “Le Monde (Lö Mond)”da “Niçin Müslüman Oldum?” başlıklı yazısı çıkıncaya kadar Garaudy’yi bağrına basan solcularımız, o andan itibaren kendisinden yüz çevirdiler. Neden çevirdiler? Yorumunu siz yapın!
    Peki, Müslüman dünyada yerini bulabildi mi, yeterince anlayabildik mi onu?

    İyi ki solcular bize Garaudy’yi tanıttı! İyi ki TÜYAP Kitap Fuarı ilk açılış yılında Garaudy’yi “onur konuğu” olarak davet etti! Yoksa Müslüman kesimin kendisini tanıması ve tanıtması o zaman pek değil, hiç mümkün değildi. Bu konuda bizler hazıra konduk. Sol bu işi eskiden çok iyi başarırdı. Şimdi Müslümanlar artık onlardan daha iyi başarıyor. Solun ve sol aydın kesiminin şimdilerde pek hükmü kalmadı. Bir avuç kadar hepsi. Müslüman aydınlar ise taşkın sel gibi. Entelektüel meseleler çok yakında tamamen Müslümanların tekelinde olacak.
    Türkiye d edahil olmak üzere dünya Müslümanları arasında Garaudy’nin hâlen tam yerini bulduğu söylenemez. Çünkü Müslüman entelektüeller henüz yeterli olgunluğa kavuşmadılar. Bir sözünden ötürü koca bir fikir adamını yok saymaya gidebiliyorlar. Suudi yetkililer Garaudy’yi sevmez. Çünkü onların aşırı derecede Amerikan uşaklığına Garaudy’nin tahammülü yok. Kendisine Faysal Ödülü verilmesine rağmen, Suudi Kralı için Garaudy “siyasî fahişe” tabirini kullanmaktan çekinmedi. Çünkü Garaudy Amerika’ya körü körüne kapılanmayı ve yaltaklanmayı asla kabul etmez. İran’a yönelik olarak da eleştirileri var. İslâm’a yaraşır bir hürriyetin halka verilmediği kanaatini taşıyor. En çok itibar gördüğü ülke benim bildiğim kadarıylaTürkiye ve Mısır. Fakat yakın gelecekte Garaudy daha iyi değerlendirilecek ve onun fikirlerinden daha fazla yararlanılacaktır.
    Siz Garaudy’nin açık denizlerinde, mütercimi olarak en derinden yüzen kişi oldunuz. Üzerinizdeki etkilerinden bu yolculuktan söz edebilir misiniz biraz?
    İtiraf edeyim, ben Garaudy’yi okudukça pek çok bakımdan kendimi hayli eksikli görüyorum. Onu hakkıyla takdir edebilmem için onun gibi bütün Batı felsefesini bilmem lâzım, ama yeterince bilmiyorum. Dahası neKapital’i okudum, ne de büyük komünist yazarları. Eski Yunan felsefesini özümsemiş olmam lâzım, o da bende yok. Bütün kutsal kitapları o okumuş, bense pek azını okuyabildim. Estetik konusunda dört dörtlük bir uzman. Ben ise o konuda sıfır mıyım, neyim bilmiyorum. Bu da onun “engin denizinde yüzmek” için büyük bir noksan. O yüzden sizin “en derinden yüzen kişi” deyişinizi bir teveccüh olarak, bir iltifat olarak kabul ediyor, fakat kendimi hiç de öyle görmüyorum.
    Sağ olsun, onun sayesinde benim ufkum açıldı. Beni en çok etkileyen kitaplarından biri “İnsanlığın Medeniyet Destanı”dır. O kitabı çevirdikten sonra, dünya insanlığına daha başka bir gözle bakmaya başladım. “İslâm ve İnsanlığın Geleceği” kitabı bana değişik bir bakış açısı kazandırdı. Filistinmeselesindeki yeterli şuurlanmamı da onun kitaplarına ve tespitlerine borçluyum. Onun sayesinde kazandığım daha pek çok haslet var, fakat bunları inanın dillendiremem. Mümkün değil. İfadelendirilmesi öyle zor ki…
    Ailesi, özellikle baba tarafı Vizigot ya da Frank olmakla övünüyor. Anneannesi ise Mağripli, Berberî kadını. Müslüman olup olmadığını bilmiyoruz sanırım. Bu köken babanın ailesinde küçümsenen, neredeyse murdar sayılan bir durum. Ağır ırkçılık var yani. Garaudy’nin babası ise rahip olması için papaz okuluna gönderilmiş. Bunlar ona nasıl etki etti acaba?
    Anneanne tarafından Mağripli olmasına Mağripli. Ama Avrupalılar, hele o dönemde Mağripli Müslümanları hiç Müslüman bırakırlar mı? Onları çok önceden zorla Hıristiyanlaştırdılar. O yüzden anneannesi Müslüman falan değil. Tam aksine koyu bir Hıristiyan. Evet, dedesi, Fransızların büyük çoğunluğu gibi gizli veya açık ırkçı. Onun için Mağrip kökenli bir büyükanneyi hazmedemiyor. Babasının rahip okuluna gönderilmesi normal. Gerçi sonunda dinsiz olup çıkmış ya. Her neyse. Eskiden Fransız aileler ilk oğullarını papaz yapmaya, ikinci oğullarını da muvazzaf asker yapmaya büyük önem verirlerdi. Fransa’ya “Kilise’nin Büyük Kızı ya da Ablası” denilmesinin sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Garaudy’nin çocuk yaştan itibaren olgunlaşmasında böyle bir ailenin büyük etkisi olduğunu sanıyorum. Çünkü ataların genleri insanları kolay kolay bırakmıyor. Anneannesi şuursuz da olsa, genlerinde bir İslâmî duyarlığı taşıyordu herhalde.
    Aile deneyiminin etkilerinin yanı sıra dünyanın alt üst oluşuna, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarına tanıklık etti filozof. Babasının Birinci Dünya Savaşı’ndan koltuk değnekleriyle ve son derece asabi biri olarak dönmüş olması az bir şey değil. Kendisinin bu savaşlara bilfiil iştiraki nasıl oldu?
    Birinci Dünya Savaşı’na katılacak yaşta değildi. Kendisi 1913 doğumlu. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nın acısını çocuk yaşında derinden duydu. Hiç görüp tanımadığı bir adam bir gün evlerine geliyor. Sakat bacaklı bu adam kendisine “İşte baban!” diye tanıtılıyor. O yabancılığı, o acıyı bizler herhalde anlayamayız.
    İkinci Dünya Savaşı’nda askerdi. Fakat daha önce söylediğim gibi, isyan etti. Hitler’le işbirliğine karşı çıktı. Askerleri isyana teşvikten tutuklandı ve Cezayir’e sürgün edildi. Fransa Almanya tarafından işgal edilince, o kurtuluş savaşında yiğitçe çarpıştı. Büyük kahramanlıklar gösterdi. Madalyalar aldı. İlk karısını bu yüzden kaybetti. Uzun yıllar süren ayrılık eşleri birbirine yabancılaştırdı. Birçok Fransız ailesi aynı dramı yaşadı.
    Ali Şeriati, “bir mum sönünce ışığı nereye gider” sorusunun peşinden gittiğini söyler. Garaudy de 1933’de tam yirmi yaşındayken “Hayatta yapmam gereken nedir?” sorusuyla hayatın içine fırlatılıp atıldığından bahsediyor. Bir cümlenin peşine takılmak, belki de olması gereken bu. O yıllarda Hitler iktidara yürümekte, dünya allak bullak olmaktadır. Yapması gerekenin ne olduğuna dair neler vardı kafasında?

    Garaudy’nin o dönemi kendini hesaba çekiş dönemidir. Kendisiyle yüzleşme dönemi. Vicdanıyla hesaplaşıyor. Her şeyi sorguluyor. Özgürce sorguluyor. Bu arada yaptığı uzun araştırmalar, onun okumaları kendini Allah’a sımsıkı bağlıyor. Bu iman ona büyük cesaret veriyor. İman etmenin hem hazzını, hem de onun verdiği derin gönül gücünü yakalıyor. İnsanlığa bu yeni pencereden bakarak nasıl yardımcı olabileceğini kurmaya başlıyor kafasında. Ekonomik yönden allak bullak olan, savaşlar yüzünden sarsılan bir Avrupa’da neler yapılması gerektiğini düşünüyor.

    Burada bir parantez açalım: Her iki cihan savaşı Batılıları dinden alabildiğine soğuttu. Bu da Batılı din adamlarının hatası. Allah’ı hep affedici ve hep yardıma koşan ve şeytanla bizzat mücadele eden bir Tanrı olarak takdim edegeldiler. Allah’ın insanoğluna haksızlık yapıldığında intikam alabileceğini, bir adının daMüntakim olduğunu unuttular. Sömürgelerinde uzun yıllardır yaptıkları zulümlerin, o masum halkların çektiklerinin bir diğer şeklini Allah onlara sonunda tattırdı. Avrupalılar bu ilâhî hikmeti kavrayamadılar. Ve “iyi” olan Tanrı bize bunu nasıl yapar, böyle bir şeye nasıl müsaade eder? “Demek ki Tanrı yokmuş!” çıkarımını yaptılar. Hâlâ bu yanlış değerlendirme Kilise’de devam ediyor. Hatırlayın, şimdiki Papa Nazilerin insanları mahvettiği o Auschwitz kampını gezerken “Tanrım, neredeydin?!” diye haykırmıştı. Kendisine verilecek cevap, “Siz Kızılderililere, siz Afrikalı Siyahilere, siz dünyanın dört bir yanındaki sömürgelerinizdeki insanlara neler ve neler ederken neredeyse, o zaman da oradaydı!” diye cevap vermek lâzım. Sanki Allah uzaklardaydı da oraya yetişemedi mi? Allah zâlime mühlet verir, ama sonunda gün gelir belini büker.

    Her neyse, böylesi bir Avrupa’da Garaudy, ne yapması gerektiğini düşünüyor ve kendi tabiriyle “Don Kişot”luğa soyunuyor. Kendisinin tabiriyle “idealin gerçekten daha gerçek” olduğuna ve olabileceğine yürekten inanıyor. Bizim anladığımız manada olmayacak işleri yapmaya değil, tam anlamıyla olabilecek işleri oldurmak için kolları sıvıyor.
    Kirkegaard’ın “Korku ve Titreme”si beni derinden sarsmıştı, hiç ayırmadım yıllardır yakınımdan. Bu küçücük kitabı okuyup da etkilenmeyen yoktur sanırım. Garaudy’de de adeta büyük bir inkılabın başlangıcı olmuş. İmanla cinayet arasındaki o ince çizginin diyalektik lirik anlatımı. İbrahim’in Allah’ın emriyle oğlu İsmail’in boynuna bıçağı dayadığı anın anlatımı.

    Garaudy için, yola çıkarken dünyevî aklı bırakıp imanı yanına almasında etkili oldu bu kitap belli ki. İnsanı allak bullak eden bir imandan söz ediyor yolculuğunda. “İman bizi bütün yolların dışına atabilir, ispatlanması beklenmez, ispatsız tasdik.” İmanın temeli budur ona göre. Akılla yol alan bir filozof için bu kendini inkâr mıdır?

    Hayır, bu kendini inkâr değil, tama aksine aklın sınırının idrakine varıştır. Hikmet veya bir diğer deyişlebilgelik de zaten o andan itibaren başlıyor. Onun Allah’a olan imanı akılla varılan bir iman değildir. Belki şaşacaksınız, ama Allah’ın varlığı konusunda akıl yürütmeyi çok saçma bulur Garaudy. O yüzden Gazali, İbn Rüşd, Aziz Thomas ve Descartes (Dekart)’ın akılla Allah’ı bulmalarına karşı çıkar. Buna itiraz eder ve  “Ben Allah vardır demeyi bile küfür addedegelmişimdir!” diyerek adeta kükrer.

    “Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabında geçen bu ifadenin öncesinde o filozofları tenkit ederken de şöyle der: “Benim, ellerimizle veya mantığımızla yapabileceğimiz ağaçtan veya akıldan putlara hiç ihtiyacım yok!” Bu ve bir önceki ifadesi size de o saygıdeğer kocakarının dediklerini hatırlattı, değil mi? Herhalde Gazali olacak. İnsanlar meydanı doldurmuşlar, kendisine arz-ı hürmet ediyorlarmış. O kocakarı sormuş: “Kim bu adam?” Cevap vermişler: “Aaa! Bilmiyor musun? Allah’ın varlığını bin bir delille ispat eden büyük âlim falancadır.” Kadın burun kıvırmış: “Vah vah! Demek, Allah’ın varlığına bin bir şüphesi varmış!”
    İlim ise “ilk sebeplerle nihai sonuçlar konusunda cevapsız kalan sorular için açılmış parantezlerden ibaret” Garaudy için. Tanrı olmayan her türlü ilahı reddetmekle Allah fikrini arıtmaktan ibaret bir tanrıtanımazlıktan söz ediyor. Kierkegaard’ın tanrıtanımazlığı “kâmil imandan önceki son safha” olarak tanımlaması. Çarpıcı açıklamalar. Bu fırtınalar içinde Komünist Parti militanı olarak yazılıyor. “Ben Hristiyan bir militanım, sizin partinize girmek imanımın gereği diyor” mesela. Nedir buradaki ruh hâli?

    Hatırlarsanız daha önce de belirttim. Onun bu ruh hâli bence toplumdaki eşitliksizliğe ve adaletsizliğe bir isyan. Hem de dört dörtlük bir isyan. Komünizmin bu yanlışları giderebileceğine olan inancı da o sırada tam. Onun için Parti’ye giriyor. Allah konusunda hayli kafa yormuş biri olarak da komünistliğin Allah’ı inkâr etmesinin gerekmediğine inanıyor ve girdiği Parti’ye bu gerçeği haykırıyor. Zaten onlar da böyle bir imana karşı çıkmak şöyle dursun, saygı duyuyorlar. Ezilenlere duyduğu yürek acısı ve ezenler karşısında duyduğu bir öfke onu böyle bir ruh hâline yol açıyor desek yanlış olmaz.

    Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından hiç yara almadan kurtulan Amerika’nın, kansız cansız kalmış, harabeye dönmüş Avrupa için inayette bulunduğu Marshall planına, ABD’nin politikalarına bakışından biraz söz edebilir misiniz? Garaudy’de ABD’nin karşılığı nedir?
    Garaudy, ABD’yi bir bakıma akbaba olarak görür. Her iki dünya savaşının da Amerikan ekonomisini beslediğini ve semirttiğini düşünür. Amerika’yı savaş zengini bir ülke veya başkalarının kanının dökülmesinden parsa toplayan bir memleket olarak değerlendirir. Ekonomik çıkarı için yapmayacağı bir şey yoktur Amerika’nın Garaudy’ye göre. Zaten Garaudy, ABD’ye, millî karakteri olan oturmuş bir devlet olarak değil de, bir tür süpermarket olarak bakar. Herkesin bir şeyler alıp sattığı bir süpermarket. Böyle bir süpermarket ise, diğer dünya milletlerini şu veya bu yolla, açıktan veya gizlice sömürmek, hem de alabildiğine sömürmekle ancak ayakta kalabilir. Amerikan politikaları da hep buna göre ayarlıdır. Bir zamanlar gerçekleştirilen o Marshall planı ise, Garaudy’ye göre, ABD’nin Avrupa’yı daha iyi sömürmek için geliştirdiği bir sistemdir. Eski sömürücü akbabalar olan Avrupa ülkelerinin başına ABD geçmiştir. ABD hem bütün dünya ülkelerini Avrupa’yla birlikte sömürmeye çalışmakta, bu arada Avrupa’yı da sömürmektedir. “Amerikan Efsanesi” kitabında bunu çok güzel izah eder.
    Şahitlerim adlı kitabında iletişim içinde olduğu yazarlar, din adamları, sanatçılardan söz ederken Sartre da geçiyor. Fakat kitapta yazışmalardan başka detay yok. Birlikte bir takım çabaları olmuş, uzun tartışmalara girmişler gibi imalar var. Nedir Sartre ile ilişkisi ve uzlaşamadıkları alanlar nedir? Sartre, İslam hakkında ne düşünüyordu acaba? O da Cezayir’in kurtuluşu için mücadele etmiş, bu uğurda Nobel edebiyat ödülünü 1964’de onurluca reddetmiş bir düşünce adamı.
    Efendim, Sartre (Sartr)’la çok önemli bir tartışma yapmıştır Garaudy. Ve Sartre’ı yenmiştir. Zaten daha kimleri yenmemiştir ki? Meselâ karşısına Nobel Ödülü alan Jacques Monod (Jak Mono) çıkmış. Hani şu “Raslantı ve Zorunluluk” diye dilimize çevrilen eseri yazan bilgin. Allah’ın varlığını kesinlikle inkâr eden adam. Onunla yaptığı bir tartışmada kendisini çok kısa bir sürede pes ettirmiştir. Öte yandan Sartre’la yaptığı o tartışmadan hareketle “Jean-Paul Sartre’a Sorular” adlı apayrı bir eseri bile vardır Garaudy’nin. Sonunda Sartre Garaudy’ye hak vermiştir. Sartre’ın hanım arkadaşı yazar Simone de Beauvoir (Simon dö Bovar) bu tartışma sonrasında Sartre’ı hayli hırpalamıştır; tongaya düştün diye.

    Garaudy İstanbul’a geldiğinde, IRCICA’da verdiği bir konferansta, “Sartre bana kendi varoluş felsefesinin bakış açısından hareketle bir ahlâk anlayışı yazacağını söyledi. Ben de Sartre’a, ‘sen Varoloşçuluğun ahlâk kitabını yazamazsın!’ dedim. Gördüğünüz gibi yazamadı, yazamazdı; onun felsefî anlayışı bir ahlâk felsefesi yazmasına imkân vermezdi. Ben bunu önceden gördüm ve kendisini haklı olarak uyardım” demişti.

    Sartre’ın İslâm’la ilgisi konusunda doğrusu hiçbir bilgim ve fikrim yok. Öyle bir ilgisi olsa herhalde haberim olurdu. Sadece filozof Michel Foucault (Mişel Fuko) ile birlikte İran İslâm devrimini desteklediğini biliyorum. Cezayir konusunda da sömürgeciliğe karşı olduğu için Cezayir’i destekledi. İslâm’a olan saygısı veya sevgisi yüzünden değil. Kendisi dinsiz olmasına rağmen ölüm döşeğinde kendisine bir papazın getirilmesini istemiş ve ev arkadaşı yazar Simone de Beauvoir buna mani olmuş. Bir Fransız dergisinde (Paris Match/Pari Maç’ta) okumuştum bunu.
    Edebiyata ilgisi çok güçlü. Bir denizciyi anlatırken “saçları, kayalara çarpıp kırılınca beyazlaşan bir dalgayı andırıyor” der, “deniz kadar büyük, bir ömür kadar uzun sır günü”nden bahseder çocukluğunu anlatırken.  Bunun gibi nice cümleler. Aslında “Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum” kitabı bana Ali Şeriati’nin “Yalnızlık Sözleri” kitabını hatırlattı. Kendini en çok açığa vurduğu kitap. İleri yaşlarda, ama genç bir delikanlı edasıyla, ruhuyla yazılmış. Hikâye tadında hatıra-deneme karışımı bir anlatı.

    Haklısınız. Tespitleriniz tamamen doğru. Benim sizin söylediklerinize ilâve edeceğim bir şey yok. Kendisine bahsettiğiniz kitabın çevirisini götürünce, “Oldukça edebî ağırlıklı bu eseri nasıl çevirdin?” demişti. Bu sözü doğrusu iltifat mıydı, yoksa çevirimden kuşkusu mu vardı bilemiyorum. Ben kendisine “Efendim, beni çok uğraştırdı, ama elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım” karşılığını vermiştim. Ardından da Japoncaya çevrilen bir kitabını göstermiş ve “Bak, ne kadar güzel kapak yapmışlar!” diye sevincini açığa vurmuştu. Gerçekten de Japonlar bez ciltli nefis bir kapak yapmış, en iyi iç kâğıdı da kullanmışlardı. Bir yazarın bir başka dilde eserinin çok güzel basılmasından nasıl memnun olduğunu o zaman görmüş ve kendisinin o heyecan ve mutluluğuna şahit olmuştum.

    “Hayatımın İlk Günü” adlı bir roman yazmış ve zamanın en büyük filozofu ve edebiyat adamı saydığı Romain Roland’a yollamış. Gelen cevap etkileyici gerçekten de. Roland’ın “En güzel ahengin zıtlıklar arasında olabileceğini, ama romanında gelmesi gereken uzlaşmanın çok ani gerçekleştiğini” söylemesi onu çok etkilemiş. Roman kahramanı Melaine, sevdiği kadın gerçek hayatta da ve evlenmişler hatta genç yaşta. Bu roman yayınlandı mı ya da başka romanlar yazdı mı acaba, bu konuları hiç sorabildiniz mi görüşmelerinizde? Romana ilgisi nedir?

    O roman yayınlandı, fakat o adla değil de “Yaratılışın Sekizinci Günü / Le Huitième Jour de la Création” başlığıyla. Bunun dışında iki roman daha yazdı. Biri “Antée”dir. Antée, Eski Yunan ve Berberi efsanesine göre, Toprak Ana’nın oğludur ve toprakla teması sürdüğü sürece asla yenilmezdir. Çünkü toprağa her değişinde annesi ona yepyeni bir canlılık verir. Herakles, onun toprakla bağını keserek öldürmüştür. Garaudy, bu efsaneden hareketle kendine göre ezilenleri savunan bir roman ortaya koymuştur.

    Bir diğer romanı ise “Sizce Ben Kimim? /Qui dites-vous que je suis? ” romanıdır. Bu romanında insanlar arasında barışın, huzurun ve mutluluğun nasıl sağlanabileceği savunulur. Bir bakıma medeniyetler diyaloğu ile ilgili düşüncelerinin romanlaştırılmış şeklidir.
    Bu üç romanından ayrı olarak bir de “Geceye Karşı / À Contre-Nuit” başlığını taşıyan şiir kitabı vardır. Bu da kendisinin edebiyata ne kadar fazla önem verdiğini gözler önüne serer. Şiirleri konusunda bir değerlendirme yapamam, fakat romanlarıyla ilgili düşüncemi soracak olursanız… Derim ki herkes her dalda değil de kendi asıl dalında, en başarılı olduğu dalda eser verse çok daha iyi olur.
  • 260 syf.
    Geoffrey Lewis, on iki ana başlık altında topladığı Trajik Başarı- Türk Dil Reformu adlı eserinde dilimizin geçmişten günümüze süregelen sorunlarına kısa kısa değinerek daha geniş bir çerçevede Türk Dil Reformu/ Türk Dil Devrimi’ni okuruna açıklamaya çalışmıştır. Yazarın hem iyi bir dil bilimci olması hem de Türk olmaması, anlatmış olduğu konulara karşı objektif tutumu elden bırakmamasını sağlamıştır. Bir taraf belirtmekten ziyade anlatılmak isteneni gerçekçi bir bakışla dile getirmiştir. Lewis, Trajik Başarı- Türk Dil Reformu ismiyle Türkçeye çevrilen bu eserinde Türk dil reformu sırasında yapılan uygulamaları, özellikle de aşırı özleştirmeci yaklaşımları dil mühendisliği biçiminde anlatmıştır.
    Dil tartışmalarının cumhuriyetin çok öncesinde başladığını ve çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri olduğunu düşünen Lewis, Atatürk’ün dildeki aşırı özleşmeci tutumun bir krize neden olduğunu düşünerek reformdan bir şekilde döndüğünü de vurgular. En azından aşırı özleştirme tutumunun bir çıkmaza girdiğini fark eden Mustafa Kemal’in, bu çıkmazdan Güneş Dil Teorisi’yle çıkmaya çalıştığına değinir. Daha sonrasında neredeyse birçok 'kelime' ve 'sözcüğün' uyup uymadığını tartışır. Türk dilinin kendi içinde bir Babil kulesi olduğunu 'tespit eder'.
    Kitap Hakkında;
    Toplumun her kesimindeki insanın tek solukta okuyacağı, objektif ve gerçekten çok iyi analizlerin var olduğu bu kitapta bulunan 12 ana başlık sırayla şu şöyledir; 1.Giriş, 2.Osmanlı Türkçesi, 3.Yeni Alfabe, 4.Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar), 5.Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası, 6.Atay- Ataç- Sayılı, 7.Karışımın Unsurları, 8.Karışımlar, 9.Teknik Terimler, 10.Yeni Boyunduruk, 11.Yeni Türkçe, 12.Dil Kurumuna Ne Oldu?
    Kitabın Giriş bölümünde Lewis satırlarına her okuruyla, kitabın adının “Trajik Başarı” olması konusundaki fikirlerinin aynı olamayacağının farkında olarak devam eder ama okudukça birçoğunun kendisine hak vereceğine de vurgular. Osmanlı Devletinin son demleri ve Cumhuriyetimizin doğuşuyla Mustafa Kemal’in 1927’de altı günü aşkın bir sürede okuduğu Nutuk’un, 1960’ların başında günün diline çevrilmek zorunda kalındığı güne kadar gençler için gitgide daha az anlaşılabilir olmasından bahseder.
    Kitabın İkinci başlığı olan Osmanlı Türkçesi başlığında genel hatlarıyla Osmanlının son dönemlerinde çıkan dil tartışmalarından söz edilmektedir. Dilde sadeleşme çatısı altında ilerleyen bu tartışmalar “kendimize mahsus bir lisanımızın” olmayışından şikâyet ederek Ahmet Mithat’ın halkın kullandığı lisanı, millet lisanı yapmayı önermesiyle devam eder. Yani dilden Arapça ve Farsça kelimelerin atılmasını söyler.
    Kitabın üçüncü başlığı olan Yeni Alfabe başlığı altında alfabe değişikliğinin amacının Türkiye’nin İslami doğu ile olan bağları koparmak ve hem içte hem de Batı dünyasıyla ilişkiyi kolaylaştırmak olduğundan bahsedilir. Ayrıca Arabi-Farisi alfabede değişiklik yapma konusuna değinilir. Bunlar dışında Latin alfabesinin benimsenmesi konusuna karşı çıkanların neden böyle bir tavırda bulunduğunu ve kabul etmek isteyenlerin neden istediği konusundan bahsedilir. Alfabenin değişmesi için “Dil Encümeni” kurulur. Encümenin dokuz üyesi içerisinde Falih Rıfkı, Yakup Kadri gibi isimlerde bulunur. 26 Haziran 1928’de toplanan bu heyetin ilk işi kendini, biri alfabeye biri de dilbilgisi için iki ayrı gruba bölünmek olmuştur. Alfabe komisyonu ilke olarak harf çevirisini reddeder. Çünkü Arapça ve Farsça telaffuzların devam etmesini istememekte, bunların İstanbul konuşma biçimlerine uydurulmasını istemektedir. Bu sorunlar ve farklı düşünceler sona erip belli bir şeye karar verildikten sonra alfabe tatmin edici bulunur bulunmaz Mustafa Kemal, 9 Ağustos 1928 gününün akşamında Cumhuriyet Halk Partisi’nin Gülhane Parkı’nda düzenlediği bir şenliğe katılan büyük kalabalığa yeni alfabeyi tanıtır. İki gün sonra Dolmabahçe Sarayı’nda ilk olarak cumhurbaşkanlığı görevlilerine ve milletvekillerine ve daha sonra üniversite hocaları ile okur-yazar takımına ders verilmeye başlanır. Komisyonun son oturumunda ise hararetli bir tartışma yaşanır ve beş saat sonunda bir teklif oylamaya sunulur ve kabul edilir. (Ülkütaşır 1973:77)
    8-25 Eylül 1928 tarihleri arasında bütün resmi görevliler yeni harfleri kullanabilme becerilerinin ölçülmesi için sınava girerler.1 Kasım’da Büyük Millet Meclisi 1353 sayılı “Yeni Türkçe Harflerin Kabulü ve Uygulanması Hakkında” yasayı çıkarır ve yasa iki gün içinde hayata geçirilir.
    Kitabın dördüncü başlığı olan Atatürk ve Dil Reformu (1936’ya kadar) başlığı altında Ağustos 1923’te Tunalı Hilmi tarafından Büyük Millet Meclisi’ne yeni bir Türkçe kanunu önerildiğinden fakat bu kanunun kabul edilmediğinden bahsedilir. Atatürk’ün ilk yapılmasını istediği şey Arabi-Farisi alfabeden Latin alfabesine geçmektir. 3 Şubat 1928’de Cuma günleri camilerde verilen vaazların Türkçe olması emredilmiştir. 9 Ocak 1936’da açılan Ankara Üniversitesinin Tarih-Coğrafya Fakültesinin ismi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi şeklinde değiştirilir. Ayrıca ileriki yıllarda farklı düşüncelere sahip olan kurultaylar toplanarak fikirlerini ortaya atar ve çeşitli makaleler yayınlanır. Genel hatlarıyla Atatürk’ün Dil Reformu için harcadığı çabalardan ve reformun içine düştüğü durum dolayısıyla ne kadar çile çektiği tahmin edilebilecek bir durumdur.
    Kitabın beşinci başlığı olan Güneş- Dil Teorisi ve Sonrası başlığı altında 1935 yılında Viyanalı Doktor Hermann Kvergic tarafından bu konu hakkında bir metin ele alınır. Eserde Dilin ilk kez jestlerden oluştuğu ve bazı anlamlı seslerin sonradan eklendiği görülür fakat yıllar sonra eserin bir nüshası TDK başkanı tarafından incelenip ispatsız ve değersiz görülür. Teoriye göre dilin başlangıcında ilkel olan insanın güneşe bakıp “aa” dediği anda Güneş-Dil teorisi oluşmuştur. Atatürk bu dil teoremi ile Öztürkçe’nin özdeşlerini bulmaya teşebbüs etse de onun daimi kaygısı teknik terimler ile ilgisi olmasına dayanır. Bu nokta da Atatürk’ün birçoğunu kendi yarattığı teknik terimlere bu kadar bağlılık gösterirken günlük olarak üretilen yeni kelimelerin kullanımından vazgeçip geçmediğidir. Bu dönemde patlak veren Hitler’in Rhineland’ı işgali, Mussoli’nin Etiyopya’yı topraklarına katması Güneş Dil teorisini arka palanda bırakır. Kayıtlara göre Atatürk’ün ölüm döşeğinde bile “dil… Aman dil” şeklinde sayıkladığı söylenir.
    Kitabın altıncı başlığı olan Atay- Ataç- Sayılı başlığı altında Türk dil reformunun aslında iki sınıfa ayrılıp yapılmaya çalışıldığından bahsedilir. Öncelikle bireysel topluluklar yeni kelimeler üretmeye çalışırlar. Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin gibi önemli isimlerin Osmanlı Türkçesi etkisini, özellikle bizim kullandığımız Arapça kelimeleri ve Farsça dil bilgisi kurallarını, dilimizden atmak ve sade Türkçeye ulaşmak için yaptıkları çalışmalara değinir. Daha sonra Harf İnkılabı ile Türk Dil Kurumunun kurulmasına müteakiben, -kendisinin etimolojiye olan ilgisi de eklenince- Atatürk bu hususu devlet politikası haline getirmek ister ve çalışmaları hızlandırır. Arapça kökenli kelimeleri tamamen çıkarmak için bu kelimeleri, Türkçe karşılığı olan kelimelerle değiştirmek isterler. Nurullah Ataç, Falih Rıfkı Atay ve Aydan Sayılı başlığında bu husustan bahsedilmektedir. Bu isimler dilin çağa uydurulması gerektiğine inanırlar. Yeni yollarla yeni sözcüklerin ve yeni kelimelerin bulunmasının faydalı olamayacağını düşünürler. Ataç ve Sayılının Dil reformu içindeki yeri kelime mucitleri olmasıdır. Onlar bir dil uzmanı değildir lakin ziyadesiyle kelime icat etmektedirler. (İcat edilmekten kasıt Öztürk’çe kelimelerin Osmanlıca karşılıklarını bulmalarıdır, yani bu kısım tamamen onların bulduğu kelimelerdir.) Bu bölümde, Türk dil reformuyla birlikte suni Öztürk’çe kelimelerin üretilmesine kendini adayan Ataç, Atay ve Sayılı’nın gösterdikleri çabaya şahit olmaktayız.
    Ataç” bir milletin dilini heyetler düzenleyemez o kendi kendine gelişir ve en doğru tabirler halkın sağduyusundan doğar”.
    1935 yılında tarama dergisinde yazdıkları yazılarda yeni kelimeleri kullanırlar, kafiyeye ve uyağa yeni karşılıklar bulurlar. Sonuç olarak bu başlık genel hatlarıyla suni yoldan dil türetme üzerine geçmektedir.
    Kitabın yedinci bölümü olan Karışımın Unsurları başlığı altında anlatılanlar aslında altıncı bölümün devamı niteliğindedir. Altıncı bölümde reformcuların yeni Türkçe kelimeler bulması ayrıca Türkçeyi Arapça ve Farsçadan alınan kelimelerden kurtarmak için yapmış oldukları çalışmalardan bahsedilmiştir. Hudut yerine sınır, millet yerine ulus, şehrin yerine kentin gelmesi vb. kelimelerle başarıya ulaşmışlardır. Bu kelimler normal şartlarda suni yollarla meydana getirilemediği için ve onların yaptığı yöntem başarıya ulaştığı için önem taşımaktadır. Yani Öztürkçe’nin yaratımı aşamasında kullanılmış, uydurulmuş ve kayda geçen bu kelimelerin sadece son ekleri tartışılmıştır. Bu ekler getirilmeden önce de TDK Türkçe ile Hint Avrupa dillerinin birbirlerine yakın diller olduğunu ispat etmek için çalışmalar yapmıştır. Aslında genel hatlarıyla bu bölüm TDK’nın Türk dilleri ve dil aileleri hakkında araştırma yaptığının altını çizmiştir. Daha sonra 1930’lu yılların sonlarında bulunan kelimelerden bahsedilmiştir ve yardı-ektör, yardı-başkan, yar-kurul, as-başkan gibi kelimelerin farklılıklara uğrayarak nasıl yarbaya geldiğini, Öztürkçe bir kelimenin nasıl devinim sonucunda son halini aldığından bahsedilmiştir. Ayrıca Türk Dil Kurumunun yapmış olduğu üç dil kurultaydan ve bu kurultayların tutanaklarından bahsedilmiştir. Bu kurultaylar 1932,1934 ve 1936 yıllarında açılmıştır ve toplantı tutanaklarından, zabıtnamelerinden (Tutanak) ve bunların içeriklerinden bahsedilmiştir. Gelen eklerin örn: Mastar ekinin nereden geldiği (Kazakça), yönelme eklerinin nereden geldiği konusundan bahsedilmiştir. Bunlar dışında diğer Öztürkçe dillerinden aldığımız eklere değinilmiştir. Genel olarak fiil eklerinden, kelime yapısından, reformcuların bulduğu eklerden bahsedilmiştir. “Türetme yoluyla yeni sözcükler yapılırken dilin işlek eklerinin kullanılması ve dil devriminin bir an önce istemeden başarılı olmasını sağlayabilmişlerdir. Bu yüzden de işlekliğini yitirmiş eklere bu özelliklerini yeniden kazandırmak güç olmakta hatta üzerinden uzun süre geçmesi gerekmektedir.”
    Kitabın sekizinci başlığı olan Karışımlar başlığı altında yine Türkçe yabancı sözcük dağarcığında bağımsız kılmak maksadıyla yapılacak kelime üretimi için üç üretimin tayin edildiğinden bahsedilmektedir. Bunlar konuşma dilinin kaynaklarını araştırıp eski metinleri kullandıklarını anlatır ve hali hazırda bulunan bir kelimenin son eklerini birleştirerek yeni bir kelime üretirler. Ayrıca burada TDK’nin teknik terimler komisyonu başkanı olan Nihat Sami Banarlı ile Dil Bilimi Etimoloji komisyon başkanı arasında geçen diyalogdan bahsedilmektedir.
    Kitabın dokuzuncu başlığı olan Teknik Terimler başlığı altında kullanılan teknik terimler hakkında Türk Dil Kurumunun yaptığı çalışmalardan bahsedilir.
    Kitabın onuncu başlığı olan Yeni Boyunduruk başlığı altında 1960 yılından sonra işlerin değişmeye başladığına değinilir. Amerika’nın dünya pazarına girmesi ve teknolojinin onun tekelinde olması ayrıca bizim bir süreden sonra Arapça ve Farsça kelimeler yerine İngilizce kelimelere karşılık bulmaya çalıştığımız anlatılmaktadır. Kısaca bu bölümde yeni boyunduruğun İngilizce kelimeler olduğundan bahsedilir ve bu konuda TDK’nin neler yapabileceği ya da ne kadar başarılı ve başarısız olduğu konusuna değinilir ayrıca TDK eleştirilir.
    Kitabın on birinci başlığı olan Yeni Türkçe başlığı altında bazı insanlar diğerlerine göre daha fazla kelimeye ihtiyaç duyarlar. İstenilen şey ise gündelik hayatta Osmanlıca kelime kullanılmasının bırakılmasıdır. Örneğin “ev” demek yerine “ikametgâh” denilmeyecektir ve istenilen olmuştur. Bu yönden bakıldığında reform çok büyük bir başarıdır. Fakat Öztürk’çe ve İngilizcenin yayılması entelektüel olmayanların konuşmalarını değiştirmemiştir. Örneğin köylüler eski dili ayakta tutmaya devam etmektedir. Bunlarla beraber Arapça ve Farsça kelimelerin çoğu mevcudiyetini kaybetmiştir. TDK’den ödünç alınan yeni yabancı kelimeler arasında Öztürk’çe hâkim olmaktan uzaktır. Bunlardan bazıları Osmanlıca bazıları ise Türkçedir. Fahri İz’e göre “Bugün artık dil devriminden geri dönülmeyeceği kesindir” konuşulan dilin hiçbir zaman Arapça ve Farsçaya dönme gibi bir şeyin söz konusu olamayacağını söylemiştir. Bu makaledeki önemli yerlerden biri de Soysal’ın bildiri kelimesini üç ayrı anlamda kullanmaktan kurtulmak için bildiri, bildirge ve bildirim kelimelerine olan ihtiyaçtan bahsettiği bölümdür.
    Agah Sırrı Levend’e göre “Bir anlamda türlü kelimeler bulunması o dilin zenginliğine delalet etmez” Mesela Arapçada ‘ayın’ kelimesinin kırk anlamı vardır; ‘devenin’ elli adı vardır, bu bir zenginlik değildir.”
    Dil bir adetler topluluğudur. Bunlar olağan bir şekilde gelişirler fakat yeni bir kelime öğrenmek de kişinin zihnindeki eski kelimeyi kendiliğinden bu kişinin hafızasından kovmasını sağlayamamaktadır.
    Kitabın on ikinci başlığı olan Dil Kurumuna Ne Oldu? başlığı altında TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasına artık durdurulamaz olduğunu anlayarak yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edilecek şekilde dilimize alınması uygun görülmüştür. TDK için doruk noktası olarak bilinen 1932-1950 arası dönemde CHP’nin ve Atatürk’ün desteği alınmıştır fakat muhalifler genel adlarla bu dönemde uygulanan Arapça ve Farsça kelimelerin dilden atılmasını onaylamamaktadır. Askeri ihtilalin ardından Ocak 1961’de tüm bakanlıklara Türkçe karşılığı olan herhangi bir kelimenin kullanımının yasaklandığına dair bir genelge gönderilmiştir. Kurum bu şekilde sloganın öz Türkçe değil, sade Türkçe olduğuna işaret eder. Okullarda okutulan ders kitapları yazarları, “arı bir Türkçe” kullanmaları için eğitilmişlerdir. Dil kurumu uydurmaca değildir fakat dili zenginleştirmek için halk ağzından derlemeler, eski metinler taramalar, türetmeler kullanır. Türkçe’nin dil yapısına uygun hale getirilmeye çalışılan türetmeler muhalifler tarafından gülünç bulunur. “Uçak hastanesi” yerine “gök konuk sal avrat gibi”. “Bilimsel terimler ne kadar öz dilden kurulursa bilim o kadar öz malımız olur.” TDK teknik terimleri Türkçeleştirip bünyesine alma politikasını, bu durumun artık durdurulamaz olduğunu anlayarak “yabancı dillerdeki bilim ve teknik terimlerinin ileri milletlerce müşterek olarak kullanılanları kabul edecek şekilde dilimize alınmasını” uygun görür. 1924 (Teşkilat-i Esasiye) öz Türkçe uyarlamasının yapılma kararı alsa da bu girişimi ile ilerleme kaydedememiş mana ve kavram da bir değişim yapılmaksızın Türkçeleştirilmiş olan 1945 kanunu ile değiştirilmiştir ve bu dil reformu görkemli Osmanlıca söyleyişinin ve anayasanın saygınlığının azaldığına dair avukatlar arasında bir kızgınlık yaratmıştır.
  • 400 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Yaprak ve Ali aralarında ki ilişkiyi henüz diğerlerine açıklayamamıştır. Bunun sebebi; belki de daha kendileri de aralarında ki bu garip duyguyu kabullenemediği içindir. Yaprak ve Ali'de diğerleri gibi arkadaşlardır. Ta ki Ali'nin, Yaprak'ı on iki yıl sevdiğini söylemesine kadar. Ali, Yaprak'a duygularını açtıktan sonra, Yaprak'ta Ali'ye karşı boş olmadığını hissetmiştir. Fakat çocukluğundan beridir birlikte büyüdüğü Ali'ye; artık ne tam anlamıyla arkadaş gözüyle ne de sevgili gözüyle bakabilmektedir. Yaprak, bu günlerde olayın gerginliğini yaşarken, bir de üzerine Ali ile olan ilişkisini diğerleriyle paylaşamadığı için ekstra gergin bir haldedir. Yaprak, Ali ile baş başa gelmekten çekinmektedir. Bunu nedeni ise; Ali'den utanması ve diğerlerinin hiçbir şeyden haberinin olmaması yüzünden panik yapmasıdır. Ali'nin kocaman aşkına karşılık, Yaprak'ın içinde yavaş yavaş filizlenen o masum hissi yalnızca içlerinde yaşarlar. Ali'den haberi olan bir tek kişi vardır: o da Yaprak'ın komşusu olan Tuna'dır. Tuna ve Yaprak, aslında birbirini seven ama bir türlü anlaşamayan iki arkadaşlardır. Tuna ve Yaprak, merdivende konuşurken arkalarından bir kız sesi yankılanır. Bu yankılanan ses, Tuna'nın eski kız arkadaşı ama bir türlü ilişkilerinin bittiğine ikna olmayan Gökçe'dir. Gökçe, Tuna'ya takıntılı olarak her zaman peşinde olan bir kızdır.

    Tuna ve Yaprak, Gökçe'nin oradan gitmesi için kısa süreli bir oyun oynamak zorunda kalırlar. Yaprak, Tuna'nın misafiri olduğunu Gökçe'ye inandırmaya çalışır. Güçlükle de olsa Gökçe sıkıntısından kurtulurlar. Yaprak, okuldan eve dönmüştür. Odasında dinlenmeye çekildiği sırada; pencereden dışarı bakarken kafasına kapüşonunu geçirmiş, şemsiye ile bekleyen birini görür. Koşar adımlarla aşağıya iner. Fakat kapalı bir şekilde kapının kenarına bırakılmış bir şemsiye ve yanındaki not haricinde hiçbir şey göremez. Notu yazan kişinin Barış olduğunu anlayan Yaprak, ya Barış'ın peşinden gidecek ya da yağmurlu günlerde kendisine bile gitmesini istemeyen Ali'ye söz verdiği gibi eve geri dönecektir. Ne yapacağını düşünüp içinden çıkamadığı anda Tuna belirir ve ''uzun arkadaşını sobelemek istersen sokağın bitimindeki çocuk parkında'' diyerek Yaprak'ı cesaretlendirir.

    Barış ve Yaprak aynı okuldadır. Barış'ta, Ali gibi Yaprak'a duygularını açıklamıştır. Fakat Yaprak'tan bunun karşılığını alamamıştır. Yaprak, Tuna'yı dinleyerek parka gitmiş ve Barış'ı, orda bir salıncakta otururken bulmuştur. Yaprak ve Barış bir süre konuşup sustuktan sonra yağmur yağarken öylece sallanırlar. Yaprak, tekrar konuşmaya karar verdiğinde Barış'ın son umutlarını da bitireceğini bildiği için konuşmakta kararsız kalır. Aralarındaki konuşmadan sonra Barış'a Ali'yi sevdiğini söyleyen ama aynı zamanda da Barış'ı da kırmak istemeyen Yaprak, koşar adımlarla eve dönmüştür. Geç kaldığı içinde annesinden iyi bir azar işitmiştir. Yaprak, tekrar odasına çekilmiş ve olanları anlamlandırmaya çalıştığı sırada bu defa pencerede Ali'yi görür; annesi ve babası uyuduğu için onu sessizce odasına alır. Ali, Yaprak'ı Barış'la olduğu sürede bir çok kez aramış, ulaşamayınca merak edip gelmiştir. Uzun zaman sonra baş başa kalmak Ali'ye de Yaprak'a da iyi gelir. O gece hava aydınlanana kadar birlikte pencereden yarım manzarayı izlerler. O manzara dünyanın en güzel manzarasından daha güzeldir Ali ve Yaprak için...

    Gökhan, depresyonda olduğu için evden çok fazla dışarıya çıkmamaktadır. Yaprak, Ali, Sinan ve Oğuz, Gökhan'ı ziyarete giderler. Oğuz ve Sinan'ın girdiği iddia sonucu; Oğuz yaptığı türlü oyunlarla Gökhan'ı iyice sinirlendirir. Gökhan sinirlenmeyeceğine ve küfür etmeyeceğine dair kendine söz vermiş olsa da, dayanamayıp küfür etmeye ve Oğuz'a saldırmaya başlar. Tam bu sırada odaya Gökhan'ın annesi Hale girer. Oğlunu o halde görünce psikoloğa göndermeye karar verir. Oğlunun eski kız arkadaşı Merve yüzünden bu halde olduğundan yakınırken; konunun Merve'ye gelmesi Gökhan'ı daha da sinirlendirir. Ertesi günün sabahında Gökhan'ın keyfinin yerine gelmesi için abur cubur almış, onun evine doğru giderken; Gökhan'ı bir otobüste görürler. Ellerindeki poşetlerle otobüsün peşinden koşmaya başlarlar. Otobüse durduğu durakta yetişirler. Gökhan'ı annesinin ısrarlarına dayanamayıp psikoloğa gittiğini öğrenirler.

    Gökhan seansa girmiş ve psikoloğa Merve'yi ve yaşadıklarını anlatmış, biraz da olsa rahatlamıştır. Bu sırada Oğuz ve Sinan; her zaman olduğu gibi hastaneyi karıştırırlar. Yaprak ve Ali; diğerlerini bulup, seansa onlarda dahil olur. Psikolog, her birinden birlikte yaşadıkları bir anıyı anlatmalarını ister. Fakat her birinden bir önceki anlatılan anıdan daha eski bir anıyı anlatması koşuluyla.

    Hepsi bibirinden eski ve komik anılarını anlatarak o günlere geri dönerek kahkahalara boğulurlar. Oldukça yoğun bir hafta geçiren Yaprak, okula gitmiş ve o gün kütüphane nöbetçisi olduğunu öğrenerek rahatlamıştır. Başına geleceklerden habersiz bir şekilde...

    Yaprak, o gün kütüphanenin olduğundan daha yoğun olduğunu fark eder. Okulun bitmesine yakın kitap alma trafiğinin yavaşladığı sırada içeriye Barış ve arkadaşları girer. Arkadaşları Barış'ın sarhoş olduğunu, onu kütüphanede bir kaç ders saklaması gerektiğini söylerler.

    Ali ve diğerleri ders aralarında Yaprak'ı ziyarete gelirler. Yaprak, durumu zar zor idare etmeye çalışsa da; Oğuz'a yakalanır. Barış'a yardım ettiğini söylemeye çalışsa da Oğuz, her şeyi yanlış anlar. Ders bittikten sonra pizza yemek için sözleşmişlerdir. Oğuz, Yaprak'ı diğerleri basmasın diye kütüphaneye kilitler. Yaprak'a da yanda ki kafeye gittiklerini ve işi bitince haber vermesini, onları çıkarmaya geleceğini söyler. Yaprak hariç diğerleri okulun yanındaki kafeye geçerler. Ali, Oğuz'un telefonundan Yaprak'a attığı mesajı görür görmez kütüphaneye gider. Barış ve Yaprak'ı birlikte görür. Yaprak, Ali'nin sinirlenip kızacağını düşünürken; Ali'nin bu duruma sessiz kalışı Yaprak'ı daha fazla üzer.

    Bir süre sonra Yaprak, Ali ile aralarındaki buzları eritmek ve ona sevgisini göstermek için bir şeyler yapmak ister. Bunun üzerine Barış'tan yardım alır. Barış, Yaprak'a görevler verir ve bunun sonucunda da Ali ile aralarının düzeleceğini söyler. Fakat her görevin sonucunda da Yaprak'tan bir kanıt istemektedir.

    Görev 1: Ona özel bir hitap şekli kullan.
    Görev 2: Onu kıskandığını belli et. Sürekli merak ettiğini göster.
    Görev 3: Onunla baş başa dışarı çık.
    Görev 4: Ona büyük bir sürpriz yap.

    Barış, bu görevleri Yaprak'a sırasıyla verir ve Yaprak, görevleri başarılı bir şekilde yerine getirir. Bu sırada Sinan'ın abisi Kerem'in sevgilisinin hamile olduğunu öğrenirler ve düğün hazırlıkları başlar.

    Kerem ve Lale'nin; düğününe bir kaç saat kala Yaprak hariç diğerleri içmeye başlarlar. Yaprak, düğün boyunca türlü maceralarla kendi gibi çılgın olduğunu düşündüğü arkadaşlarını idare etmeye çalışır. Lale'nin nikah sırasında doğum sancısı başlar ve hastaneye kaldırılır. Düğün sonunu hastanede bitiren bir ekip için unutulmayacak bir anı daha olur.

    Üst üste yaşadıkları bu olaylı günlerin ardından ekip olarak okula devam etmeye başlamışlardır. Yaprak, yıl sonu ödevini yapmak için Ali'nin biyoloji kitabını alır ve karıştırırken arasında bir kağıt ve içerisinde el ile çizilmiş bir harita bulur. Harita da kütüphaneyi tarif eden bir yol... Yaprak, haritada ki yolu takip ederek bir not ile karşılaşır. ''Bu ayakkabıyı hatırladın mı? Okulun ilk günü gökten düştü masalı başlatman için bir işaret gibi.''

    Bunun üzerine Yaprak, Barış'ı arayıp çok acil kütüphaneye gelmesini söyler. Barış, okulun ilk günü Yaprak'ın camdan fırlayan sarı küçük bir bez ayakkabısının olduğunu, arkadaşlarıyla birlikte eğlenmek için hemen ayakkabıyı alıp çantasına attığını ve Yaprak gidip ona ayakkabısını sorduğunda görmediğini söylediğini ve Yaprak'a o gün aşık olduğunu anlatır. Yaprak için yaptıklarını anlatır. Yaprak, ağladığından dolayı güçlükle konuşsa da Barış'tan defalarca özür diler. Barış, mezun olacağı için bu konuşma Yaprak ve Barış'ın son konuşması olmuştur. Yaprak, Barış'a ''hoşça kal sırık oğlan ne olursa olsun hayatımda iyi ki vardın'' diyerek veda eder.

    Yaprak'ın Barış'la konuşmasının üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen içini kemiren bir şeyler vardır. Ali'ye haritayı onun mu sakladığını yoksa bir hata mı olduğunu sormak için sabırsızlanır. İçindeki bu karmaşaya son vermek için Ali'ye bir mesaj atarak onu okulun arka bahçesine çağırır. Haritayı saklayıp, saklamadığını sorar. Fakat Ali, konuyu yanlış anlar ve aralarında bir tartışma başlar. Ali, haritayı defterinin arasına koyduğunu ve unuttuğunu söyler. Aralarında ki tartışma dudaklarının buluşmasıyla son bulur.

    Bu sırada Gökhan hayal kırıklığıyla Ali ve Yaprak'ı izlemektedir.

    Büşra Yılmaz'ın 4N1K2 kitabı, beni kimi yerinde güldürdü; kimi yerinde içimi burktu. Lise çağında ki gençlerin komik, birbirine bağlı, değerli hayatlarını mizah ile anlatılmıştır. Bu yüzden biraz gülmeye ihtiyacı olanların ya da eğlenmek isteyenlerin okumasını tavsiye ederim.
  • Önümüzde, yerin altındaki bu esrarengiz yapıya ait dar bir geçit duruyordu. Bizim için heyecan verici bir andı; çünkü o güne kadar bizden önce oraya giren hiç kimse artık hayatta değildi. Baretlerimizi başımıza taktık, lambalarını yaktık ve parlak güneş ışığından uzaklaşarak, zifiri karanlığa doğru yol almaya başladık. Bu ani değişim rahatsızlık vericiydi.

    Aslında, en başında devam etmeye biraz çekinmiştik; çünkü içeride, daha derinlerdeki koşulların neye benzediği konusunda hiçbir fikrimiz yoktu. Daha ileride karşılaşabileceğimiz şeyler hakkında yaptığımız tahminler de pek iç açıcı değildi. İtalyan yetkililer uzun süre, bu yeraltı geçitlerinin zehirli gazlarla dolu olduğu konusunda ısrar etmiş ve bu yüzden, içeri giriş için izin vermeden önce, başımıza gelecek ölümcül kazalardan dolayı herhangi bir sorumluluk taşımadıklarına dair bize bir anlaşma imzalatmışlardı.

    Giriş tünelinin tavan yüksekliği; ortalama 180 cm. fakat genişliği sadece 53 cm. di; yani aynı anda iki kişinin yan yana yürümesi olanaksızdı. Tünelin duvarlarında, meşale takmak için belirli aralıklarla, sağlı sollu küçük delikler açıldığını görebiliyorduk. Aşağılara uzanan bu tünel, şaşırtıcı şekilde doğudan batıya doğru ilerleyen bir eksen üzerindeydi. Arkamızda kalan girişteki ışık gözden kaybolduğunda, kendimizi kötü kokulu sessiz bir ortamın içinde bulduk.

    Çok fazla olmasa da sıcaktı ve çok rutubetliydi; fazla geçmeden kıyafetlerimiz terden sırılsıklam oldu. Tünel, binlerce büyük sivrisinekle doluydu; fakat şansımız varmış ki, pek saldırgan değildiler. Zehirli gaz riskine karşı, kimyasal filtreli toz maskelerimizi taktık. Fenerlerimizin ışığı önümüzde parlıyordu. Tünel, düz bir hat üzerinde devam etti. Bastığımız zeminin sağlam olmadığını fark ettik. Ortam, inanılmaz bir yalnızlık ve boşluk hissi vermeye başlamıştı. Her şeye rağmen, yürümeye devam ettik.

    Ortalama yüz yirmi metre kadar ilerledikten sonra tünel değişti. Kendimizi garip bir yapının içinde bulduk. Sol tarafta, tuğla örülerek kapatılmış bir kapı eşiği vardı; sağa doğru dönüldüğünde ise, tünel daha dik bir açıyla aşağı devam ediyordu. Biz de devam ettik. Kırk beş metre kadar ilerledikten sonra aniden durmak zorunda kaldık: Önümüzde bir su kitlesi vardı. Tünelin devamı, daha derinlere doğru giderek, içini dolduran su yüzünden gözden kayboluyordu. Fakat bu yeraltı su yolu da, tıpkı tünel gibi yapay olarak oluşturulmuştu. Suyun içinde atılan birkaç adımdan sonra derinlik artıyor ve ilerledikçe, aşağı yöndeki tünelin tavanına kadar ulaşıyordu. Belliydi ki; eski çağlardan bu yana, suyun yüksekliği epeyce artmıştı. Buradan geçmemiz mümkün değildi.

    Bu sualtı yoluna varmadan az önce, tünelin sağ tarafındaki duvarda bir delik görmüştük; geri döndük ve içine girdik. Buradan geçtikten sonra kendimizi başka bir tünelin içinde bulduk. Bu tünel sola keskin bir dönüş yaparak, dik bir açıyla yukarı doğru çıkıyordu; bu tünelde bizden önce başkalarının da yürüdüğü çok açıktı; ancak şimdi burası molozlarla kaplanmıştı. Zorlanarak yukarı çıktık.

    Altı metre kadar ilerledikten sonra, kendimizi oldukça sıra dışı bir şeyin önünde bulduk. Bu, tuğla örülerek kapatılmış başka bir girişti ve muhtemelen bir yeraltı odasına, dehlizine ya da tapınağına aitti. Burada, tünel sağa ve sola ayrılıyordu. Sağa döndük. Altı metre kadar sonra, tünelin molozla kapatılmış olduğunu gördük; ama tünelin, yeraltı su yolunun bittiği yerle birleştiğini orijinal araştırmalardan biliyorduk.

    Sonra mühürlü girişin olduğu yere geri emekledik ve soldaki tünele girdik. Bu tünel, bizi iki ayrı tünelin önüne getirdi. Bunlardan biri, kompleksin içine ilk girdiğimiz giriş yönünün zıt istikametinde ve yukarı meyille devam ediyordu.

    Bu tünel de, hemen sol yanındaki aşağı meyilli diğer tünel gibi, molozla doldurulmuştu; ama aradan iki bin yıldan fazla bir süre geçtiğinden, moloz biraz çökmüş, tavanla moloz arasında 45 cm.lik bir boşluk oluşmuştu. Fenerlerimizin ışığının gittiği yere kadar boşluğun devam ettiğini görebiliyorduk. Diğer ucunun nereye çıktığı konusunda ise hiçbir fikrimiz yoktu. Ben, bunu keşfetmeye karar verdim.

    Her ne kadar, geçmişte Ortadoğu'da arkeolojik sitelerdeki tünel ve mağara keşiflerinde bulunduysam; normalde, insanı kendini mezarının içinde hissettiren derin ve kapalı yerlerde ortaya çıkan panik duygusuyla başa çıkmayı biliyorsam da durumun klostrofobik olduğunu söylemek, yetersiz bir açıklama olur.

    Ben tünele girmeye hazırlanırken, Robert bana katılmayı reddetti, İtalyan arkeoloji işçileri, Gino ve Pepe de başka tarafa bakarak, anlamsızca sırt çantaları ve halatlarıyla oynamaya başladılar. Sonra bacağıma ip bağlamam gerektiğini söylediler. Amaçlarının, eğer ben tüneldeyken kalp krizi geçirirsem, hemen beni dışarı çekebilmek olmasını umdum. Sonra bu umudun anlamsız olduğunu düşündüm; çünkü bu hiçbir işe yaramazdı.

    Tünelin tavanı okadar yakındı ki; başımı yukarıdaki tırtıklı taşlardan koruyacak olan baretimle, karnımın üzerinde sürünerek, ayaklarımla iterek ve ellerimle kendimi çekerek ilerlemek zorundaydım. Başımı fazla kaldıramadığım için, gittiğim yeri yeterince görmem olanaksızdı. Eğer tünel hep aynı genişlikte -ortalama 50 cm.- devam ediyorsa, geri dönmem de mümkün olmayacaktı. Bunun bir yere çıkmasını ve dönüş yaparak geri gidebileceğim durumda olmasını ümit ettim. Aksi takdirde, geri geri sürünmek zorunda kalacaktım. Bunun zor bir iş olduğu doğruydu; ama yine de başarabilirdim. Bu yüzden fazla endişelenmeme de gerek yoktu. Yüzüm toprağa değecek kadar yakın bir durumda ve sürünerek ilerledim. O anda toz maskem, kendisi için ödenen paranın hakkını veriyordu. İlerlerken, içinde fotoğraf makinelerimin olduğu çantayı önümde itmek zorundaydım; çünkü sırtıma takmak için yeterli boşluk yoktu.

    Tünelin içinde sürünerek ilerlerken, elimden geldiğince hızlı gitmeye çalışıyordum ve aynı zamanda, katettiğim mesafeyi tahmini olarak ölçmeye çalışıyordum. Bir ara durup, arkadaşlarımın bana çok uzak olup olmadıklarını anlayabilmek için ıslık çaldım ve ardından tünelin aşağısından onların da ıslık seslerinin geldiğini duydum. Biraz daha ilerleyince ip bitti. Ben de ipi ayağımdan çözdüm ve yola ipsiz devam ettim.

    Yerin derinliklerinde, daracık bir tünelde yalnızdım ve hiç ses yoktu. Birkaç kez durmak zorunda kalmıştım. Bu tarz düşüncelerden zihnimi arındırmak için gösterdiğim çabaya rağmen, sırtımın üzerinde duran tavanın inanılmaz ağırlığını düşünmeden de edemiyordum. Başım tavana sürtüyor, dirseklerim çeperlere değiyor ve bedenim iki bin yıllık moloz yığını üzerinde yatıyordu. Arkamda uzun bir tünel uzanıyor; önümde ise tam anlamıyla bir gizem duruyordu. Ansızın bu durum bana tam bir delilik gibi göründü.

    Eğer o anda tavan çökseydi; kimse beni almaya gelemezdi: Klostrofobik panik başladı ve tüm zihnimi sardı. Vücut ısım yüksek olmasına rağmen, sırtım ürperdi ve kaskatı kesildim; duygularım kontrolden çıktı ve kendimi, mezarımda durup toprakla kaplanacağım anı bekliyormuşum gibi hissettim. Sakinleşmek zorundaydım; tünel çok uzun zamandır orada duruyordu ve çökmek için benim geleceğim anı beklemiş olamazdı.

    Birkaç kez derin nefes aldım ve sonunda sakinleştim. Fotoğraf makinesi çantamı iterek ilerlemeye devam ettim. Ortalama otuz metre kadar ilerlemiştim ve tünel hâlâ volkanik kayaya doğru, düz bir yönde devam ediyordu.

    Kırk metreye kadar geldiğimde, tünel bir kez daha değişti: Tavanı biraz yükseldi ve eni iki katına çıktı. Yaklaşık her metrede bir, 30 cm. kadar alçalıyordum. Ferahlamıştım; çünkü gerekirse, dönüş yapabilecektim. Bir süre sonra önümde tünelin ikiye ayrıldığını gördüm. Bu ikili giriş, karşımda çifteli tüfek namlusu gibi duruyordu. Önce sağdaki tünele girmeyi seçtim ve emekleyerek içeri girdim.

    Ancak bu tünel çok kısaydı; garip bir şekilde, girişten ortalama elli metre sonra bitiverdi. Bu anlamsızdı. Mühürlenmiş olabilir miydi? Üstünkörü bir tetkikle, durumun böyle olduğuna dair herhangi bir kanıt bulamadım. Solumdaki kayanın içinde bir delik gördüm. Aşağıdaki bir başka tünele doğru gidiyordu. Delikten geçtim. Çok tuhaf bir şekilde, kendimi soldaki tünelin sonunda buldum. Bu ilginç ve karmaşık yapı çok anlamsızdı. Birileri neden aynı yere çıkan iki ayrı tünel yapmış olabilir ki? Ve tam önümde, taş bloklar ve harçla mühürlenmiş bir kapı eşiği gördüm. Bunun solunda, başka bir duvar vardı ve kırılarak delinmişti. Başımı delikten soktum ve başka bir tünel daha gördüm. Ancak bu da az ilerisinde molozla mühürlenmişti. Sonra yeri tekmeledim ve çıkan sesten aşağıda bir tünel daha olabileceğini düşündüm. Çantamda sürekli bir mala taşıyordum; fakat kazmaya başlamanın zamanı değildi.

    Yine de çantamdan çıkardım ve mühürlü kapı eşiğindeki taşlara vurdum. Aynı anda sesimin çıktığı kadar bağırıyordum. Ben bir yankı duymadım; fakat Robert Temple beni duyabilmişti. İlk başta, aşağı inerken kullandığımız ana tünelin sonunda, önünden geçtiğimiz tuğlalarla örülmüş duvarın diğer tarafında duruyordum. ( Şu anda bulunduğum yer, aşağı inerken kullandığımız ana tünelin sonundaki tuğlalarla örülmüş duvarın öte yanıydı.)

    Bu tünelin, derinlerdeki yeraltı tapınağına giden geçit olduğunu düşündüm; çünkü diğer tünelden daha yüksek bir seviyede ilerliyordu, dolayısıyla altındaki yapay olarak inşa edilmiş su yoluna uğramadan devam ediyordu. Şimdi, bu yerin mantığını çözmeye başlamıştım: Bu tuhaf yapı, aslında Robert Temple'nin şüphelendiği gibi, insanların Öte Dünyanın sırlarının kendilerine verilmesi için geldikleri bir yerdi. Bu adaylar, yapıya girecekler; sağa dönecekler -eski metinlerde her zaman önerildiği gibi- ve yapay nehirden geçerek alt dünyayla tanrıların krallığı arasında bir geçiş noktası olarak hizmet veren tapınağa ulaşacaklardı. Aynı zamanda, alternatif olan diğer tünel ise; rahiplerin kullanımına ait olacak ve adayların varmalarını bekleyecekleri tapınağa, direkt giriş yapmalarını sağlayacaktı.

    Bütün bunlar, klasik yazarların tarif ettiği alt dünya seyahatlerini hatırlatır. Bu hikayeler sessiz kayıkçı Charon'un, Styx Nehri boyunca şeytani yerlerde gezdirdiği ziyaretçilerin anılarıyla başlardı. Sonra, kutsal krallığa girişin ardından ziyaretçiler, Virgil'in şu sözlerle tarif ettiği bir deneyim yaşar: "Mutluluk diyarı, yeşillik ülkesi. Kutsanmış Ağaçların arasında ruhların huzur bulduğu yer."

    Çantamdan, en sevdiğim Leica fotoğraf makinelerimden birini, birkaç objektif ve bir de flaş çıkardım. Sonra, görebildiğim her şeyi kapsamlı bir şekilde fotoğraflamaya başladım. Çeşitli keşiflerde bulunup deneyim kazanmış biri olarak, bir yere girerken hep bir daha dışarı çıkamayacakmışım gibi düşünerek davranırım. 'Kafese girmek' benim ana prensibimdir ve işe yarar. Çünkü dışarı çıkamasanız bile, en azından bu bir sürpriz olmayacaktır.

    Bir saat kadar sonra tünelin aşağısına geri dönmüştüm. Gino ve Pepe oradaydı ve oldukça gergindiler. İp gevşediğinde çekmişler ve ucunda benim olmadığımı görünce endişelenmişlerdi. Dahası sesimi de duyamamışlardı; ben de onları duyamadığım için, çağrılarına bir yanıt verememiştim. Duydukları korkuyu yetkililere anlatmış olmalılar ki; bu komplekse daha sonraki her gelişimde, tünele girişim engellendi. Bundan emin de olamazdım; çünkü bana hiçbir şey söylenmemişti. Ancak birinin sürekli yakınımda durduğunu ve dar tünelin girişine yaklaştığımda, kapının önüne oturup önümü kesmeye çalıştığını görebiliyordum. Emir aldıkları belliydi. Bu tünele giriş çok tehlikeliydi. Öyle ki; fotoğraf çekimi yaptığım yerlere, şimdiye kadar hiç kimse gidememişti.

    BU YERALTI YAPISINI KİMİN inşa ettiği bilinmiyor. M.Ö. 7. yüzyılda Yunanlılar tarafından kazılmış olabilir. Ne için kullanıldığını, şu anda kimse kesin olarak söyleyemiyor. Ayrıca ne zaman mühürlendiğini ve neden gizli tutulduğu da bir sır. Bu konudaki en iyi tahmin; Augustus Sezar zamanında önemli bir Roma Amirali ve imparator Nero'nun dedesi olan Marcus Vipsanius Agrippa'nın, bugün bilinmeyen bazı nedenlerden dolayı, buranın çok tehlikeli bir yer olduğuna ve yeryüzünden yok edilmesi gerektiğine karar verdiği ve dolayısıyla, yakınlardaki filosunun inşa edilmekte olduğu ve denizcilerinin Roma'nın son muzaffer deniz savaşı olan Sicilya Savaşı'na hazırlık amacıyla Avernus ve Lucrina göllerinde talim yaptığı M.Ö. 37-36 yıllarında, buranın molozla doldurulmasını emrettiğidir.

    Bunun sorumlusu her kim olursa olsun, bu yapıyı sonsuza dek ortadan kaldırma azminde ve bunu yapabilecek güçte olduğu kesin; çünkü bu sanıldığı gibi kolay bir iş değildir. Bu molozla kapama işini tek başınıza yapmaya kalkışsaydınız, tünellere ortalama otuz bin kere girip çıkmanız gerekirdi. Eğer Agrippa yaptıysa, onu korkutan ne olmuştu? Eğer Agrippa değilse, o hâlde kimdi ve neden yapmıştı?

    Bu ortalama iki bin yıl önceydi. Kompleksin dış girişi, 1958 yılındaki arkeolojik kazılar sırasında keşfedildi; ancak o zamanlarda tünelin içinde çok kısa bir mesafe ilerlenebildi. Sit alanının karmaşık yapısının tamamı, ancak emekli bir kimya mühendisi olan Robert Paget'in, 1962'de yaptığı kazılarla ortaya çıkarılabildi. Paget'in çabalarından sonra, İtalyan Hükümeti burayı temizletti ve girişi mühürleyerek, gizliliğini sürdürdü. Ve buraya bir daha hiç kimse girmedi; ta ki kırk yıl sonra Robert Temple ve ben -ve beraberimizde Gino ile Pepe- bu tehlikeyi göze alana kadar. Bu sebeplerden dolayı, sit alanı arkeolojik çalışmaların dışında kaldı. Burası hakkında soru soranlara. Roma döneminde termal banyo olarak kullanılan ve bir sıcak su kaynağına giden sıradan bir tünel olduğu söylendi. Birçok uzman ilgisini kaybetti. Sadece Robert Temple bu siteyi ciddiye aldı.

    21 EYLÜL 1962'de Robert Paget ve bir meslektaşı, ilk kez sit alanına girdi. İki bin yıldır bunu hiç kimse yapmamıştı. Acaba neyi keşfetmişti ki; İtalyan Hükümeti böyle bir tepki vermişti?

    Bölgede bir 'Ölüler Kahini' olma ihtimali Paget'in aklını uzun süredir kurcalıyordu. O, Virgil'in anlattığı, alt dünyayı ziyaret eden Aeneas hikayesinin, aslında gerçek bir olaydan alındığına, yani deneyimsel olarak bu ünlü kahinin gerçekten ziyaret edildiğine inanıyordu. Garip bir şekilde Virgil'in anlatımları, Cuma'daki kahine Sybil'in, Cumaya bir kilometre ve Baia'ya (eski adıyla Baiae) ise bir-iki kilometre uzaklıktaki volkanik bir kraterin içine yağmur sularının dolmasıyla oluşan Avernus Gölü civarında bir yerde olduğu söylenen ölüler kahininden farklı biri olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

    Virgil'in Aeneid şiirinde, Aeneas, Cumalı Sybil'i ziyaret eder ve alt dünyaya nasıl gidebileceğini sorar. Sybil, "Avernus'tan aşağı gitmek kolaydır" diye cevaplar. Diğer bir deyişle Virgil, alt dünyanın girişinin yakınlarda olduğunu belirtir. Görüldüğü gibi, Sybil'in sözünü ettiği yer, yaklaşık bir kilometrelik bir mesafededir.

    Bu, sadece edebi bir eser miydi, yoksa aynı zamanda Virgil'in, hakkında bilgi sahibi olduğu gerçek bir yerde, yaşadığı deneyimleri aktaran bir rapor muydu? Paget, yazılanların gerçek olduğuna inanıyordu. Virgil'in, bir dönem bu bölgede yaşadığı bilindiği için, bu ihtimal göz ardı edilemez.' Paget bu kahinin Cuma'daki kahine gibi gerçekten var olduğundan emindi. Onun bu konuda haklı olduğuna hiç şüphe yoktur. Hannibal, M.Ö. 209'da bölgeyi yağmaladığı zaman, Avernus Gölü yakınlarında olduğu söylenen bir bölgedeki kutsal mekanda kahin için kurban vermişti. Tabii ki kuşkucular, bunun Virgil'in yazılarına kaynak olduğunu ve dolayısıyla da Virgil'in, kahini kendisinin görmesine gerek kalmadığını söyleyebilir.

    Teorisini kanıtlamak için Paget, 1960'ta eşiyle beraber Baia'ya taşındı. Keith Jones ve Napoli'deki NATO üssünde A.B.D. Deniz Kuvvetleri için çalışan, arkeoloji meraklısı arkadaşlarıyla birlikte sistemli bir keşif araştırması başlatarak, kahine ait izleri bulmak için kararlı girişimlerde bulundu.

    Aramaya, Baia'nın yaklaşık 3 km. kuzeybatısında bulunan Eski Yunan şehri Cuma'da başladı. Bölgede, birçok tünel ve mağara keşfetti. 1932'de keşfedilen Kahine Sybil'in tünellerini de araştırdı. Ancak ölüler kahinine ait herhangi bir iz bulamadılar.