Yaşamak kitabı, Zübeyir şener'in seslendirmesi ile dinledim çok etkileyiciydi.
Fugui isimli yaşlı bir çiftçinin kendi ağzından hayat hikayesini anlattığı kitap, Fugui'nin gençlik yıllarında ailesinin servetini har vurup harman savurmasıyla başlıyor. İyice kumar batağına düştükten sonra ailesine, karısına hatta karısının karnındaki bebeğe ettikleriyle birlikte elinde avucunda bir şey kalmamasıyla hikaye yeniden şekillenmeye başlıyor. Elbette Fugui'nin başından geçenleri tek tek anlatmayacağım. Fakat kitabı bitirdikten sonra içimde öyle büyük bir duygu yoğunluğu birikti ki, üzerinde daha fazla düşünerek bu duyguları bir bir ayıklamak ve anlamlandırmak istedim.
Hayatınızı kaybedecek hiçbir şeyinizin olmadığı şekilde hayal edin. Maddi kaynağınız sonsuz, manevi beklentiniz yok, herkese istediğiniz gibi davranabiliyorsunuz, kimsenin ne dediğini zerre umursamıyor, çevrenizdekileri üzmek kaygısı taşımadan davranıyorsunuz. Gençsiniz, sağlıklısınız, güçlüsünüz. Hiç böyle bir hayatınız oldu mu bilmiyorum; ama bir hayal edin. Sonra da dilediğim gibi yaşarım dediğiniz o en uç noktalarda hayatınızı sürdürürken tüm bu saydıklarımın bir günde yok olduğunu varsayın. Dilediğiniz gibi değil, yaşamak zorunda olduğunuz şekilde başladığınız yeni hayatı tüm pişmanlıklarla sıfırdan inşa ederken en çok neyi düşünürsünüz? Bir bedel ödediğinizi mi? Hatalarınızı telafi etmek zorunda olduğunuzu mu? Normalde ilk akla gelen bunlardır elbette... Ama Fugui'nin hikayesi bize başka şeyler söylüyor.
Sıfırdan inşa edilen bir hayat düzeni içinde beklenmedik birçok aksilik, talihsiz ölümler dizisine tanıklık ederken, bir yandan fakirlik, açlık, sağlık sorunlarına rağmen sevgi, sabır, kanaatkarlık görüyoruz. Okurken nefret ve kınama ile başladığım kitap, ilerleyen sayfalarda hayret, şaşkınlık, üzüntü,