FAŞİZMİN ÇALIŞMA SİSTEMİ
İşgünü nedir? Sermaye bir günlük değerini satın aldığı emek gücünü ne kadarlık bir süreyle kullanma hakkına sahiptir? Gün bu gücün yeniden üretimi için gerekli işin ötesinde hangi noktaya değin uzatılabilir?
Bütün bu sorulara görülebildiği gibi sermaye şu yanıtı verir:
İşgünü, emek gücünün işine yeniden başlaması için kesinlikle gerekli birkaç dinlenme saati çıktıktan sonra, 24 tam saatin geri kalan bölümünü kapsar. Emekçinin yaşamı boyunca emek gücünden başka bir şey olmadığı ve dolayısıyla kullanılabilir bütün zamanının da hukukça ve doğal olarak sermayenin ve sermayeleştirmenin malı olduğu kendiliğinden anlaşılır. Eğitim için, entelektüel gelişme için, beden ve kafa güçlerini özgürce kullanmak için, hatta (ve hem de pazar gününü kutsallaştıranların ülkelerinde) pazar günü için bile zaman ayrılması, saçmalığın ta kendisidir.
Ama gözü bağlı ve ölçüsüz tutkusuyla, ek emek oburluğuyla sermaye, işgününün yalnız moral sınırlarını değil, en üst fizyolojik sınırını da aşar. Sağlıklı gövdenin büyüme, gelişme ve bakımının gerektirdiği zamana zorbaca el koyar. Açık havayı solumak ve güneş ışığından yararlanmak için kullanılacak zamanı çalar. Yemek zamanını pintice kısar ve yapabildiği her zaman onu da üretim sürecine katar. Öyle ki, basit bir alet durumuna düşürülen emekçiye, buhar kazanına kömür, makineye yağ verildiği gibi yemek verilir. Yaşam gücünü yenileyip tazelemeye yönelik uyku zamanını, tükenmiş bedenin yeniden çalışabilir bir duruma gelmesi için kaçınılmaz birkaç ağır uyuşukluk saatine indirger. İşgününün sınırlandırılması için emek gücünün normal bakımının ölçü hizmetini görmesi şöyle dursun, tersine işçinin soluk alma zamanının ölçüsünü, ne denli zorlu ve ne denli güç olursa olsun, günde en çok ne kadar çalışabileceği belirler. Sermaye,
SS'ler Polonya'ya girdiklerinde Polonya'da Yahudi sevmeyen insanlar için sanki bayram ilan edilmişti. Küçücük çocuklar bile "Güle güle pis Yahudiler" diye bağırıyorlardı.
şimdi biz sımsıkı bir dönemdeyiz
doğrusu hak etmiştik bunu denebilir
ama hiç kimse inciri durduramaz
o her zaman büyür ve tadla yenir
ve örneğin kara kuru bir adam
göklere bakabilir durmadan
keza bir akasya göklere doğru büyür
gece gündüz ayırmadan
örneğin yaşınız kaç der birisi
yani kaç yaşındasınız demek ister
siz göğe bakarsınız o kadar
sonsuzluk başlamıştır artık
eski bahçelerde
durgunluk değildir ki sonsuzluk
eski bahçelerde
erikler ve baldıranlar arasında
ahşap bile olsa bir evde
birbirleriyle dövüşürken yer örümcekleri
pershinglerle SS-20’ler gibi*
biri bir camı açar birden haykırır
sen de varsın ey hayat
tıpkı ölüm gibi
*Soğuk Savaş döneminde ABD'nin Pershing ve Sovyetler'in SS-20 füzelerine atıfta bulunmaktadır
Subay saatine bakıp çok belirli bir Fransızcayla tutuklulara şöyle söyledi:
"Bir dakika sonra sırtınız makinelilere, yüzünüz tepeye dönük olarak durum alacaksınız. Gücünüzün yettiğince koşacaksınız. Hemen ateş etmeyeceğiz. Size bir şans vereceğiz. Tepenin arkasına ulaşabilen daha sonra, bundan sonraki hükümlülerle idam edilecek."
Subay bir manevra buyruğu veriyormuşçasına madensi güçlü bir
sesle konuşmuştu. Konuşmasını tamamlayınca sigarasını yaktı.
" Her zaman denenebilir… kaybedilecek bir şey yok…" dedi köylü, hahama.
Haham karşılık vermedi, ama gözleriyle yutarcasına tepeye dek olan uzaklığı ölçüyordu. Daha ötesini düşünmeden öğrenci ve genç Bretanyalı da ayni şeyi yapıyorlardı.
Askerler yedi adamı subayın buyurduğu gibi dizdiler. Artık silahları görmeyen, ama onların ağızlarını sırtında duyan Gerbier'i hiç alışmadığı bir gerilim sardı. içindeki bir yay onu ileri itiyor gibiydi.
"Haydi koşun... " dedi SS teğmeni.
Öğrenci, haham, genç Bretanyalı ve köylü birden fırladılar. Komünist, Gerbier ve şato sahibi kımıldamadılar. Ama birbirine karşıt
iki güç arasında denge arıyormuşçasıiıa ileri-geri sallandıkları sanısına kapılmışlardı.
"İstemiyorum... koşmak istemiyorum" diye söyleniyordu kendi kendine Gerbier.
SS teğmeni, Gerbier'in ve arkadaşlarının yanaklarını sıyırıp geçen üç kurşun sıktı tabancasıyla. Denge bozuldu. Ve, üç mahkum da arkadaşlarını izledi.
Gerbier kendiliğinden koştuğu kanısında değildi. İçinde düğümlendiğini sandığı yay açılıp tam öne fırlamıştı. Daha düşünebiliyordu.
Onu tepeye doğru götüren bu koşunun hiçbir işe yaramayacağım da biliyordu. Hiç kimse bu atış alanından sağ çıkmamıştı. Yaralı kurtulan bile olmamıştı. Makineliyi kullananlar işlerini iyi biliyorlardı. Mermiler başının üstünde, yamaçlara doğru vınladılar.
"Bunlar boşa atılan mermiler...