"Ve buna karşılık olarak bende sana bir söz vereceğim," dedi. "Sana söz veriyorum ki bu beni son görüşün olacak. Geri gelmeyeceğim. Seni bir daha böyle bir duruma sokmayacağım. Hayatına bundan sonra bensiz devam edeceksin. Sanki hiç varolmamışım gibi."
Sayfa 125·Kitabı okuyor
Alıntı
"KELİME" İLK ORTAYA ÇIKTIĞI BİÇİMİYLE...
(...) Adların yeni nesnelere aktarılması, yakınlık veya benzerlik yoluyla, yâni karmaşalarla düşünmeye has müşahhas [elle tutulur, gözle görülür] bağlar temelinde olur. İçinde yaşadığımız çağda oluşmakta olan kelimeler de, çeşitli şeyleri aynı grupta bir araya toplayan deveran için birçok örnek sağlamaktadır. “Masanın bacağı”ndan, ve “darboğaz”dan söz ettiğimiz zaman, şeyleri bir karmaşaya benzer biçimde gruplamaktayız. Sözü geçen durumlarda aktarmaya aracılık eden izafî ve fonksiyonel benzerlikler son derece açıktır. Ancak aktarma çok çeşitli tedâîler tarafından belirlenebilir ve eğer çok uzak geçmişte gerçekleşmişse, olayın tarihî arka plânını tam olarak bilmeksizin münasebetlerini yeniden kurmak imkânsızdır. İlk ortaya çıktığı biçimiyle kelime, bir kavramın doğrudan bir işareti değildir; daha çok bir imge, bir resim, bir kavramın zihnî bir taslağı, kavram hakkında kısa bir öykü ve gerçekten de küçük bir sanat eseridir... [*]
DİL VE ANLAYIŞ -Dil ve Diyalektik”-II-, 2 Temmuz 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
Reklam
Kulaktan kulağa oynamak:
"Toplum içinde fitnenin yayılması, bir zincirleme etki oluşturur. Bir kişi bir söz söyler, diğeri bunu biraz değiştirerek aktarır, üçüncüsü kendi yorumunu ekler. Sonunda ortaya çıkan şey, ilk söylenenle aynı değildir. Fakat insanlar genellikle son versiyona inanır. Böylece hakikat gölgelenir, söylenti güç kazanır. Bu süreçte herkes, farkında olmadan fitnenin taşıyıcısı olabilir. Fitnenin dille yayılması özellikle kapalı ortamlarda daha hızlı olur. Küçük bir topluluk içinde dolaşan bir iddia, kısa sürede herkesin diline düşer. İnsanlar merak duygusuyla dinler, yorum yapar ve başkalarına aktarır. Oysa kimse durup şu soruyu sormaz: 'Bu söz doğru mu ve bunu yaymak bana ne kazandırır?' İşte bu sorgulama eksikliği, fitnenin büyümesine zemin hazırlar. Dijital çağda ise fitnenin yayılma hızı daha da artmıştır. Sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları ve çevrim içi platformlar, bir sözün saniyeler içinde binlerce kişiye ulaşmasını sağlar. Bir iddia doğrulanmadan paylaşıldığında, kontrol etmek neredeyse imkânsız hale gelir. Böylece fitne, coğrafi sınırları aşar. Bu durum, dil sorumluluğunu daha da ağırlaştırır. Çünkü artık her birey, küçük bir yayın organı gibidir."
Sayfa 37 - Tutku Yayınevi·Kitabı okuyor
Alıntı
Zaman, birbirine hiddetle söz söylemeyi, kırıp geçirmeyi, şu gürültüyü patırtıyı kısa keser. Ölüm kurdu bu sürüyü birbirine katar, parçalar gider. Herkesin başında bir gurur, bir ululuk vardır. Fakat ecelin sillesi her başa iner. – MEVLÂNÂ
Alıntı
SÖZLÜK, YAZAR ve AMACI, SON SÖZ
Zaman, sevgi, Farsça ver; Hayyam girdi düşüme, Verdiler; bin teşekkür eşime, kardeşime. Eyuboğlu, Fitzgerald, yürek gücü verdiler; Zeynel Bey, Semra Hanım; yağ, bal kattı işime!
Kadîm İran imparatorluklarından Abbasîler yoluyla İslâm devletlerine örnek olan ideal devlet yapısında, sosyal sınıflar arasında hareketlilik (mobility) kabul edilmemiş, her sınıfın kendi kadrosu içinde görevine bağlı kalması prensibi esas tutulmuştur. Bu kadrolaşma, sosyal barışın temeli sayılır. Osmanlı Devleti'nde üretim yapan sınıflar, köylü, sanatkâr, tüccâr reâya sınıfını oluşturur. Reâya (raiyyetin çoğulu) mal, servet üretir, devlete vergi verir. Çoban-hükümdarın başlıca görevi, reâyayı adâletle idare etmek, memurların zulmünden korumaktır. Devlet sahibinin temel görevi budur (bkz. adâletnâmeler). Geleneksel devlette, adâlet dairesinin tarifi şudur: Üretim yapan, vergi veren reâya âdil bir pâdişah idaresi altında rahatça üretim yaparsa devletin hazinesi dolar, hükümdar ordusunu kurar, güçlü olur. Geleneksel devlet yapısı bu prensip üzerine kurulmuştur. Bir rivâyete göre, Kanunî Süleyman'ın bulunduğu bir mecliste sormuşlar, "Efendimiz kimdir?" Doğal olarak herkes pâdişahı göstermiş, Kanunî son söz olarak, "Hayır, efendimiz köylüdür, raiyyettir" demiş. Bu yanıt, geleneksel devlet teorisinin tekrarından ibarettir. Bürokratların temel devlet felsefesi, bu basit formülde ifadesini bulmuştur. Lâyihacılara göre, Osmanlı "tagayyür ve fesâd" döneminde, kabaca 1580-1650 yıllarında padişah, zulmü önleyecek yüksek devlet otoritesi görevini yapmamış, reâya baskı ve yağma altında ezilmiş, dağılmıştır. Bu dönemde işlerin düzeltilmesi için padişaha telhîs-lâyiha (rapor) sunan tüm bürokratların en çok üzerinde durdukları nokta budur.
Sayfa 7 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Reklam