Önünü görmek için ışığa ihtiyacı yoktu. Daha önce de, gündüzün yürürken de saatlerce gözlerini kapayıp burnunun gösterdiği yere gitmişti. Çevredeki manzaranın çarpıcı renkleri, görmedeki göz kamaştırıcılık, birdenbirelik, keskinlik acı veriyordu. Ama ay ışığına bir diyeceği yoktu. Ay ışığı renk nedir bilmiyor, sadece arazinin dış çizgilerini biraz gösteriyordu. Ortalığı kirli bir griyle örtüyor, bir gece boyu bütün canlılığı boğuyordu. Bu, içinde kimi zaman gri tarlalara bir gölge gibi düşen rüzgârdan başka hiçbir şeyin kımıldamadığı çıplak toprağın dışında hiçbir şeyin yaşamadığı, kurşundan dökülmüşse benzer dünya, Grenouille’un varlığını hoşgörüyle karşıladığı tek dünyaydı, çünkü ruhunun dünyasına benziyordu.
Ah ben ruhumun içindeki o ikinci ruhu bilirim,esrarı gören gözleriyle ve esrarı duyan kulaklarıyla her şeyi sezer ve bana sezdirir ve beni aldatmaz, ah, içim beni aldatmaz.
Kalbim bir çiçektir, gündüzler ölgün;
Gelin, gelin, onu açın geceler!
Beni yâdedermiş gibi, bütün gün
Ötün kulağımda, çın, çın, geceler!
Geceler çekmeyin benim için hüzün,
Gelin siz, ruhumu tenimden süzün;
Bırakın nâşımı yerde gündüzün,
Gölgemi alın da kaçın geceler!