Şarkı sona erdiği zaman bütün kadınların yüzünde aynı ifade belirmişti. Hepsinin yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu. Bunlar gurur yaşlarıydı. Erkeklerini seviyor, onlara inanıyor ve son nefeslerine kadar onlara güveniyorlardı.
Zaafın en son derecesi. Ölüm, sağken ölüm. Aa...h, böyle zamanlarda cisim yoktur. Kâinat simsiyah olur, göz ve kulak işlemez, ışık yerine macun gibi uzanıp kısalan garip, müphem, silik parıltılar, ses yerine, bir kubbeye vuran rüzgârın uğultusu kaim olur. Fakat vücudun bu derin bataeti içinde, ruh, kazanını patlatmış bir buhar vüsati kazanarak en uzak maziden en uzak atiye kadar uzanır, sayısız hatıralarla sayısız arzular şuura fırlar, saniyede milyonlarca his, asabın üzerinde bir yıldırım hızıyla kayıp gider. Bunları ifade imkânsızdır, imkânsız!..
Sayfa 137 - bataet: Yavaşlık, ağırlık, ağır davranma.·Kitabı okuyor
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
YAVUZ KÜPE TAKTI MI?
Yavuz Sultan Selim ile alakalı bir diğer tartışmalı mesele ise kulağına küpe takmış olmasıdır. Malumunuz Yavuz’a ait olduğu iddia edilen meşhur tabloda kulağında küpe görünmektedir. Bu doğru mudur? Öncelikle şunu net bir şekilde belirtmek gerekirse XV ve XVI. asırlarda padişahların fiziki özelliklerini ve kıyafetlerini en açık bir biçimde ancak minyatürlerden çıkarabiliriz. Osmanlı minyatürlerinden görüldüğü kadarıyla Selim Han, kulağı küpeli bir şekilde hiçbir yerde resmedilmemiştir. Ayrıca kaynaklarda küpe taktığına dair bir ibareye de rastlanmaz. Yalnız şunu ifade edelim ki Selim Han’ın üzerindeki kıyafeti dışında Avrupalı ressamların çizdiği portresi, neredeyse tıpa tıp kaynaklarda anlatılanlara benzemektedir. Selim Han sakallı değildir. Bıyıkları uzun olup akıncı bıyığı gibidir. Yüzü yuvarlak ve iri kemiklidir. Minyatürlerle karşılaştırılırsa portredeki resme çok benzediği de görülecektir. Bu hususta Selim Han’ın tahta cülusunu gösteren Hünernâme’de Mehmed Bursevi Efendi minyatürüne müracaat olunabilir. Böyle bir vaziyette Avrupalı ressamlar sadece üzerinde farklı giysi veya alametler gösterdiler diye o portre gerçek sahibinden çıkmaz. Kaldı ki bu ressamlar Selim Han’ı görerek değil Avrupalı tarihçilerin eserlerindeki anlatımlarından yola çıkarak anlama yoluyla veya minyatürlerine bakarak çizmişlerdir. Dolayısıyla giysileri ve eşyaları ile ilgili hatalar yapmaları normaldir. Ancak Avrupalı ressamların portrelerine bakarak Selim Han’ın resmini son dönemlerde oldukça abartan ve ona hiç uymayan resimlerin bulunduğunu da belirtmek gerekmektedir. Bu konuda en eski portre (Amsterdam, 1621), Nicolaes de Clerck adında Hollandalı bir gravür sanatçısına aittir.
Sayfa 223·Kitabı okuyor
Tarih
Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu. Zaman zaman son derece bıktırdığı da oluyordu.
Sayfa 52·Kitabı okudu
Eğer Tanrı her şeye kudreti yeten ise, hareket ettiremeyeceği bir taşı yaratabilir mi? Bu soruya cevap vermeden evvel, 'kadir-i mutlak' kavra-mının ne demek olduğu izah edilmelidir. Manası, mümkün olan her şeyi gerçekleştirebilmektir. Kadir-i mutlaklık, aynı zamanda, başarılı olmama durumunun [muvaffakiyetsizliğin] imkansızlığını da kapsar. Fakat soruyu soran kişi, Tanrı her şeye kadir olduğu için, başarısızlığa da kadir olduğunu ifade ediyor. Bu mantıksız ve saçmadır, çünkü bir bakıma "her şeye gücü yeten bir varlık, her şeye gücü yeten bir varlık olamaz [böyle bir varlık olmayı başaramaz]" demekle aynı şeydir. Bir şeyi gerçekleştirmekte veya bir iş yapmakta başarısızlık, kadir-i mutlaklığın bir hususiyeti değildir. Bu açıdan bakacak olursak, Tanrı'nın "hareket ettiremeyeceği bir taşı yaratması" aslında mümkün olmayan ve anlamsız bir hadiseyi tanımlamaktadır. Soru, mümkün olan bir hadiseyi tanımlamıyor, tıpkı "beyaz renkli bir siyah karga" veya "daire şeklinde bir üçgen" demek gibi. Bu tür ifadeler hiçbir anlama gelmez; bilgi adı-na hiçbir değerleri yoktur, anlamsızdırlar. Bu şekilde anlamı olmayan bir soruyu neden cevaplayalım ki? Açıkça söylemek gerekirse bu soru, bir soru dahi değildir. Son olarak şunu diyebiliriz ki Tanrı, bizim hayal edebileceğimiz en büyük taştan daha da ağır bir taş yaratabilir ve o taşı her zaman hareket ettirme kudretine de sahip olacaktır. Çünkü bir şeyi başaramamak/gücü yetmemek, kadir-i mutlak olmanın bir hususiyeti değildir.
Sayfa 143·Kitabı okudu
Gününe göre ördek, kahve değirmeni ve mevlevî külahı biçimli kadın şapkaları gibi, bu tabirlerin Avrupada türediği anda gazetelerimize aksedişi ve patron-başmuharrir makalelerine balık diye geçişi ne hazin! Bu tabirler iyi veya kötü, birer buluş ifade etmekte. Buluşlar da sahiplerinin, hiç olmazsa yayıldıkları muhitin malıdır. Herkesin hâdiselerdeki ruhu kavramak gayesiyle kulağını ve gözünü dört açtığı bir günde, hazırlop tabir üniformalarına bürünüp bilgiç tavrı takınmak kadar gülünç bir hareket tasavvur edilemez. Zaten ben ötedenberi, tabir sisi arkasına gizlenip kofluğu örtmek isteyen sinsi ve hileli mizaçlardan iğrenirim. Bu mizaçlar bazı tabirleri, iki aylık tren biletleri gibi, bütün bir ömür alim geçinmek hakkını veren bir nevi ucuz bilet halinde kullanırlar: -Doğrusu ben pentatonik musikiye aşıkım. -Siz efendim, lirik şair misiniz, mistik mi? -Sigfrid hattına karşı Fransızların yaptığı bir taarruzî keşiftir. Bırakalım efendim bu tabirleri! Ne biliyor, ne anlıyor, ne görüyorsak onları söyleyelim! Ancak bundan sonradır ki tabir kullanmak salahiyetine erebiliriz. Fransız muharrirlerinden (Julien Benda) cep lügati ianesiyle öğrenilmiş tabir istismarcılarının içyüzünü, beş sene evvel yazdığı bir makalede öyle keskin belli etmiş ki ... Ekseriyetle kullandıkları klişelerin kaynağını, özünü, ruhunu herkesten daha az bilen yine bu tabir meraklılarıdır. İşi gücü klişe tekerlemekten ibaret bir ham softayla hakikî ve derin bir iman sahibi arasındaki fark! Hakiki ve derin iman sahibinin ulvî meseleleri vardır, yobazın da takur tukur bir sürü klişesi... Hakiki ve derin iman sahibi herhangi bir din kanununu, istiridyenin içindeki inci gibi kullanır, yobaz da istridye kabuğu gibi... __Son günlerde modalaşan sulh taarruzu
Sayfa 124 - Haziran 2010, “CEHİL TAARRUZU”, b.d.y·Kitabı okudu
Çerçeve