• George Orwell'ın yaşadığı dönemden geleceğe bir uyarı niteliğinde bıraktığı kitap. İnsana anlattığı/düşündürdüğü o kadar çok şey var ki, yüzde birini bile bu inceleme yazıma yansıtabilsem sevinirim sanırsam.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Nükleer savaş sonrası dünya üç ana ülkeye bölünmüş ve bunlar Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Kahramanımız ise Okyanusya'da yaşayan bir "dış parti" üyesi. İç parti en kısa tanımıyla totaliter bir rejimin iktidarını yansıtıyor. Dış parti ise bu rejimin yönetimi altında bulunan kişiler için kullanılıyor.

    İşte bir dış parti üyesi Winston bu tür rejimler yönetimindeyken yapılacak en son şeyi yapıyor ve sorguluyor. Haliyle her düşünen/sorgulayan insanın yaşayacağı kötü günleri kendine çekmiş oluyor. Biz de bu karanlık ortamda Winston'un peşine takılıyoruz. Yaşadığı gizli aşkları, partiyi anlamlandırmasını ve proleter denilen bağımsız/yarı özgür insanlara karşı umudunu görüyoruz.

    Tüm bunlar usta bir kalemin elinden aktarılmasından dolayı size düşündürdükleriyle farklı bir insan olarak kitabı bitirmenize sebep oluyor. İlk okuyuşumda pek gözüme batmasa da ikinci okuyuşumda sosyalizme karşı yazılmış bir eser olduğunu net olarak görebildim. Her ne kadar çevirmen Celal Üster, Orwell'ın hem kapitalist hem de sosyalist düzene iki ucu sivri bir mızrakla saldırdığını söylese de bana pek öyle gözükmedi. (Sovyetler Birliği'ni karalamak için yazılmış bir kitap olduğu bence açık.)

    Kısacası distopya seven/sevmeyen herkesin okuması gereken şaheser niteliğinde bir kitap ve herkese tavsiye ediyorum. Tek önerim okumadıysanız önce Hayvan Çiftliği'ni okumanız daha sonra 1984'e başlamanız olacaktır. Uyarmadan da geçmeyeyim kitap gerçekten çok karamsar ve yazar size o karamsarlığı çok iyi geçiriyor. Sizi de o dünya içinde sıkışmış bir insan gibi hissettiriyor. Bu bakımdan mutsuzluğa hazır olun.

    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->
    Savaş Barıştır
    Özgürlük Köleliktir
    Cahillik Güçtür.

    Defalarca geçmesine ve Orwell'ın ikide bir hatırlatmasına rağmen bir türlü bu üç cümlenin içlerinde yatan anlamı göremedim. Winston'un Goldstein'ın kitabını okurken ki satırlara kadar tabii ki. O kadar güzel bir alt anlam içine girmiş ki birden "Savaş gerçekten barış olabilir mi?" diye sorgulamama bile sebep oldu.

    Seçilen terimlerin her biri sizi farklı fikirlere sürüklüyor gerçekten. Gerbak, Barbak, Sevbak ve Varbak'ın tezatlıkları bunun en güzel örneği bana göre. Ancak İngsos içinde anlatılanlara ise değinmeye bile gerek yok. İnsanların dillerini değiştirerek düşüncelerini kısıtlama konusu ise gerçekten benimde oldukça aklıma yatan bir durum.

    Kitabın dünyasındaki günümüz ile kesişen noktaları görmezden gelmek için olağanüstü bir çaba harcadım. Bir Winston olma niyetim yok. Kitabın sonunda kendinize soracağınız soruda bu olmalı bence; Winston olmalı mıyım, yoksa olmamalı mıyım?

    Fahrenheit 451'de ki yarı umutlu sondan sonra 1984'ün "Büyük Birader'i seviyorum." sonu ise insanı iyice karamsar bir havaya sokarak noktayı koyuyor. Umarım kimsenin Büyük Birader'i sevmek zorunda olacağı günler gelmez...

    İkinci okuyuşum sonunda hislerim bunlar. Bir 5 yıl sonra tekrar okuduğumda (ki mutlaka okunması gerekir) aynı kelimelerden o zaman ne çıkaracağımı şimdiden merak ediyorum :)
  • Başından beri başucumda olan ve okumamı bekleyen bir kitaptı. Sonunda bugün okumam nasip oldu.

    Öncelikle kitabın bu özel baskısı hakkında konuşmak istiyorum. 25. yıla özel çıkarılan bu baskıyı alıp almama konusunda biraz kararsızdım ancak şuan çok memnunum aldığıma. Cildi, kutusu, sayfaları vs. gerçekten çok kaliteli. Üzerine birde hikayede size eşlik eden sanatsal çizimler ile aldığınız keyif oldukça artıyor. Yani Simyacı okumak isteyen arkadaşlara 5-6 TL fazla verip bu versiyonu almalarını önerebilirim. Kitaplıklarında da oldukça şık duracaktır.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Kitap, rüyasına giren hazinesini aramaya çıkan bir çobanın yolculuk öyküsünü anlatıyor. Bu yolculukta çobana eşlik ediyor ve yolculukta başına gelen her şeyle bize de ders veriyor ve nasihatlarını evrensel bir dilde iletiyor. İçinde bir çok mesaj barındırıyor ancak bu mesajların tek okumayla (en azından benim için) anlaşılmayacağı açık.

    Her sayfasında sizi farklı düşünceler içinde bırakıyor kitap. Ancak bazı mistik kısımlarda hafif rahatsızlıklar duyduğumu söyleyebilirim. Yani okumaya karar verirseniz içerisinde garip mistik olayların bulunduğunu unutmamanız iyi olur.

    Her insanın yeryüzünde özel bir görevi olduğunu ancak çoğu kişinin bu özel görevini takip etmekten vazgeçtiğini anlatıyor ana tema olarak. Bizim İspanya'da yaşayan Endülüslü çobanımız ise bu özel görevi için Mısır piramitlerine gitmeyi bile göze alıyor ve sizde onun bu cesaretini izliyorsunuz.


    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->

    Çobanımızın atmacaları gördüğünde savaş öngörüsü yapması, rüzgara dönüşmesi vb. aşırı mistik olaylar benim okuma keyfimi biraz kaçırdı. Evet, hikaye içindeki anlatıma çok uygun ve güzel olmuş ancak gerçeklikle çok içli dışlı bir okur kimliğim var sanırsam. Başkaları bu mistik kısımlar hakkında neler düşünüyor merak ediyorum açıkcası.

    Kitabın sonlarında piramitleri bulup gözyaşının düştüğü yeri kazmaya başlayınca bende çobanla birlikte heyecanlandım. Çobanı dövüp orada bırakan ve kendi gördüğü ispanya rüyasını anlatan haydutlardan sonra bir an kitap bitti sandım. Bir telaş aldı beni ancak sondeyiş kısmı ile ferahladım. Özellikle Fatima'yı bile arada kaynatmayıp hikayesini tamamladığı için kitaba teşekkür ettim. Malum konuyu havada/yarım bırakan eserlerden bıkmaya başlamıştım son zamanlarda. Kitabı okuyan arkadaşlar girişte yazdığım "Başından beri başucumda olan ve okumamı bekleyen bir kitaptı." göndermemi anlamışlardır sanırsam :)

    Kısacası okunası akıcı ve değişik bir tarzı olan roman. Yanlış hatırlamıyorsam yaşayan yazarlar arasında bir eseri en fazla dile çevrilen insan rekorunu kazandırmış bu kitap yazarına. Haklı bir rekor olduğunu söyleyebilirim. Tavsiye ederim.
  • "Birileri size bir öykünün neyle ilgili olduğunu söylerse, muhtemelen haklıdırlar. Öykünün yalnızca bununla ilgili olduğunu söylerlerse, kesinlikle yanılıyorlardır. Dolayısıyla size Ray Bradbury'nin uyarı niteliğindeki takdire şayan kitabı Fahrenheit 451 hakkında söylediğim her şey eksik olacak."

    Kitap incelememe başlamadan önce önsözde gördüğüm bu kısmı mutlaka alıntı olarak eklemem gerektiğini düşündüm. Bu yazımı (ve diğerlerini) okurken benimde bu öykünün neyle ilgili olduğunu söylediğimi unutmayın lütfen.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Kitabın konusunu kısaca özetlemek gerekirse; Guy Montag isimli bir itfayecinin hikayesini dinliyoruz. Ancak bu itfayeci biraz farklı. Yangın söndürmek yerine kitap yakıyor. İnsanları kitaplardan uzak tutarak onları bir yalan silsilesi içine almayı hedefleyen otoritenin içerisinde yaşıyor. Gözlerini açana kadar.

    Daha öncesinde yine aynı tür olan 1984'ü okuduysanız bu kitabada yabancılık çekmezsiniz. Yine bir distopya. Yalnız çevirmenden midir yoksa yazardan mı bilmiyorum ancak 1984'ün yazarı George Orwell'ın kalemindeki ustalığı bu kitapta tam olarak göremedim. Ancak bolca alıntı yapılacak cümleye rastlamadım desem ise yalan olur. Hatta bir ara alıntı defterime ikide bir yazmaktan kitabı okuyamadığım oldu ve alıntı yapmayı bıraktım.Kısacası güzel bir hikaye sunuş şekli var ancak havada kalan ve yarım kalan şeyler dolayısıyla biraz üzüyor insanı.

    Ray Bradbury'nin bu distopyası ile günümüz dünyasını ara ara karşılaştırıyor olmak ise biraz üzücü. Kitaplara verilmesi gereken değeri yeni yeni vermeye başlayan biri olarak beni de oldukça etkilediğini söyleyebilirim.

    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->

    Clarisse McClellan kızın Montag üzerinde etkisi tartışılamaz. Hikayesinin bu kadar yarım kalması ise beni oldukça üzdü. Ne olduğunu ve neden öldürüldüğünü net olarak okumayı isterdim açıkcası. Olayların yazılış şeklinde de ara ara kafam karıştı. Belki bu benlik bir durum ama anlatış şekli itibariyle bir olay yaşanırken hayal mi, şimdi mi yaşanıyor, ne zaman yaşandı ne anlatıyor diye düşünmekten olayı tam kavrayamadığım yerler oldu.

    Son kısımda ise şehir yerle bir edildikten ve Guy Montag yola koyulduktan sonra sanki hikaye yeni başlayacakmış havası aldım. Hatta "Bu kitabın ikincisi vardı da ben mi gözden kaçırdım acaba?" diye kendime kızıp kitap sitelerinde araştırdığım oldu ama yokmuş. Yani benim için hikaye o kadar yarım kaldı ki devam kitabı vardır herhalde dedim kendi kendime.

    Bunlara rağmen güzel ve etkileyici bir kitap olduğunu söyleyebilirim. 160 km/saat hızında giden araçlardan tutkuyla bahsederken kitabın biraz eskidiğini kavrıyorsunuz. Ama bu durum ana fikre zarar vermediği için okurken aldığım zevkte hiçbir değişiklik olmadı.

    Başta da söylediğim gibi 1984'ten önce okusam belki çok daha beğeneceğim bir kitap olabilirdi ama George Orwell'ın 1984 gibi bir başyapıtını okuduktan sonra Fahrenheit 451'de aradığım tadı tam olarak alamadım.

    Şimdi geriye filmini izlemek kaldı.
  • İsmini Andrea Del Sarto imzalı "Madonna delle Arpie" tablosundan alan kitap. "Aşk" kelimesini yazarken bile tiksinen bir insanım ama bu hikayede anlatılan gerçek manada aşktan fazlası.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Kitabın türü olarak aşk belirlenmiş ama en başta yazdığım şekilde benim gibi bir insansanız bile emin olun sizin içinde kitaba bağlanacak noktalar mutlaka var. Bu noktalar benim için karakterlerin gizemiydi.

    Önce Memur Raif efendinin sonrasında ise Maria'nın (namıdiğer Kürk Mantolu Madonna) gizemi ile baş başa kalıyorsunuz. Bir yüze bakmakla bir insan gözükmüyor sanırsam. Her insanın altında yatan gerçek kişiliği görmek maalesef nasip olmuyor. Bu kitapta ana nokta olarak buna değiniyor.

    Kitabın orta bölümlerindeki çiftin hikayesi biraz okuma zevkini kaçırıyor (en azından benim için) ancak geri kalanı için gerçekten okumaya değer bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

    Kitap içerisinde insana ve insan doğasına karşı bir çok tespit de mevcut.

    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->

    Memur Raif'e olan merakı kitap bana çok net bir şekilde geçirdi. Sonrasında Maria'nın gizemli hareketleri, ilişkideki kararsız durumu ise bu sefer merak oklarını ona yöneltti. Maria'nın ilişkinin başlarındaki garip davranışlarının sebebi bana pek geçmedi. Ancak kitap, Raif'in Madonnası'na olan sevgisini benim gibi kalpsiz birine bile hissettirdi.

    Maria ile tanışma aşamalarına gelince biraz okumaya başladığıma pişman olmadım desem yalan olur. Ancak Maria'nın hastalığı başladıktan sonra her an ne olacak heyecanıyla okumaya devam ettim. Raif Türkiye'deyken mektuplar gelmeyi kesince ölüm ihtimalini neden düşünmediğini her sayfada sorguladım. O ihtimalin vurucu bir son için saklandığını gördüm. Kız çocuğunu ise ilk adının geçtiği yerde fark ettim ve o noktadan son noktaya kadar bir hüzünle okudum kitabı.

    Kısacası bana göre bir tür olmamasına rağmen, usta bir kalemin elinden çıkmasından dolayı, okuması mutlaka gerekli (ve keyifli) bir kitap olduğunu görüyorum.

    Dipnot: Yıl olmuş 2018 yenimi okuyorsun diyecek arkadaşlar varsa söyleyeyim; haklısınız. kitap okuma alışkanlığı geç yaşta kazanılınca böyle oluyor işte.
  • İhsan Oktay Anar ile ‘’Efrasiyab’ın Hikayeleri’’ kitabı ile tanışmıştım. Açıkçası beğenmemiş ve yazarın öteki kitaplarını okuma listeme dahil etmemiştim. Ta ki okuduğum kitapların tarzı biraz değişip yazarın diğer romanlarının konusu ilgimi cezbetmeye başlayıp kardeşimin de mutlaka okumamı telkin etmesine kadar bu böyle sürdü. Sonrasında özellikle ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’nı okumak için ciddi bir istek duymaya başladım. Sonunda okudum ve de oldukça memnun kaldım. ‘’Efrasiyab’ın Hikayeleri’’ni de tekrar okuyacağım.

    ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’ sahiden de biraz puslu mekanlarda ilerleyen, düşle gerçeğin birbirine karıştığı bir hikaye ve ben bu tarzı çok seviyorum. ‘’Gölgesizler’’, ‘’Sur Kenti Hikayeleri’’ ve hatta sadece anlatıcı karakteri sebebi ile ‘’Kitap Hırsızı’’ da bu tarz kitaplardandı; onları da çok sevmiştim. ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’nı zaman zaman kurgu olarak ‘’Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk’’ kitabı ile bağdaştırdım. Kitaptan aldığım tadı, birkaç eser ile anlatmaya çalıştığım bu tuhaf paragrafı burada kesip incelememe devam ediyorum.

    ‘’Puslu Kıtalar Atlası’’nda çok fazla karakter var ve her ortaya çıkan karakterden önce onun hayatına dair ayrıntıların sunulması bence kitabın özgün noktalarından biriydi. Bu sayede karakterler kitapta bir figüran edasıyla süzülmektense etten kemikten bir şekilde arzı endam etmiş oluyor. Yazarın hayal gücü gerçekten geniş ve bunu okumak keyif verdi. Kitabı okuduğunuzda bambaşka kapılardan geçip bambaşka dünyaları izlediğinizi düşünmemek elde değil. Bir de benim sevdiğim bir teknik var ki yazar da kullanmış bunu; bir olayı bir karakterin gözünden okuyoruz, ama sonrasında bir başka karakter ile o olayın kıyısından köşesinden geçince ayrı bir heyecan duyuyorum. Ben biliyorum bunu, bizimki az önce oradaydı, tabi senin haberin yok diyesim geliyor karaktere. Tuhaf bir his… Bir de ‘’Efrasiyab’ın Hikayeleri’’nde yer alan bir karakterin bu kitapta da yer alması hoşuma gitti. Böyle durumlarda ortada çözülmesi gereken bir gizem varmış gibi hissediyorum ve hoşuma gidiyor.

    Kitabın sonuna geldiğimde durup düşündüm ne anladım diye. Sonrasında da buradaki birkaç yorumu okudum. Herkes kendine göre yorumlamış. Benim de kendime göre bir yorumum oldu elbet. Şimdi müsaadenizle buraya bir ---SPOİLER---- uyarısı koyarak kendi görüşümü de açıklayayım.


    Yazar, kendisini Uzun İhsan Efendi karakteri ile hayalinin içine yerleştirmiş bulunuyor. Uzun İhsan Efendi’nin ben düşlüyorum diye siz varsınız sözleri ve yine Bünyamin’e yazdığı mektuptaki, ben bu muyum yoksa İzmir’deki mahzun bakışlı kişi mi, sözleri de bunu işaret ediyor diye düşünüyorum. Malum kitabın sonunda da Karşıyaka ibaresi var. Uykusundan uyanmayan bekçi de yine yazar ile alakalı bir karakter. Bekçi uyandığında, düşlerin de sona ermiş olması yine buna bir işaret. Ama bunu nasıl tam olarak açıklayabilirim, onu bilmiyorum.

    ---SPOİLER BİTTİ.---

    Eğer hala okumamışsanız kitabı tavsiye ediyorum. Yine bu tarz bildiğiniz kitaplar varsa da önerilerinize açığım. Keyifli okumalar dilerim.
  • İnsancıklar Dostoyevsky'nin ilk romanı. Bazı insanlar vardır, gösterir kendini, bilirsiniz bir şeyler olacak. Beklemeniz gerekmez uzun yıllar boyunca. İşte 23 yaşındaki Dostoyevski de böyle İnsancıklar'da. En sona yazacağım şeyi şimdi yazayım bari. O yaşında yazdığı böyle bir roman, nedense bana https://1000kitap.com/lwoH/Duvar/'u hatırlattı. Yazım tarzı ya da türle ilgisi yok. Belinski'nin zamanında Dostoyevski'de gördüğü büyük yeteneği şu anda bir çok 1K okurunun kendisinde gördüğüne eminim. Umarım kendisi bizim gibi korkaklık edip hayatın akışına kapılmaz da, ileride büyük bir yazarı tanımış oluruz. Kitaba geçebilirim artık, yeterince övdüysem kendisini:)

    Evet, daha önce fransızca kitap çevirileriyle geçinen genç Dostoyevski parasızlıktan çıkış için bu romanı yazıyor. Biz nasıl şu anki yazılarımızda kendisine atıfta bulunuyorsak, o da dönemin usta yazar/şairleri Puşkin, Gogol, Karamzin gibi isimleri romanın içinde sıkça kullanıyor, hatta içeriğe olan etkisinden dolayı postmodern bir çalışma bile diyebiliriz belki modernliğin başlangıcından önce olmasına rağmen bu kitap için. (O kadar anlamıyorum bu işten, kusura bakmayın)

    Bugüne kadar olan incelemelere göz gezdirdiyseniz kitabın, ecnebilerin "epistolary" dediği, bizde ise " Olmasa Mektubun" kategorisine sokabileceğimiz bir türde yazıldığını anlamışsınızdır. Edebiyat dünyasına farklı bir eserle girmek istemiş Dostoyevski . "Yeni bir Gogol doğuyor" nidalarıyla kabul gördüğüne göre başarıya da ulaşmış daha bu ilk kitabında.

    Nasıl ulaşmasın, yeni şeyler var o dönem için kitapta. Sosyal eleştiri var, psikolojik gerçekçilik var, göndermeler var bolca. Kitabın adı İnsancıklar, ya da Yoksul/Zavallı İnsanlar. Ana tema da yoksulluk, öyle ki çıktığında kitaba Rusya'nın ilk toplumsal romanı diyen de var, sosyalizmin öncüsü olarak gören de. Tabi Dostoyevski sadece bu amaçla yazmıyor yan yana oturan iki uzak akrabanın mektuplarından oluşan bu kitabı.

    (Bundan sonraki kısmı Melih Ceylan'ın seslendirmesiyle okuduğunuzu düşünmeniz tavsiye olunur, ben kendisini Paul Auster'in sesli kitaplarında tanıdım, reklama girecek belki ama neyse- örnek: https://www.youtube.com/watch?v=vY1p77s46rY) (Ve bittabi küçük bir SPOILER ibaresi) Olayları karşılıklı binalarda iki sefil oda ya da oda parçasında yaşayan orta yaşını bir hayli geçmiş Makar Devushkin ve kendisinin uzaktan akrabası (kuzen) genç Varvara Dobroselova arasındaki mektuplar anlatmaktadır.

    Makar Alekseyevich Devushkin yoksul bir devlet memurudur, ara sıra çeşitli yazıları temize çekme işleri de yapar. Saf bir adamdır, güvensiz ve yalnızdır. Roman boyunca sevdiği insan için elinden geleni yapar - günümüz insanına biraz garip bir sevgi gibi gelse de- sürekli kendince güzel hediyeler alır Varvara (ya da Barbara)'ya kendi haline bakmadan.

    Varvara Alekseyevna Dobroselova'nın durumu da farklı değildir fazla. Sürekli azalan bir grafik gibidir hayatı. İlk önce babasını, daha sonra platonik sevgilisini en son da annesini kaybetmiştir ve odasında dikiş dikerek hayatını kazanmaya çalışmaktadır. Makar'ın kendisine aldığı hediyeleri, onun da yoksul olması nedeniyle gönülsüzce kabul etse de (istemem yan cebime koy havası aldım bazen), bu yaşlı denebilecek akrabasına karşı sevgisi kitabın sonlarına dek fark edilmektedir. Ta ki...

    Neyse tabi ki her şeyi anlatmayacağım. Aslında benim gibi tembel okurlar için özetlemeyi de düşündüm bu ince kitabı, ama güzel bir şey çıkarmış ortaya Dostoyevski. Gerçekten okumak gerek. Tarih ve mekanı değiştirsek bir de dönemin yazarlarına göndermelerini çıkarıp, bugünküleri eklersek şu an bile bir çok satan kitaplar arasına girebilir. Yoksulluk, açlık, kadın erkek ilişkileri, paranın insanlar üzerindeki etkisi, sınıfsal ayrımlar, kötü edebiyat, iyi edebiyat, bürokrasi, melodram, romantik komedi, ne yazacağımı şaşırdım artık. Baştan sona incelemelere bakıp insanların kitaptan neler aldığını, nasıl bir ruh haline girdiklerini görünce anlıyorsunuz bu çeşitliliği zaten. Bir an bir çocuğun ölümüyle çökerken, başka bir mektupta gülüyorsunuz Makar'ın tepkilerine.

    Tabi en azından Palto 'yu da okursanız iyi olur bu kitabı okumadan önce. Bir ara Varvara'yı kaybedeceğini düşünen Makar'ın bizli konuşmaya başlaması, "Kıymetlimiss" moduna giren Gollum'u hatırlatı bana. Adam herkesi etkilemiş gerçekten diye düşündüm, Tolkien'in benimle aynı şekilde düşünüp düşünmediği hakkında en ufak bir fikrim olmasa da.

    Anna Karenina incelemesinin altında keşke kısa kesseydin diye yorum yapan bir arkadaş vardı. Onun buradan okumaya başlayacağını değerlendirerek kitap hakkında, Kemaletin Tuğcu seven sevmeyen herkesin okuması gereken bir eser deyip incelememi bitirmeyi düşünüyordum ama, bir iki reklam linki daha almaya karar verdim en sona. Anıl'ın Dostoyevski okuma sırası (Tabi ki en başta İnsancıklar:) #27872199 Quidam'ın altında bir çok link bulunan etkinlik iletisi #28130221 ve Dart tahtanıza yerleştirmeniz için bir Nabokov resmi https://i1.wp.com/...Vladimir_Nabokov.jpg en kullanışlı teçhizatınız olacaktır Dostoyevski maceranızda. Sağlıcakla kalın, Dostoyevski ile kalın
  • Selamlar olsun size 1K ahalisi ve işsizlikten nasibini almak için bu incelemeye tıklayıp nasibini alacak olanlar...Artık bir gelenek haline geldi bunu belirtmek ama HEMENCİK yine AMA yine ÜSTÜNDE durup ALTINI çizmekte fayda var ki bu kitabı da sahaftan aldım ... Neredeyse sıfır ve 12 "milyon" (bkz: old school da BİLEREK sınıfta kalanlar ).. Sağolsun Adilhan Pasajında Piraye' den Turgut abi biraz delayli olsa da halay başı olmak isteyen naçizane şahsımıza beyaz mendil kıvamındaki bu kitabı gayet uygun bir fiyattan tokaladı .. Kendisine bir kez daha burdan teşekkürü bir borç biliyorum...ve tabii ki ısrarlı telefonlarımla bir rehine krizine dönüşen bu alamayış ama kendi açımdan verişin ortasında kalıp 2 dükkan arasında mekik dokuyan elimdeki kare ası , içi içli köfte dolu sefer tası , ablaların ablası ve orta doğu ve balkanların en efsane en bi cicisi , sahafların HASI Gülden Ablam...Sen olmasan ben ne yapardım ? =)) pek çok öpüyorum seni MUK MUK!! =))
    Bu kitap aslında bayadır listemdeydi.. Severim , hem de pek bi çok severim Eduardo Galeano' yu da ,bana kendisini tanıma fırsatı sunan Soner Yalçın' ı da.. Ama aklımda , bundan öncesinde okumak için sıradaki kitabı Tepetaklak idi .. 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu olarak karar almışlar.. Kim , nasıl kabul ettirmiş bilemiyorum ..Aralarında anlaşıp, secmişler bu kitabı..1K'da oraya burya dadanıp, milletin iletilerine salça olduğum ve işsizlik bayrağını göndere çektiğim sıralarda , ekranda akışa düştü söz konusu ileti.. Şaşırmadım dersem yalan olur .. Kendim bugüne dek bir okuma grubunun etkinliğine dahil olmuş değilim.. Zaten biz metalci kesimi bir araya ancak konserde kapı önü muhabbetine ya da içip ziftlenmek için barda bir araya geliyoruz .. Baktım bizim tayfadan canikovalar da geliyor dedim tamam ben de varım.. Güneş tutulması gibi kadro .. Metin T. abi (adam mother russia dan geldi WTF?!?! ) , Muzaffer Akar abi falan sevdiğimiz bir dolu insan..Son anda topu filelere takan gavur Samet Ö.!!! yazdık bunu kenara =)) Kanbersiz düğün olmaz Tuco inda HOUSE !!! =)) İstanbul' un trafiğinin güdümlü füzelerini ağzımızın üstüne yiye yiye geldik Kadıköy'e.. Mekanın önüne geldim girdim içeri .. Elimi kapıya attım..Kapı açılmıyor!!! Açamıyorum kapıyı .. Sağdan çekiyorum soldan çekiyorum kendime..Yok!!! Sürgülüymüş meret .. Kan yüzüme akın etti... Karizma yerlerde =P Arkadan arkadaş açtı girdim içeri.. Kimsin dediler .. Ben dedim Tuco Herrera .. Hemen ya arkadaş sen sahiden işsiz misin falan fistan gülüştük .. Bu arada ben kitabı da okumamışım , GEZİ GÖZLEM kolu kıvamında katılıyorum olaya .. Rakı sofrasında , beyaz sofra örtüsü üzerinde , boynu bükük kimsenin çatalla taciz etmediği , burun büktüğü iç güveysinden hallice "yeşillik" tabağındaki zoraki ikamet eden sürgün yemiş ,sararmış Suriyeli maydonozlar kıvamındayım..Kimseye bişey de diyemiyorum.. Şöyle nabız yoklayaraktan , konuşulanlara kulak kabartaraktan dinledim.. Döndüğümde yapılan incelemeleri de , eleştirileri de okudum.. Ordayken de sordular nedir ne değildir diye .. Yapılan YAMUKLUKLARI anlatıyordur dedim..Güldüler =)) ( ben de olsam ben de gülerdim halime ZOHAHAHAHAHAH =) ) .. Mekana gelmeden önce zaten bir cephe savaşı dönmüş anladığım kadarıyla din muhabbeti üzerinden 2 taraf arasında.. Ben de kız evine hayırlı iş için gidilirken koltuk altına kıstırılıp hediye paketine sarmalanmış ziftli lokum kıvamında tam üstüne denk gelmişim.. Bu din muhabbetini bir kenara not ettim aklımda.. Benim bildiğim Galeano' nun bu işlerde bezi yok .. Bir de dediler ki Atatürk ' ten ve Osmanlı' dan da hiç bahis açılmıyor.. Buna da check .. Döndüm geçte olsa baya hatim ede ede 5 günde falan okudum kitabı..

    Şimdii...Zurnanın zarıldadığı yerlerdeyiz cimcimeler ve esas oğlanlar (haydi isim de vereyim POCAHONTASLAR VE GERONİMOLAR =) ).. Öncelikle kendi açımdan hemen belirteyim ki sonradan sıkıntılara yelken açmayalım .. Tartışmanın yelkenleri ad-hominem rüzgarlarıyla dolmasın .. Benim dinlerle ilgili en ufak bir alıp veremediğim yok..İnananlarla da bir sorunum yok.... Voltaire ' in dediği ( ya da dediği iddia edilen sözündeki) gibi düşüncelerinize totalde karşı da olsam , karşıt fikirde de olsak bunu dile getirebilmeniz , kendinizi ifade edebilmeniz için herşeyi yaparım.. Haksız da olsanız , suçlu da olsanız suçunuz ispat edilene dek Magna Carta sözleşmesi halen daha geçerli bildiğim kadarıyla ..Değilse de işbu inceleme de ben yürürlüğe koydum! Bunları bir kere yan cebine bi at .. Karşında değilim ..YANINDA DA değilim .. Benim gibi bir işsiz için , bu etkinliğe katılırken EN önemli olan şey GERÇEKLERDİ.. Bu bir edebi kitap ya da roman değil .. Roman veya diğer edebi neşriyat , öykü olur , anı olur , gezi yazısı olur .. Bunlar göreceli şeyler .. Sen sevmezsin , ben severim.. Burda tarihi olaylar söz konusu... bunlar Zweig' ın ardı arkası kesilmez betimlemeleri değil !! Ben Yozgat' ta her 10 evin kaçında , kaç günde bir analı kızlı ardına mücver yeniyor , 3 sene sonra Çorum ,New York'tan sonra dünyanın Nike ürünlerinin tüketim sıralamasında 2. gelecek , Kırklareli' nde bu sene hane başına 1 ton mercimek tüketildi tarzı realitelerden yanayım .. Benim işim gücüm bu, söz konusu Eduardo Galeano olduğunda .. Kesin bilgi !! Şimdi misal denmiş ki evrensel bir tarih mi? Cidden çok sevdiğim taze asker adayı Oğuz Aktürk arkadaşım yöneltmiş bu eleştiriyi.. Evet değil !! Kabul !! Ama geçmişten geleceğe ışınlanıp elde ettiği teknolojiyle Mars' ta koloni kurup etli ekmek üstü PLAZMA ticaretine sardırmış Konyalılar da söz konusu değil günümüzde (TERMİ-LEVENT hariç =P !! ).. Evren dediğimiz şey üzerinde hayatımızı sürdürdüğümüz dünyamız bizim için.. Sanırım İslam'la da alakalı eleştirel yorumlar vuku bulmuş ben toplantıya gelmeden önce .. Ben kesinlikle İslam'a yöneltilmiş bir negativite okuna rast gelmedim..Bilakis savunulmuş.. Başta da söyledim şimdi de söylüyorum .. Bu adamın dinle değil dini kendi çıkarına alet edenlerle derdi ..

    LÜTFEN AMA LÜTFEN DİNİ ÇIKARLARINA ALET EDEN YOBAZLAR İÇİN bkz sayın cevizkabukları : #26681147

    Ve sözde medeniyet kavalı tüttüren eli petrole, emekçinin kanına , alın terine bulaşmış peygamber Muhammed biografisi yazıp yazabilecek dünya üzerindeki en son kişi olan İKİ YÜZLÜ ARAMCO ortakları için bkz : #26682728.

    ve Nadia Comaneci ' yi ağzına alan, elindeki traş bıçağını bir inatla bırakmayan Şener Şen edasıyla bkz : #26681147

    -----------------------------------------------------------------------------------------

    Bunların aksi olaydı Eduardo Galeano gibi bir yazar , edebiyatın kilometre taşlarından biri olan ve İlahi Komedyayı yazan Dante gibi yazara gelişine vole vurur muydu ? Bu zihniyetin tohumları , şer odakları olan söz konusu Papalar daha 2010 larda yaptıkları konuşmalarda hedef almıyorlar mıydı peygamber Muhammed ' i.. kendi ellerindeki kanı unutturmak için suni gündem yaratıp , kiralayarak oturtturdukları koltuklarda takım elbiseli tiplemelere alkışlatmıyorlar mıydı aleni hakaretlerini İSLAMA KARŞI? Bunları ne çabuk unuttunuz ?!?!?!

    Bu yüzden İslam ile alakalı eleştirileri NET geçiyorum .."Cımbızlanmış" olanlar bu kesişim kümesinde yer almıyor.. Hristiyanlık itikati de bizi bağlar diyenler..TAMAM GÜZEL KARDEŞİM ... farzı misal sen günümüzde değil de bundan yüzyıllarca önce sömürgeci ispanyollar gelmeden önce inkalar mayalar adıyla anılan bir toplumun içinde yeralan baldırı çıplaklardan biriydin... İspanyollar geldi ve inandığın herşey bir gün içinde kafir - pagan - heretic ilan edildi.. seni öldürmek için 4 ayak üstünde koşan eli mızraklı tipler peydah oldu.. kırıp geçirdiler seni de soyunu da .. YETMEDİ!! Sana bünyende, bağışıklık sitemindeki databesede esamesi dahi okunmayan, hiiiç adını dahi duymadığın çiçek hastalığını bulaştırmak için , çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeleri ısın diye verdiklerini bir düşün.. Bir gün önce topraklarında özgürce yiyip içip gezip dolaşırken ; altın, gümüş veya adını sanını duymadıgın metaller için yerin bilmem kaç bin metre altına madenlere girmeye zorlandığını bir düşün !! BU MU SENİN İTİKATININ BAĞLI OLDUĞU İTİKAT .. Eduardo Galeano , hiç unutmayalım ki bu adamların torunu .. Yazdıkları bunun üzerine .. Latin Amerikanın Kesik Damarlarını boş yere yazmadı kendisi ..

    Denmiş ki Osmanlı'dan bahsedilmiyor .. Yahu arkadaş Osmanlı gücünün zirvesindeyken , dünyanın karşısında demir yumruk vs sivrisinek kıvamında takıldıgı günlerde kurduğu ordudan (ki avusturya macaristan ordusunu dahi böcek gibi ezmiştir) ve FATİH SULTAN MEHMET ' in istanbulu fethinden başka (bkz : kitapta bahsediliyor) bu dünyaya ne verdi ? Hangi patentli icatta senin adın var .. Portekizliler ve İspanyollar bu dünyayı kendi aralarında yaptıkları antlaşmalarla karpuz gibi ikiye ayırırken , aralarında pay ederken , ticari adı altında seyreyleyen keşifler düzenlenirken , sen de bunları lalelere nazır sarayından izleyip , türk kahvesi höpürdetip lıkır lıkır içiyorken NEREDEYDİ AKLIN ? ne yaptın ? Hangi patentli icatta senin ismin var ? nedir senin dünyaya savaştan başka katkın ? eleştri için değil .. cidden soruyorum !! nedir?!?!? HİÇ!!!Diriliş Ertuğrul nesli HUUUUUUUUU!!!! siz de kulak verin...Osmanlı dünyaya savaş ve fetihten başka hiçbir şey vermemiştir!!! yeri geldi haydi onu da açıklayayım güzel kardeşim ermeni kıyımı demişsin ..KAÇINIZ, SÖYLEYİN KAÇINIZ ABD 'deki ermeni lobilerinin , National Geographic kanalının yaptığı OTTOMAN : WAR MACHINE belgeselini piyasadan toplattırdığını biliyor ?!?!? Senin Dışişleri bakanlığının işbu olaylar olurken , Beşiktaş stadında taca süzülen ya da kalenin üstünden out a çıkan topun ardından bakakalan davulcu KÜKRETTİN AMCA kıvamında bakakaldığını KAÇINIZ BİLİYOR ?!? Sen haklıyken haksız durumdasın adam ne yapsın ?!?!?

    Denmiş ki Atatürk ' ten bahsedilmiyor ... 1 yer hariç (30 larda kadına seçme ve seçilme hakkı Türkiye de verilmiş idi ibaresi hariç) buna da kabul.. Al kardeşim kendi ağzından röportajından ben aktarayım sana o zaman .. Buyur !!! bu arada bugün tuzlu fıstık yok çekirdek var .. siz okurken ben hüpletip çitleyeyim : ÇIT ÇIT ÇIT ...ÇOT ÇOT ÇOT !!! GUP GUP GUP !!!

    Galeano: "Bolivar'ın hocası Rodriguez ile Atatürk arasında çok ortak şey var sanırım. Bolivar Atatürk'ten 100 yıl önce yaşadı. Günümüzden yaklaşık 200 yıl önce Bolivar ve Rodriguez gerçeği görüp yazmışlardı. Hâlâ yaşayan bir gerçektir bu. Sanatın zamanın yaralarını saran ölümsüz gücü gibi. Günümüzde insanlar, yarım saat, bir hafta, bir ay gibi zaman dilimleri içinde kaybolup gidiyorlar. Sanat böyle değildir. Her zaman geçerliliğini korur. Mesela, Latin Amerika'da insanlar "bağımsız" değiliz derler. İspanyol sömürgeciliğinden bağımsız doğduk ama kendi aklımızla düşünemiyor, 62 kendi kalbimizle hissedemiyoruz; çünkü her şeyi ithal ediyoruz diyorlar. Bolivar, yeni sahiplerin egemen gücüne karşıydı. Bağımsız olmamız gerekirdi. Eğer gerçekten bağımsızsan, neden ABD ve Avrupa mallarını kullanıyor, kopya ediyorsun? Kopya edeceksen en önemli şey olan kendini kopyala. Başkası tarafından keşfedilen şeyi kopyalama, kendin keşfet! Yoksa kaybolur gideriz. Rodriguez, Peru, Kolombiya, Venezuela ve Bolivya'da kurduğu okullarda bırakılan değerleri yeniden evlendirmeye çalıştı. Eller ve beyinler gibi. Entelektüel beyinle iş yapan ellerin evliliği gibi. Kız ve oğlan çocuklar, çocuklar ve anne babalarını beraber eğitmek gibi. Nasıl yazılır, numaralar nasıl kullanılır, ev nasıl inşa edilir, marangozluk, tarla nasıl ekilir gibi beceri gerektiren el sanatlarını öğretmek istedi. Ve her kız veya oğlan çocuğu istediği dalı özgürce seçebilir, özgürce düşünebilirdi. Hem elini hem beynini kullanırdı. Günümüz Latin Amerika’sında ise insanlar açlıktan ölüyor, çünkü üstünde yaşadığı toprağı işlemesini maalesef bilmiyorlar."

    Velhasıl kelam dili sarkastik , zekası son derece keskin bir isim Eduardo Galeano (bkz: Aziz Nesin' le baya baya benziyorlar bu açıdan üslup olarakta zeka olarakta ).. Ben bu eleştirileri onun üslübuna yabancı olan ve ilk kez okuyan insanlara bağlıyorum.. Yalnız ben bu adamın ağzından çıkan herşey kanundur diyenlerden de değilim .. Diyorum ki oku kendin karar ver.. Dünya tarihi okumamış olanlar ya da Latin Amerika ' da vuku bulan olaylardan , darbelerden , emperyalizm ve kirli işbirlikçilerinden bir haber olanlar , tarihle alakası olmayanlar çukuru kaz ,çimetoyu dök , temeli at sonra oku .. Yoksa senin de sonun twittera ansızın düşen ve muazzam sükse yaratan Demet Akalın ' ın bakımsız ayak başparmağı fotoğrafı kıvamında olur ..Bu adamı zihninize şüphe tohumları eken son ama son derece yaramaz bir çocuk olarak düşünün...Sonrasında düşünür müsün , taşınır mısın , araştırır mısın orası sana kalmış..Ve lütfen ona kızmayın.. Bakın ne diyor Niall Ferguson :

    "Çirkinliklerimizi de güzelligimiz kadar açık ve net gösteriyor olmasi, AYNALARIN suçu degildir."



    Spoiler vermiyorum bildiğiniz üzere ama okuyacaklar şu saydığım ve imkansızlıktan ötürü sayamadığım pek çok isimle tanışacak ve bu isimlerin hiç bilmedikleri yanlarını ve hiç akıllarına dahi getirmeyecekleri isimlerle bağlarını görecekler .. KUTSAL (?!?!?!) ENGİZİSYON VE KİLİSE "MÜESSESİ" , Mussolini - Hitler - Stalin - Mao ( ölüm dörtlüsü ) , Gandhi ,Gustave Flaubert , TAÇSIZ KRAL PELE , Kartacalı HANNIBAL, Spartacus , Afrodit , Arabistanlı Lawrence , Muhammed Ali , Amazonlar , Salvador Allende , Louis Armstrong , Bakunin , Beethoven - Mozart - Wagner üçlüsü , Simon Bolivar , Saddam Hüseyin, Boccacio , Jorge Louis Borges , Charlie Chaplin , Tesla , Kristof Kolomb, İbn'i Sina , Joseph Conrad , El Harezmi, Coca Cola ve Fanta , Marquis de Sade, Kafka , Mark Twain , KKK , Thomas Jefferson (inanın çok ama çok ilginç isimler var ) ve daha saymakla bitiremeyeceğim niceleri..

    İncelememe burda son verirken buraya kadar okumuş olanlar için :

    RAMPALARINIZ OLSUN DÜMDÜZ
    GECELERİNİZ OLSUN GÜNDÜZ

    Bir başka İŞSİZ incelemede görüşmek üzre ..Esen ve İŞSİZ kalınız ...

    bu da bonusunuz : https://www.youtube.com/watch?v=gL5d_xvdlPo =)))