Gelin sizinle binlerce yıl öncesine, Atina’nın o kavurucu sıcağında İlissos deresinin kenarına, bir çınar ağacının gölgesine uzanalım. Platon’un Phaidros’u öyle kuru bir felsefe metni değil; aslında ruhun, aşkın ve sözün haysiyetine dair yazılmış epik bir "yol hikayesi".
Phaidros, elinde kurnaz hatip Lysias’ın bir parşömeniyle heyecan içinde Sokrates’e rastlar. Lysias, o dönem tam bir "modern zaman rasyoneli" gibi konuşuyor; diyor ki: (hatrımda kaldığı kadarıyla) Gençler, size aşık olanlara değil, aşık olmayanlara yüz vermeli. Çünkü aşık adam hastadır, dengesizdir, tutkusu bitince sizi terk eder; ama aşık olmayan adam mantıklıdır, size fayda sağlar, ilişkisi bir ticari ortaklık gibi sağlam ve öngörülebilirdir. Yani aşkı, hayatın akışını bozan bir arıza, mantığı ise güvenli bir liman olarak pazarlıyor. Ama Sokrates, İlissos nehrinin kenarındaki o çınar ağacının gölgesine çöktüğünde, bu sığ bakışı yerle bir edecek o devasa hakikati haykırıyor: Her çılgınlık kötü değildir dostum, en büyük erdemler ancak aşkın o kutsal deliliğiyle ruhumuza iner!
İşte orada, insanlık tarihinin en sarsıcı tasvirlerinden biri olan Kanatlı Araba sahnesi başlıyor. Sokrates der ki; senin ruhun, bir arabacı ve ona bağlı iki hırçın attan oluşan bir savaş alanıdır. Arabacı senin Aklındır, ama dizginlediği güçler birbirine zıttır. Atlardan birisi (beyaz at diyelim), asalet ve onurdur; gözü hep yukarıda, gökyüzündeki o mutlak hakikatin ve güzelliğin ışığındadır. Kamçı istemez, sadece bir bakışla yola gelir. Ama soldaki diğer at (siyah at diyelim)... O tam bir canavardır; kalın ve kısa boylu, kaba saba, sağır ve şehvet düşkünüdür. Tek derdi yerdeki çamura, bedensel hazlara ve anlık tüketime çökmektir.
Epik olan an ise şudur: Ne zaman ki ruhun yeryüzünde o ilahi güzelliği anımsatan birine rastlar,