(...) Büyük kalabalık tarafından bu pek anlaşılmaz. İslâm dışı çevreler, felsefe, psikoloji, sosyoloji, hukuk vesaire kalıbları -mevzu dilleri- içinde konuşurken, âdetâ o mevzuların kendileri de kendilerine âitmiş ve o mevzularda konuşmak kendilerine mahsûsmuş zannı uyandırırlar… Buna bakan Müslüman da, o mevzularda konuşmayı kendine yasaklar, o mevzularda konuşanı “imânı terketti!” sanır, çoğu zaman bu zannında haklı çıktığını görür, hâsılı devekuşu gibi başını kuma sokmanın, zamanın icâbına mahsûs ve çözüm için kendini teklif eden meselelere sırtını dönmenin, dinin icâbını yerine getirmek olduğuna hükmeder… Bu kimseye göre, Müslüman olmak, yalnız birtakım Şer’î meselelerle ilgilenmeyi gerektirir; iktisad, içtimaiyat, fizik, astronomi gibi mevzular, “gâvur”a bırakılmalıdır…
Böyle düşünen belki Budacı olabilir, Hristiyan olabilir ama, Müslüman olamaz. İslâmiyet, Müslümandan dünyaya sırtını dönmesini değil, ona hâkim olmasını ister… Ve bugün, ona şöyle bir vazife yükler:
“İslâm tasavvufu önünde Batı tefekkürünü hesaba çekmek, birinciye nüfuz ederken ikinciyi aslîleştirmek…” (*)
Bu mukaddes vazifenin Büyük Doğu-İbda’dan önce kimse farkına varmadığı gibi, farkına vardıktan sonra da Büyük Doğu-İbda olmadan hakkından gelemeyeceği tecrübelerle sabittir. “Nüfûz etmek”, “aslîleştirmek”, vesaire, söyleyişi kolay kelimelerdir, papağanlara dahi öğretilebilir; ama işin hakikatine sıra gelince, onlardan nasıl bir çetinlik buharı yükseldiği görülecektir:
**"İç"e doğru fâni olma ve "dış"a doğru müdîr-hâkim tavrı temsil edebilmenin ön şartı, bir bünyede kana dönüşen gıda maddeleri gibi, "MÂLEDİŞ ÇETİNLİĞİ"ni yaşamaktır… Bunun cezbesi… Bu yaşanmadan, kendi orjinine ve kendi dünya görüşünün orjinine nisbetle "tahvil edici" bir mâlediş tarzı bahis mevzuu olamaz. İşte