Bir gün bile ağrısız yaşamadığınızı; işe gitmek istemediğinizi, eşinizden, annenizden, kendinizden ve bu dünyadan nefret ettiğinizi inkâr edemezsiniz. Yaşamı hakir görmediğiniz bir gün bile yok.
Siz bu durumlara binbir bahane üretip yine yaşama tutunursunuz. Bu tutunmanıza tam olarak vesile olan nedenlere karşı bir söylev niteliği taşıyor kitap. Ya da direkt bir taşlamada denilebilir.
Benatar, varolamayışın daha az zarara uğramak olduğunu savunur. Haz ilkesi tezinin çürütülmesi de kitabı epey kötümserliğin zirvesine taşıyor. Ve sonra biraz daha düşününce kitabın hiç de kötümser olmadığını haddizatında yaşam sürerken anlamsızlık içinde cebelleştiğini farkediyorsun.
"Hiç doğmasıydım keşke" diyerek yakındığımız zamanların boşluğuna elini sokan Benatar, yarayı tuzdan argümanıyla deşiyor resmen. Daha da bir yakarma hissiyatı bedenden fışkırıyor.
Olmayışın manası, varolmanın acısı, hedonistik arzular ve bunların yokluğu, ussal bir arınmaya dönüyor. Naçizane bunca zaman sebeplere neden aradığım soruların açıklamasını yapmış bir yazar.
Platon'un bu kısa diyaloğu aşk, güzellik vb. şeyler üzerine. İçerisinde retorik ve diyalektiğe de değiniyor. Phaidros, Sokrates'e bir söylev getirir ve ne düşündüğünü sorar bu konu hakkında. Sokrates görüşlerini söylediği gibi kendisi de birkaç söylev sunar. Bir yerinde diyalektiğin tanımını da yapıyor kendine göre. Delilik gibi konuları da ele alıyor. Ayrıca diğer diyaloglardan biraz farklı samimi konuşmaları da oluyor muhatabıyla. Okuyun.
PhaidrosPlaton (Eflatun) · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20221,186 okunma
Ruh İş Başında adlı eserde Franco Bifo Berardi hem ekonomik sistemleri hem de günümüz teknolojik gelişmelerin insan kavramının ve hayat bağlarının ne kadar sığ bir çepere indirgediğini, bireyin ve toplumun anlam-mana diyagramlarını aksaklığa uğrattığının anlatımını sağlamıştır. Bu bağlamda eser hem bir eleştiri hem de kavramların genişledikçe tasavvrunun iklimlerinin değiştiğini göstermiştir.
Ruh İş Başında adından anlaşılacağı üzerine çağın ruhunu kaybettiğini ve artık ölçütlerin ya da metafizik örüntülerin cüzdana, fordist sisteme ve robotik diyagrama entegre olduğunu söylemiştir. Bu söylemi sağlarken Franco Bifo Berardi; Felix Guattari, Gilles Deleuze ve Michel Foucault gibi düşünürlerin de kavramlarından da faydalanarak eserinin tikel çeperinin genişlik alanlarını göstermiştir. Buradan da anlaşılacağı üzerine ekonomik sistemlerin 'insan' tanımlarına indirgediğinde ne kadar sığlaşıp makineleştiğinin anlatısını sunmuştur. Bu sunuşla birlikte birey ve toplumun kendi 'ben olmak' kimliğinden uzaklaştığını ve bu uzaklaşmanın evrimsel tanımla örtüştürmek için biyoloji bağlamından yakınsak bir alan kurarak düşünce ufkunun kalıplarının materyalist çerçevesini de çizmiştir.
Sonuç olarak; Franco Bifo BerardiRuh İş Başında eserinde birey, toplum ve insan kavramlarının gittikçe çöküntü ve buhran içinde kalacağını söylev olarak okuycuya sunmuştur. Bu sunuşla birlikte 'bencil gen' üzerinden de karamsar yaşamaya ayak uydurmanın temel dinamiği hayatta kalma çabamızın yüceliği açısından varolacağını söylemiştir. Bu söyleyiş ışığında ruhun artık rafa kaldırıldığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden insan artık ruhsuz, duygusuz ve sadece anlık haz bağıntılarıyla makinenin dişlileri gibi çalışmakta olan, canlılığının yitimine rey veren bir şey olma özelliği kazanmıştır. Kazanımlarıyla kaybedişleri bir kefeye koyulduğunda mağlubiyetin resmi pür biçimde kendini
Dijon akademisinin sorusuna yönelik bir cevap niteliği taşıyan kitap,genel görüşün zıttında,bir bilim akademisine,bilimlerin ve sanatların gelişiminin ahlakı yozlaştırdığını sunuyor. İronik.
“Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz demektir.” (s. 8, 26)
Metin kısa olmasına rağmen zihinsel olarak insanı uzun süre meşgul edebilecek bir kapasiteye sahip. Etkileyici yanı tiranlık eleştirisi yapmasından gelmiyor. İnsan okurken kendi eliyle kurduğu boyun eğme düzeniyle yüzleşmek zorunda kalıyor.
Kitabın ilk yarısında La Boétie’nin metni, ikinci kısmındaysa bu metne dair yorumlama kısmı yer alıyor. Açıkçası yorumlama kısmına ne kadar ihtiyaç duyulduğundan tam emin değilim çünkü orijinal metin zaten oldukça açık, akıcı ve anlaşılır. Yine de Montaigne’in, La Boétie için “çağımızın en büyük insanıdır” diyebilecek kadar güçlü bir yargıda bulunması boşuna değil. Burada karşılaştığımız şey yalnızca bir dönem metni olmaktan ötesi, kendi çağından hareket ederek bugüne dek uzanabilmesi.
Kitap belirli bir rejimi savunan ya da belli bir siyasal tarafı destekleyen militan bir metin değil. Yönetim biçimini değiştirmeye çalışan bir metin hiç değil. Yazarın derdi daha köklü bir soruyu sorgulamak: İnsan neden boyun eğer?
“Biçimi ne olursa olsun, özü tiranlıktır hep.” (s. 106)
Sorun, kötü bir hükümdar ya da yanlış rejim değildir. Sorun, yöneten-yönetilen ayrımının bizzat kendisidir:
“Bölünmüş olan her toplum, bir başka deyişle insanların yönetenler ve yönetilenler şeklinde ikiye ayrıldığı her toplum, zorunlu olarak bir kulluk toplumudur.” (s.75)
La Boetie’ye göre insan doğası özgürdür. Hükmedilmeye ya da boyun eğmeye programlı bir varlık değildir. Burada Aristoteles’in “zoon politikon” tanımıyla da arasına mesafe koymaktadır. Özgürlüğün kaybını siyasi bir kayba bağlamaz, ona göre ontolojik ve ahlaki bir bozulma halidir.
Metnin beni en çok etkileyen yeri özgürlüğünü kaybeden insanın insanlığını da yitirmeye başladığını söylemesi. Bu, bir yozlaşma; kulluğun doğal
İnsanın neden ve nasıl kendi eliyle yarattığı kafeslere hapsolduğunu sorgulayan bir vicdan muhasebesi başlatan Jean-Jacques Rousseau İnsan Özgür Doğmuştur Ama Her Yerde Zincire Vurulmuştur, toplumun bizi içine soktuğu kalıpları bir kenara itip, o zincirlerin altındaki çıplak insanı görmemizi sağlıyor.
Kitap, Rousseau’nun toplumsal sözleşme ve doğal insan kavramlarını merkeze alarak modern dünyanın eşitsizliklerini masaya yatırıyor. Sizi mülkiyetin ve hırsın yarattığı o karmaşık ilişkiler ağına hapsetmek yerine, kalbin o saf ve bozulmamış sesine kulak vermeye odaklıyor. Toplumun ikiyüzlülüğüne bayrak açmış ve yalnızlığın içinde kendi hakikatini aramış bir düşünürün sesini duyabiliyorsunuz. Yazar, felsefeyi burada sadece bir yönetim biçimi tartışması olmaktan çıkarıyor ve insanın özgürlüğünü nasıl geri kazanabileceğine dair derin bir içsel arayışa dönüştürüyor. Mülkiyetin başlamasıyla birlikte insanın nasıl kendine ve doğasına yabancılaştığını görüyorsunuz.
Rousseau için özgürlük, insanın kendi iradesine ve doğasına sadık kalabilme gücüdür. Toplumsal sözleşmenin aslında bir kölelik anlaşması mı yoksa gerçek bir ortaklık mı olduğunu sorguladığınızda, adalet ve eşitlik kavramları zihninizde yeniden şekilleniyor. Okumayı bitirdiğinizde elinizde bugünkü yaşamınızı ve içindeki adaletsizlikleri tartabileceğiniz bir terazi kalıyor.
Eğer siz de modern hayatın getirdiği o ağır yüklerden ve yapaylıklardan sıyrılıp, kendi özgür iradenizin sesini yeniden duymak istiyorsanız Rousseau’nun bu davetine kulak vermelisiniz.
Destek Yayınları’nın bu serisi felsefenin temel yapı taşlarını tanıtmayı hedefliyor. Eğer Jean-Jacques Rousseau’nun dünyasında daha derin bir yolculuğa çıkmak isterseniz şu kavramların izini sürmenizi tavsiye ederim.
• Du Contrat social (Toplum Sözleşmesi)
• Lettres morales (Ahlak Prensipleri Mektupları)
• Discours sur