Sait Faik'in okuduğum bir diğer güzel hikâye kitabı,ekşi sözlük yorumu gibi oldu :D Şimdilik 2 kitabını okumuş olsam da devamı gelir mi bilemiyorum.Biraz uzun inceledim ama fayda göreceğinizi umuyorum.
Kitabı diğer kitaba göre daha az beğendim,aslında iki kitapta da tarz,üslup aynı.Güzel alıntılar var,ama bir o kadar da beni şaşırtan yerler oldu.Aslında bir önceki kitapta sinyallerini az çok almıştım,ama bu kadarını açıkçası beklemiyordum."Hocaların yüzündeki nur yalancıdır"benzeri bir cümle geçiyordu önceki kitabında.(Alemdağ'da Var Bir Yılan).Bu belki kişisel görüş ya da ön yargı.Dini inancı bildiğim kadarıyla müslüman ama öyle olmasa bile şimdiki yazacağım satırlar biraz komedi ve değişik kaçıyor müslüman bir yazara göre.
-Bırak Allah'ı bir tarafa!O nasıl bizi sessizce bırakıp gittiyse,biz onu tekrar buluncaya yahut büsbütün yoktur deyinceye kadar,o bizim işimize karışacağa benzemiyor.(Mahalle Kahvesi,syf 119)
Bu daha çok deizm anlayışındaki birinin söyleyeceği söz gibi duruyor,ama müslüman bir yazar (bildiğim kadarıyla)neden böyle bir sözü söylemek te değil,kitabına alıyor,ilginç.Sinirle söylese bile sonradan insan pişman olur,tövbe eder ama kitaba bastırmak zor.Müslüman olmasa bile konuyla alakası olmayan bir sözdü,birdenbire cümleye dalış yapınca insan şaşırıyor.Ateist bile olsa alakasız bir durum,hikâye kitabı zaten,içerikle de uyuşmuyor.
Bir diğer yer daha ilginç çünkü bu sözün pek elle tutulur tarafı yok.Belki kendi basmıyor ama kendi yazıyor,sonradan yazdığını kontrol eder insan.Fazlaca içki tüketen birisi belki içkiliyken yazdı ve kontrol etmeden basıma verdi,insan sarhoşken kalem başına oturabilir mi orası da muamma.
-Karaya bir ayağımı bassam kurbanlar keseceğim,kurban mı?Kurban ne korkunç,ne barbar şey Allah'ım!Nasıl da hayvanları çoluk
Mahalle KahvesiSait Faik Abasıyanık · İş Bankası Kültür Yayınları · 20129bin okunma
Jules Payot , Fransız pedagog ve Fransızca öğretmenidir.Rektörlük de yapmıştır. Sosyolog Emile Durkheim e karşı pedogoloji ile alakalı bir öğretmenlik yapabilme şansını kaybetmiştir. İrade Terbiyesi adlı kitabı Vatikan tarafından kara listede yer almıştır.Bu eser, 32 den fazla dile çevrilmiş bir eserdir.O dönem için Vatikan tarafından 13 yasaklı kitaptan biri idi.Nedeni ise, ailelerin bu kitabı okuduktan sonra ayinlere katılmayı reddetmesidir.Neden reddettiklerini kitabı okudum ama anlamadım.Anlayanlar aydınlatırsa sevinirim.
İrade Terbiyesi, Éducation de la Volonté adında 1895 yılında Fransızca olarak yazılmış olup, Payot un ilk eseridir.1926 da kitabı ilk olarak ülkemizde İbrahim Ethem çevirmiştir.
Kitabın çok fazla çeviri yayını var.Ben Kırmızı Kedi den okudum ve beğendim.Kitap şunu belirtmek gerekir ki çok ağır.Arka arkaya okuyamıyosun.Kafan almıyor yani kısaca.40 50 sayfadan sonra beyin, bugünlük yeter Emre diyor.Bana müsade diyor.Bende peki sana daha fazla zulüm yapmayım, zaten kafaya girmiyorsa boş okumanında anlamı yok diyorum ve kenara çekiliyorum.Ağır bir dili olmasına rağmen kitabın verdiği mesajlar bi o kadar basit ama.
Eee peki Payot bizlere neler söylüyor : İnsan kendini geliştirmeli, farkındalık özelliği sürekli açık olmalı,okumalı,çabalamalı,dikkatli olmalı,kendi üzerinde yoğunlaşmalı ve düzenli olmalı der.
Kitabın genel anlattıkları peki neler derseniz : İsteksizlik genel bi irade düşmanı der bize Payot.Çaba harcamadan birşeyler elde etmek insanın en büyük isteğidir ama bu imkansızdır der.Eğitim, irade için önemlidir der.Eğitim sistemi genelde tek tip birey yetiştirir ve üniversite çağına gelen birey yalnızlaşır der.Çevre seçimi bu nedenle çok önemlidir der.Boş işlerle uğraşan bir bireyin oluşma nedeni çevredir der.Sabırlı birey irade eğitimi konusunda 1-0 önde
Bu kitap yorumunu Instagram'daki "alintilarlayasiyorum" profilimde de okuyabilirsiniz: instagram.com/p/CaC2x0xtJpA
Evet, maalesef 10 üzerinden 4 puan. Kitabın dilinden dolayı da değil üstelik. Peki, ben kimim de Cemil Meriç'i eleştiriyorum?
Ben sadece bir okurum. Bir kitabı ya da yazarı eleştirebilmek için illa ki fakülte okumaya ya da kitap yazmaya gerek duymayan birisiyim yani. Normalde kurgu eserleri okurken yazarın hayatını kitabın bir ölçüde dışında tutup yorumu da öyle yazmayı seven bir okurum. Fakat bu tamamen bir düşünce kitabı olduğu için mecburen Cemil Meriç’in düşünceleriyle birlikte bu kitabı yorumlamak zorundayım. Hatta zorundayım, çünkü sessiz kalamazdım...
Bu Ülke, gayet verimli ve ufuk açıcı düşüncelerle birlikte başlasa da kitabın sonlarına doğru gidildikçe maalesef Cemil Meriç'in düşüncelerinin freninin boşaldığı ve birden çelişki uçurumunun içine düştüğü bir kitap. Başlarda yapılan sağ-sol ayrımı, ana dili iyi bilmeye yapılan vurgu, kitaplar ve edebiyat hakkında söylenenler, Meriç'in genel kültürünün şahaneliği, dergicilik sektörü hakkındaki düşüncelerini okumak gayet keyifli... Hatta 89. sayfada dili Odysseia destanındaki Penelop'un örgüsüne benzetip hiç yerinde durmadan değiştiğini ve tamamlanmayacağını belirtmesi muhteşem bir benzetme mesela. Peki ya sonra?
Sonrası "dıj güçler", "üst akıl", "bunlar zillet ittifakı", "laiklik elden gidiyeah diyen dayı". Evet, yanlış duymadınız. Goodreads'de bu kitap için yapılan incelemelerden bir tanesinde aynen şöyle bir kısım geçiyor: "Cemil Meriç'in kitaptaki fikirlerinin kahvehanedeki dayının fikirlerinden tek farkı, süslü sözleri ve laf arasına sokuşturduğu önemli isimler. Gerisi aynı lakırdı." O kadar katılıyorum ki buna... Şu an "Bu Ülke"nin yaşadığı bütün iç sorunları "dıj güçler" ve "üst
Bu bir incelemeden çok dertleşmedir. Allah bütün hastalara acil şifalar versin...
Bu kitabı ilk (23 Kasım) okumaya başladığımda , hayatımda her şey mükemmel gidiyordu. Fakat finalini soğuk bir hastane koridorunda doktoru beklerken yapacağım hiç aklıma gelmezdi. Babamın geçirdiği kalp krizi nedeniyle yaklaşık 5 gündür hastanede yatıp kalkıyorum, yatıp kalkıyorum dediğime bakmayın, sıkıldıkça değiştirdiğim bir kaç sandalyenin üzerinde uyukluyorum.
İlk günler kendimi dünyanın en şansız insanı gibi görüyordum. Taa ki benden çok daha kötü durumda olanlarla tanışana kadar. Aylarca annesinin komadan çıkmasını bekleyenler, morgun önünde kızının cenazesini bekleyenler, doğum sırasında eşini veyahut evladını kaybedenleri gördüm. Benden çok daha kötüleri de vardı. Hep vardı, hep olacak. Her zaman ne kadar kötü şeyler yaşarsanız yaşayın, hep sizden daha kötü durumda olanlar olacaktır.
İşte Yusuf'ta bunlardan biriydi annesini ve babasını öldürüyorlar. Onların naaşı başında oturup bekliyor. Daha o yaşında, "eşkıyaları haklayamadım" diye üzülüyor.
Gerçi Yusuf'un kaderi daha o zamandan belliymiş.
Babam yoğun bakımdan çıktıktan sonra servise aldılar. Yanına uzandım, Kuyucaklı Yusuf geldi aklıma tekrar okuyayım dedim, kaldığım yerden, şu cümleler ile karşılaştım:
"Allah peygamberleri çağırıp sormuş, saadet nedir? demiş. Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa: Arzı Mev'uda gitmektir; İsa: Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır; Buda: Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır, yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed'e gelince: "Saadet hayatı olduğu gibi kabul etmektir..." demiş."
Bu pasajdan sonra epey düşündüm. Çok manidar geldi bu cümleler.
Hakikaten hayatı olduğu gibi kabul etmek gerekiyor.
Hastalığı ile, sağlığı ile...
Acısı ile, tatlısı ile...
Eksiği ile, fazlası