Tatlı bir yaz sabahı pencereden içeriye girip odayı dolduran güneş ışıkları Ege’nin yüzünü ılık ılık gıdıkladı. Ege, uzun zaman sonra ilk kez bu sabah erken kalkmakta hiç zorlanmadı. “Bugün! Nihayet bugün!” diye sevinçle yataktan fırladı. Normalde annesi en az üç kere, “Haydi Ege!” diye bağırmadan uyanmazdı. Özellikle o üçüncü “Haydi!” yok muydu? Daha sert, daha bir anne tarzı olurdu! Ama bugün bambaşkaydı. O, daha annesi seslenmeden, bir kuş gibi hafif ve heyecanlı bir şekilde uyandı. Çünkü bugün okulun son günüydü ve sabırsızlıkla beklediği yaz tatili başlamak üzereydi. Dokuz yaşındaki hangi çocuk yaz tatilini hiç çekmezdi ki!
Hayatında belirli bir düzeni ne kadar korumaya çalışırsan çalış, kendini yanlışlara, kusurlara karşı ne kadar korumak istersen iste, her zaman gözden kaçıracağın bir leke, bir hata olacaktır. Seni hep bir süpriz bekleyecektir.
Saadet müjdesinin yerini süpriz felaket almıştı. Kahramanımız, John Wayne filmi izleyen Kızılderili gibi kalakalmıştı. Arzda deprem uğultusu, arşta kıyamet çınlaması. Elde sıcak tabanca, yürekte soğuk bir ok. Malum ya aziz okur, Tanpınar’a Huzur yok.
"Süpriz olacaktı. Oğluma beşik. Bitmeden görmeni istemiyordum."
Meryem keşke bunu yapmasa, bütün umutlarını bir erkek evlada bağlamasa, diye düşündü. Gebeliğinden alabildiğine mutlu olsa da, erkeğin beklentisini sırtında ağır bir yük gibi hissediyordu.