Doğa yalnızca fiziksel olanı tanır, ahlaki olanı değil. Hatta doğa ile ahlak arasında belirgin bir çatışma vardır. Doğanın yegâne amacı, bireyi, daha doğrusu türü mümkün olan en kusursuz biçimde korumaktır. Oğlancılık her ne kadar bu yönde ayartılmış erkek çocuklarına fiziken zarar verde de bu diğer olasılığın verdiği zarar kadar büyük değildir. Doğa açık ara çok daha büyk bir zarardan, türn bozulmasından, kaçınmak için ehvenişer olanı yeğler, böylece kalıcı ve gitgide büyüyen bir felaketin önüne geçmiş olur.
İşte o zamanlarda, bu gördüklerimin ötesini görebilme gücüm olsun isterdim. Hiç görmediğim koşturmaca içindeki dünyayı, hayat dolu kasabaları ve şehirleri görebilirdim böylece. Sonra da keşke
Virginia Woolf, “Kendine Ait Bir Oda” adlı kitabında bu kısmı eleştirir.
“Ne yersiz bir ara, diye düşündüm. Ansızın Gale Poole’la karşı karşıya gelmek üzüntü vericiydi. Süreklilik bozuluyordu.”(s. 77)
“Jane Eyre’den alıntıladığım bölümlerde, öfkenin romancı Charlotte Bronte’nin dürüstlüğünü zedelediği açıkça görülüyor. Tümüyle dikkatine muhtaç öyküsünü kişisel bir yakınma uğruna terketmişti. Hakkı olan deneyimlerden yoksun bırakıldığını -özgürce dünyanın dört bir yanını gezmek isterken bir papaz evinde çorap yamayarak çakılıp kalmaya zorlandığını aklına getirmişti. İmgelemi haksızlığa karşı duyduğu hınç yüzünden yolundan sapmıştı ve biz bunu görebiliyoruz.”(s. 81,82)
"Sözlerin işe yaramadığı anlar vardır, keşke bende ağlayabilseydim, her şeyi gözyaşlarımla söyleyebilseydim, anlaşılayım diye konuşmak zorunda kalmasaydım."