Prof. Dr Ahmet ŞİMŞİRGİL

Asrın ihanetinin analizi!

Fethullah Gülen (F.G.) 1980 öncesinin en ateşli vaizi idi. Nurcuların en kapalı gurubu olup özellikle Seyid Kutup gibi İslamcı denilen ihtilalci liderlerin tesiri altındaydı. Nitekim gençlik yıllarını Seyid Kutub’un eseri olan “Fizilali’l Kuran elimizden düşmezdi”, diyerek belirtecektir. Dönemin Cumhurbaşkanına, Genelkurmay başkanına her tür hakareti yapar, kasetleri elden ele dolaşırdı. Nedense herkesin eliyle konmuş gibi bulunduğu 12 Eylül ihtilalinde o bir türlü bulunamadı. Onun dokunulmazlık zırhı mı vardı? Kimler tarafından korunuyordu, bilinemedi. 1980-1982 yılları arasındaki irtibatlı olduğu kişiler ve görüşmeleri çözülebilse eminim bugünler çok iyi anlaşılacaktır. Zira Türkiye’yi 15 Temmuz ihtilaline götüren yolun o günlerde temelinin atıldığını düşünmekteyim. Sonrası hep o projenin uygulanması olarak devam edecektir.



Nitekim 1983’de tekrar meydanlara çıktığında artık cübbe ve sarıklı bir vaiz yoktu. Bambaşka bir F.G. vardı. Özellikle okul ve medya ile ‘ağ cemaati’ yapılanmasına geçti. Hemen her vilayette okulları, ışık evleri ve yurtları öyle hızlı gelişiyordu ki takip edebilmek neredeyse mümkün değildi. Yurtlarında ve evlerinde sadece Said Nursi’nin kitapları okutuluyordu. Öyle ki gençlere “Kuran-ı Kerim değil risaleler okunsun” derlerdi. Bu itibarla diğer nurcu kolları da önceleri mesafeli durdukları F.G’ye kısa sürede ısınacaklardır. 1986 da Zaman gazetesi yayın hayatına başladı. 1990 yılına geldiğinde artık alt yapı tamamlanmış bulunuyordu. Bundan sonra hizmet kartopu gibi büyüyecekti.

Gürcistan ve Azerbaycan’la başlayan dış geziler kısa sürede yerini hizmet alanları ile doldurmaya başlayacaktı. Büyük seferberlik başlamıştı. Yabancı ülkelerde ticari şirketler, okullar ve üniversiteler süratle birbirini kovalamaya başladı. İlk olarak Orta Asya’nın pek çok ülkesinde okullar açıldı. Bunları üniversiteler izledi. 1992 yılında Kazakistan’a giden Gülen’in taraftarları iki yıl içinde 29 lise açtılar. Dört yıl sonra da Süleyman Demirel Üniversitesi faaliyete geçti. 1992 yılında dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın, Kazak lider Nursultan Nazarbayev’e tavsiye mektubu yazmasından sonra F.G’yi izleyenler bu ülkede daha rahat çalışma olanağı buldular.

Ardından Gülen’in okulları Afrika kıtasını, Balkanları, Avrupa ve Amerika’yı bir ağ gibi sarmaya başladı. Okul açılmayan ülke kalmamış gibiydi. Gülen hareketi, eğitim alanında artık küresel bir oyuncu konumuna geldi. Bu okullarda yerel nüfusun en yetenekli ve zeki çocukları kendilerine yer buluyorlardı. Üstelik okulları yüksek ücretli olup bedeli ülkedeki ekonomik şartlara göre belirleniyordu.

Nasıl oluyordu bu? Her tarafta okul açılmasına imkan veren sihirli değnek kimdi? Adlarını iftiharla andıkları iki isim aslında bütün soru işaretlerini çözüyor gibiydi. İshak Alaton ve Üzeyir Garih çilingir vazifesi görmekte idiler. Bu büyük ilişkinin sırrı ne idi? Yahudi iş adamları Gülen’in okullarının bütün dünyaya yayılması için neden bu kadar gayretle hizmet veriyorlardı?

Üzeyir Garih, doksanlı yıllarda, Hürriyet Gazetesi’ne vermiş olduğu röportajda yurt dışı okulları için büyük destekler, maddi yardımlar yaptığını belirtirken Gülen cemaatini öve öve bitirememişti. Aslında onun ölümündeki sır perdesini de yeniden aralamakta fayda vardır.

1991 yılında Mihail Gorbaçov’un Glasnostu (açıklık politikası) ile Gülen’in okul faaliyetleri tam da denk düşmüştü. Gülenciler bir taraftan süratle Türk Cumhuriyetlerinde okullar açarlarken bir taraftan da Türk Cumhuriyetlerinden gelen çocukları kabul ediyorlardı.

Öyle ki sonraki bir beş -on sene içerisinde CIA raporlarında “Amerika, F.G. sayesinde Orta Asya’ya bomboş bir İslamiyet götürdü” denecekti.

Zira Gülencilerin götürdüğü İslam’ı kimse anlamıyordu. Dışa açılımın üzerinden birkaç sene geçtiğinde Gülen’in hareketinin CIA’nın tam kontrolünde olduğu Rusya ve Özbekistan’ın bu okullara karşı aldığı tavırdan da anlaşılacaktı.

Gülen gurubu sırasıyla 1980 ihtilali sonrasındaki Cunta Hükümeti ve ardından Özal’lı yıllar da gayet hızlı ve rahat bir şekilde faaliyetlerini yürütmüştü. Sağ ya da sol bütün hükümetler ile tam bir uyum içerisindeydi. Fakat 90’ların sonlarına doğru, 28 Şubat’ın yaşandığı yıllarda Erbakan Hükümeti ile bir türlü anlaşamadı. Refahyol Hükümeti’nin yıkılmasında önemli rol oynadı. Bu sırada 28 Şubat darbecileri kendisine karşı mıydı o da anlaşılamadı.

Şurası muhakkak ki 28 Şubat cuntası özellikle İslam karşıtlığı ile özdeşleşmişti. Bu bağlamda cuntacılar Gülen’in de üzerine yürürken beklenmeyen bir tepkiyle karşılaştılar. Bu tepki Bülent Ecevit ile Koç gurubundan gelmişti. Gülen bu hizmetinin semeresi olarak akabinde kurulan Ecevit Hükümeti zamanında, Meclise kontenjandan 7-8 Milletvekili yerleştirecektir.

Gülen aynı yıllarda İslam aleminde en fazla tartışmalara sebep olacak uygulamaları da başlatacaktır. Bunların en mühimi Abant toplantılarıdır. Başta ilahiyatçılar olmak üzere önemli sayıda gazeteciler bu toplantılara katılacaktır. Gülen’in ilk Abant toplantısına gönderdiği şu mesajı her şeyi ifade etmekteydi. Burada Gülen:

“Vahye dayalı, hayatın her alanını kuşatan İslam’ı tehlikeli ve milli birliğe zarar verici buluyorum” diyerek 1428 yıllık İslam’ın özüne, aslına düşman olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.

Daha sonra Gülen’in Papa ile diyaloğu uzun süre gündemi meşgul edecekti.

Zira Gülen’in Papa’ya yazdığı mektubu çok çarpıcıydı. Gülen, 10 Şubat 1998 tarihli Zaman gazetesinde yer alan mektubun başlarında maksadını şöyle ifade etmekteydi:

“Pek muhterem Papa Cenapları.

Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekte olan dinlerarası diyalog için Papalık Konseyi (PCID) misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. Bu misyonun tahakkuk edişini görmeyi arzu ediyoruz. En aciz bir şekilde hatta biraz cüretle, bu pek kıymetli hizmetinizi icra etme yolunda en mütevazi yardımlarımızı sunmak için size geldik.

İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır…”

Gülen açık bir biçimde o güne kadar yaşananlardan Müslümanların sorumlu olduğunu ve kendisinin de papalık konseyinin bir parçası olduğunu dünyaya ilan ediyordu. Yani bu ifadeler diyalog denilen olayın aslında İslam’ı yok etme girişiminin projesi olduğunun dünyaya haykırışı idi. Fakat Müslümanların artık gözleri bunları görecek durumda değildi.

Bütün bu faaliyetleriyle Gülen tam tartışılmaya ve belki Müslümanların gözünden düşmeye başladığı sıralarda Amerika’ya çekilmesi projenin yeni safhasının başlangıcı olacaktı. Hakkında davalar açılmış ve sanki darbecilerden kaçmış süsü verilmişti. Bundan sonra ki faaliyetleri artık izlenemez hale gelecekti. Artık o bir kahramandı(!). Sadece Pensilvanya’ya gidenlerin ülkeye haberler getirdikleri bir azizdi(!).

Aslında 28 Şubat bunlar için mi düzenlenmişti araştırılmalıdır. Zira FETÖ’cülerin dışında devletin yanında olan devletine sahip çıkan tüm cemaatler ezilmişti. Bilhassa devletle hiçbir zaman derdi olmamış, devletin her zaman yanında durmuş İhlas cemaatinin ezilmesinin ardında bunların bulunması meseleyi aydınlatmaktaydı. İhlas Finans’ın içine hem sızmışlar hem de belini doğrultamayacak bir darbe indirmişlerdi. Esat Coşan Hoca’ya ve Mahmut Ünlü Hoca’nın damadına yapılanlar da 28 Şubat’ın tokadını kimin yediğini gösteriyordu.

Evet 28 Şubat darbesi sadece birine dokunmamıştı. O da çok geçmeden belki tam iç yüzü bilinmek üzere iken kahraman edilmek için yurt dışına alındı. Artık korumacılarının elindeydi. 12 Eylül’de nasıl bulunamadı ise bu defa da asıl yuvasına çekilmişti.

Diğer taraftan 28 Şubat cuntasının ortaya çıkardığı siyasi iktidar, ülkeyi iki senede batırdı. Belki de tarihinde ilk kez esnaf sokaklara döküldü. Artık bu selin önüne geçilemezdi.

Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin iktidara yürüyeceği belliydi. Ancak Erdoğan hapisteydi. Hapisteki liderin partisi iktidara yürümüş ama o partisinin başında değil. Bu durum gitgide kendisini kahraman yapacaktı. Onu yıpratabilmek için bu gidişin önüne geçmek lazımdı.

Müthiş bir senaryo ile Erdoğan’ı hapisten çıkarıp Siirt’te seçimleri iptal ettirip partinin başına yani Başbakanlığa taşıdılar. Acaba bu sırada bu işin içinde bulunanlar şöyle bir talepte bulunmuşlar mıydı? Yola F.G. ile devam edeceksin veya F.G’nin hizmetlerine dokunmayacaksın. Ben bundan eminim. İleride bu konuda sayın Recep Tayyib Erdoğan’ın hatıralarının çok önemli olacağını ve her şeyi aydınlatacağını düşünmekteyim.

Yine şuna adım gibi eminim ki sayın Recep Tayyip Erdoğan F.G’yi o gün mimlemişti. Ancak kime güvenecekti? Kim kendinden, kim ondan yana bilmek anlamak mümkün müydü? Bunun için zamana ihtiyaç vardı. 28 Şubatçı kadrolar ile Gülen’in kadrolarını aynı elin oynattığını anlamak elbette kolay değildi. Bu sebeple sayın Erdoğan’da Fatih Sultan Mehmed gibi; “Yapacaklarımı sakalımdaki kıllardan biri bilse koparıp atarım” anlayışının hakim olduğunu düşünmekteyim.

Ak Parti’nin iktidara yürüyüşünden itibaren ise artık cemaat bambaşka bir şekil alacaktı. Üçüncü on yıla giriliyordu. Bu dönemi kendileri için dünyaya hakim olma devresi olarak addedeceklerdi.

28 Şubat’tan bunalan millet ezici bir çoğunlukla Ak Parti’yi iktidara taşırken sanki başarı Gülencilerin imiş gibi bir hava yayıldı. Bütün faaliyetlerine hız kazandırıldı. Dinlerarası diyalog çalışmaları en üst raddeye çıkarıldı. Bütün dünyada hahamlar, papazlar imamlar beraber koro halinde şarkılar, ilahiler seslendiriyorlardı. İşadamları turizm gezileri gibi okullarına taşınıyor döndüklerinde gözyaşları ile Hizmet hareketini ve başarılarını anlatıyor gönüllü dailik (propagandist) hizmetleri veriyorlardı. Türkiye’nin her kesiminden paralar bu terör örgütüne akar hale getirilmişti. Öyle ki Bülent Arınç, “devletin yapamadığını Hocaefendi yapıyor” diyerek tam destek olurken içyüzlerini araştırmak aklına gelmiyor ve daha beş yıl önce Milli Görüşe yönelik yıkıcı darbesini unutmuş görünüyordu.

Bu örgütün iç yüzünü anlatanlar bir anda herhangi bir suçla içeri alınıyor veya itibarsızlaştırılıyordu. Kıymetli dostum rahmetli Mehmet Oruç Bey (ölümü şüpheli), Yümni Sezen ve yine rahmetli Aytunç Altındal (ölümü şüpheli) bunlardandır.

Öte yandan 1983’de başlayan özel okul, yurt, dersane faaliyetleri 20 yılını doldurmuş bulunuyordu. Her yerde her meslekte bunların adamları vardı. Şimdi artık yurt içinde özel üniversiteler, ihtisas liseleri açılıyordu. Devletin bütün kadroları bunlarla dolmaya başlamıştı.

Bu ihanet şebekesinin gençleri kendilerine nasıl bu kadar bağlı kıldıkları bugün insanların zihnini en fazla kurcalayan bir sorudur. Oysa 1985’lerden beri sınavlarda soru vermek suretiyle en önemli yerlere adam yerleştirenler bu adamları asla boş bırakmıyordu. Bunlardan soru alarak imtihanı kazananlar artık bunların gönüllü neferi olmaktaydılar. Mankurtlaştıklarının farkına varamıyorlardı. Kendilerini dünyayı fethe çıkmış cihangirler gibi görmekte idiler. Ana babalar ise Müslüman bir cemaatin yani hocaefendinin kanatları altında diyerek kendilerini tatmin etmekte idiler. Öyle ki 2005-2012 yılları arasında bütün sınavların şaibeli olması neyin göstergesi idi. Ayrıca İslam’ı dünyaya yaydıklarını zanneden bu dailerin en basit dini kurallardan dahi haberleri yoktu. Tam bir din cahili idiler.

Bu arada diyalog tuzakları da hız kesmeden devam ediyor ve artık açık açık yürütülüyordu.

Diyanetten sorumlu devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet Aydın’ın hezeyanları artık manşetlerdeydi. Diyalogun teorisyenlerinden olan bu adam “Kur’an-ı kerim tarihseldir, yüzde kırkı değiştirilmeli veya çıkarılmalıdır”, demişti. Recep Tayyip Erdoğan’ın ikinci seçimde ilk bu adamı yemesine dikkat olunmalıdır. Onlara cevap vermesi gereken ilahiyatçılar ise emir alabilmek üniversitelerde rektör dekan olabilmek için Pensilvanya’ya selam durmaya gidiyorlardı. İlahiyatçı Prof. Dr. Suat Yıldırım Zaman gazetesindeki bir makalesinde İsa aleyhisselamı şahsı manevi olarak tanımlayıp F.G.’nin şahsında ortaya çıkacağına kadar iddia etmişti.

Ancak sihirli hizmet kelimesi nasıl bir şey ise, bütün ihanetlerin üstünü örtüyordu. Neye hizmet olduğuna hiç dikkat eden yoktu.

Mesela, dünyadaki hiçbir okulunda mescid olmaması neyin işaretiydi? Anadolu’nun karın tokluğuna hizmet sevdasıyla yola çıkan havarileri namazlarını nerede kılıyorlardı? Neden gösteremiyorlardı? Hani diyalog ve hoşgörü vardı? Hoşgörü denen şey sadece Hıristiyanlara mı yönelikti?

Kurbanların kesilmediği dile getiriliyor bunu herkes biliyor fakat yine de bütün kurbanlar oraya akıyordu. Milletin yıllarca oraya kestirdiği veya kestirdiğini zannettiği kurbanlarını şimdi bir kere daha düşünmesi gerekecekti.

Yine 2003 yılından itibaren önce “Yabancılar Türkçe Yarışması” ve daha sonra “Uluslararası Türkçe Olimpiyatları” denilen yarışmalar başlatılacaktı. 4. Türkçe Olimpiyatlarının finalinde “Bütün dinler buluşuyor, biz hepimiz kardeşiz” mesajıyla “Bütün müminler kardeştir” düsturu yıkılacaktı.

Hizmetin görüntüsünü yansıtan bu yarışmalarda dünyanın her yerinden kız ve erkek öğrencilerin şarkılarını millete gözyaşları içinde izlettirmeye başlamışlardı. Belki de ömründe bir kere şarkı türkü dinlemek için salonlara gitmemiş insanlar, Türkçe şarkı söyleyenler İsrailli, Amerikalı, Gürcistanlı olunca zevkten kendinden geçer olmuşlardı. Final bölümünde en önde oturan Bülent Arınç Moldovyalı kız şarkı söylerken gözünden yaşlar gelirdi. Ertesi gün talebelerime bu konuyu ifade ederken:

“Be adam elin Moldovyalısını ne dinleyip ağlıyorsun? Git Yıldız Tilbe’yi dinle de ağla, hiç olmazsa Yıldız Tilbe bizden biri” derdim. Söylediği şarkıdan başka tek kelime Türkçe bilmeyen bu gençler, nedense bizim insanımızı ağlatmaya yetiyordu. Sanki hafız-ı kurra dinliyor gibi vecde geliyorlardı.

Bu müzik işi o hale getirilecek ti ki Peygamber efendimizin doğum gününü C.başkanı Abdullah Gül’ün katılımıyla Mevlit Kantat Promiyerine dönüştürülecekti. Bu prömiyerin ne olduğunu hala milletimizden kimse anlamış değil. Demirel’in “işte çağdaş Türkiye” dediği günleri hatırlatıyordu. Dinimize ve kandil günlerine ağır bir darbe olan Kutlu Doğum haftasını çıkaranların ardında bunların ve akıl hocalarının da yabancı bilim adamları olduğu artık idrak edilmelidir.

Nihayet sıra camilere müdahaleye gelmişti.

Hutbelerde “Allah indinde tek din İslamiyet’tir” ayetine okunma yasağı getirildi.

Camiler sıralarla doldurulmaya başlandı. Sanki Türkiye bir haftada kötürüm olmuştu. Camiler kiliseleştirilmeye başlanmıştı.

Diyanet İşleri Başkanı’nın değişmesi ve Mehmet Görmez Bey’in bazı uygulamaları bunları yavaşlattı.

16 Nisan 2005 yılında 2.5 milyon basılan Ailem gazetesinde F.G’ye ait çok çarpıcı ifadeler yer aldı. Burada iman esasları üçe düşürülürken bir taraftan da imanda şek ve şüphe olmaz kaidesi yıkılıyordu. Şöyle ki:

“İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet “veya” adalettir” (Prizma, 2 /162).

İnsanlar neden görmüyordu? Neden anlamıyordu? İmanın şartlarında “veya” denilebilir miydi?

Bu arada siyaseten 2007 yılından itibaren yeni darbe planlarını açığa çıkarma adı altında ortalığa toza dumana boğmuşlardı. Cambaza bak misali halkı bu korku ve endişelerle oyalarken hizmet ve önemli yerlere sızma faaliyetlerini başarıyla yürüttüler.

Yıl 2011. Faaliyet müddeti 30 yıl. Artık gücün zirvesine geldiklerinin bilincindeydiler. Son kaleleri de alacak ve nihai darbeyi indireceklerdi. Muhtemelen Recep Tayyip Erdoğan da bunun farkındaydı. Yeni seçim dönemim ustalık dönemim olacak diyordu.

Hangi konuda ustalıktı. Herhalde kimse anlamıyordu. Millet, devlet idaresi zannediliyordu. Oysa Erdoğan, 2010 yılında Mit’in başına Hakan Fidan Bey’i getirmişti. Bu bana göre tarihin dönüm noktası idi. Bu konuda en ağır tepkiyi neden Cemaat ortaya koydu acaba. Ayrıca her vesile ile onu neden itibarsızlaştırmak istediler, düşünün.

Şayet o gelmese Tayyib Bey başka türlü ortadan kaldırılacaktı.

Tayyib Bey bu cephenin 30 yılın sonunda artık ülkeyi bitirme, teslim alma savaşına girişeceklerini biliyor muydu?

Tahmin ediyorum farkındaydı. Nitekim 12 Haziran 2011 seçimlerinde bu gurubu mecliste önemli ölçüde budadı. Bu durum hoşlarına gitmemişti.

2011 yılı Paralel örgütün Başbakan ile tamamen yollarını ayıracağı çok önemli bir olaya şahitlik edecekti. Ancak hadise bambaşka bir mecradaydı. Futbolda şike davası. Konu Fenerbahçe olunca yer yerinden oynamıştı. Türkiye’de ilk kez bir büyük kumpas sergileniyordu. Ortalık toz duman oldu. Bir taşla birkaç kuş vurulacaktı. Futbol fanatikliği yüzünden hiç kimse olayın gerisindeki gücü sezemedi. Ancak şike konusunda mecliste yeni bir kanun çıkarıldığında zaman gazetesinin önemli yazarları kendilerini ele verdiler. “Eskiden iyi bir başbakanımız vardı diyeceğiz” ve “Küçük rica yüzünden büyük ricayı kırdın” diyerek Erdoğan’la yollarının ayrıldığını açıkça deklare ettiler. Bir cemaatin şike kanunu ile bu kadar ne ilgisi olabilirdi? Çıldırmaları, ileride kullanabilecekleri bir büyük camiayı (Fenerbahçe taraftarları) ele geçirememekten mi kaynaklanıyordu? Şurası muhakkak ki artık yollar ayrılmıştı.

Nitekim Başbakan, 2012 yılı Türkçe Olimpiyatlarında F.G’yi ülkeye davet ettiğinde paralelci yazarlar neredeyse kudurmuşlardı. Bu davet hiç hoşlarına gitmemişti. F.G. bu davete karşılık Türkiye’yi emin ve güvenilir olmayan bir ülke olarak lanse etti. Emin ve güvenilir ülke hangisiydi(!). Ayrıca, “bir kısım kazanımların hafazanallah kaybedilmemesi için yüzde bir ihtimalle oraya gitmeniz bu hususlara zarar verecekse gitmem” diyordu. Türkiye’ye gelmekle hangi kazanımlarını kaybedecekti acaba?

Öte yandan bu büyük ihanet çetesi, ele geçirdiği kadrolar, bulunduğu konum ve arkasında duran gücün kuvvetinden emin olarak, bütün milletin gözü önünde inkar edilemez operasyonlarını başlattı. Gezi olayları 17 ve 25 Aralık darbeleri. Paralel örgüt bütün bu ihanet girişimlerini yürütüyor fakat yazılı, görüntülü ve sosyal medya yandaşlarıyla hadiseleri sulandırmayı da başarıyordu.

Cumhurbaşkanı da artık kartını sonuna kadar açmıştı. “Bu bir ihanet çetesiydi”. “Paralel devlet girişimiydi” ve “bunlar terörist olup haşhaşiler” idiler.

Türkiye neler olup bittiğini önceleri pek anlamadı. Ancak belki de ilk kez sorgulamaya başlamıştı. Bir tarafta 34 yıldır desteklemekte oldukları bir cemaat bir tarafta 12 yıldır samimiyetinden emin oldukları bir lider. Liderin 12 yıldır yaptıkları meydanda idi. Taraftarları milletti. Fakat cemaat kimin yanındaydı. Belli değildi. Bütün millet ve devlet düşmanları yabancı güçler bu şer örgütün destekçisi idi. Bu durum yavaş yavaş milletin gözünü açmaya yetti.

Aslında Cumhurbaşkanı da yavaş yavaş onları gadaba sürükleyecek ve içindekileri boşalttıracak hamleleri yapmaktaydı. Zira insan kızdığı zaman içinde bulunan kötü duyguları açığa vururmuş.

Nitekim F.G’nin beddua seansı temiz inançlı milleti bu gruptan tamamen soğutacaktı. Zira yıllardır bir kez olsun Orta Doğu’da kan döken zalimleri kınamayanlar, Hristiyan’a, Yahudi’ye, Zerdüşt’e hoşgörü duyanlar sıra Müslümana gelince müthiş bir kin kusmaya başlamıştı. Evlerine ocaklarına ateş salıyordu.

Buna rağmen mankurtlaştırılmış beyinler maalesef yine uyanamadı.

Son yirmi yıldır her vesile ile söylediğim bir cümle vardı benim. Yirmi yıl sonra bu memlekette yerden mantar biter gibi Hristiyan biterse şaşırmayınız. Bu sözümün üzerinden 16 sene geçmiş dört senesi kalmıştı. 2013 yılında Paralel Devlet Yapılanması (PDY)’na karşı böyle bir savaş açılmamış olsa muhtemelen hadise kendiliğinden gelişecek Türkiye’de sokaklar boyunlarında haçlarla dolaşan gençlerle dolacaktı. Millet ise sokaktaki Türk Hristiyanları gördükçe ve yavruları oraya kaydıkça her gün ölecekti.

Son üç yıldır bu sözümü destekleyecek doneler de ortaya çıkmıştı. Nitekim artık şöyle söylüyordum.

“Altı sene önce bunların bağlılarına, sizler ileride ev ev gezip HDP’ye oy toplayacaksınız desem beni ne yaparlardı, diye sorduğumda Linç ederlerdi diyenlere buyurun işte durum son üç seneyi değerlendirin”.

Netice de bu ülke için II. Abdülhamid darbesi gibi bir darbeyi, sağduyulu bu millete en ağır hezimeti yaşatmayı ve bir anlamda ülkeyi işgal ettirmeyi planladılar. Bu ülke için düşünülen plandan belki darbecilerin yüzde sekseni bile haberdar değildi. Onlar samimi bir ihtilal yaptıklarını zannediyorlardı. Aynen II. Abdülhamid Han gittikten sonra başını taşa vuranlar ve dövünenler gibi olacaklardı.

Allah korusun başarılı olsalar bu defa millet de devlet de kalmayacaktı. Zira bu yeni bir yüz yılın darbesiydi. Türk milleti için yok oluşun darbesiydi. Her şey müthiş planlanmıştı. Senaryo diyenler hiç şüpheniz olmasın ya onların adamlarıdır. Ya da her devirde olduğu gibi safdil ve ahmak kimselerdir. Bunlar darbe olunca hataları sıralarlar olmayınca da, senaryo diyerek basitleştirmeye kalkarlar. Sanki her darbenin mutlak başarılı olması gerekiyormuş gibi. Osmanlıda gerçekleşen darbeleri biliriz. Peki ya gerçekleşmeyenler! Neden ve nasıl önlendiler acaba?

Osmanlıda Sancağı şerifin meydana çıkarıldığı hangi darbe başarılı oldu bir araştırınız. Sancağı şerifin meydana çıkarılması milletin meydana davet edilmesiydi. Milletin meydana çıktığı hiçbir darbe sonuca ulaşmadı. Darbeciler hepsinde ya sindirildi veya idam olundu.

Gezi olayları sırasında “halkın yüzde ellisini zor tutuyorum” diyen Cumhurbaşkanı aslında millete “hazır ol” mesajını vermişti. Millet son üç yıldır teyakkuzda idi. Ancak darbelerden yıllardır çeken Türk halkı yüzde elli iki değil neredeyse yüzde doksan elbirliği gönül birliği ederek darbeye dur diyecekti.

Bu durum Türk milletine yeniden hayatiyet vermiştir. Batının köleliğinden kurtaracak bir darbedir. İyi değerlendirilmesi bataklığın tam kurutulması gerekir.

Evet plan kusursuzdu. 36 yıldır yapılan çalışmaların sonuna gelinmişti. İslam dünyasına sadece Türkiye’yi değil tüm dünya Müslümanlarını güdecek kukla bir halifenin gelmesi yakındı. Dünya beşten büyük diyen adamın dili kesilecekti.

Bir şeyi hesaplamıyorlardı.

O adam Allah’a ve milletine güveniyordu. Gücünü ve kudretini oradan aldığını her fırsatta ilan ediyordu.

“İnsanlara güveneni Cenabı Hak insanlara bırakır. Kendine güvenenleri yanına alır”.

Bir kişi ki yardımcısı Allah ola

Var kıyas eyle ki ol ne şah ola!

Evet Pensilvanya’ya Amerika’ya CIA’ya ve daha nicelerine güvenenleri Cenabı Hak onlara bıraktı. Kendine güveneni yanına aldı. Beklenmeyen basit gelişmeler yaşandı. Samuel Eto’o’nun adını taşıyan vakfın 10’uncu yıl kutlaması kapsamında Messi, Neymar, Suarez, Maradona, Hazard, Iniesta, Drogba ve Arda Turan’dan oluşacak dünya karması ile Türkiye karması, 16 Temmuz’da Antalya Arena’da maç yapacaktı. Cumhurbaşkanı 15 Temmuz gecesi galaya neden gelmedi? Orada da özel darbe birliği var mıydı? Birtakım başka basit sebepler darbeci ihanet şebekesini erken harekete geçirtti. Cumhurbaşkanı kendi ifadesiyle de kılpayı kurtuldu. Cenabı Hak Erdoğan’a, milleti meydanlara davet etme imkanını verdi. Onun daveti Osmanlıda sancak-ı şerifin meydana çıkarılması gibi oldu.

Millet, hizmet diyenlerin 36 yıldır kulluğu kime yaptıklarını, bunlara verdiği paraların kendi göğsüne kurşun olarak geri döndüğünü, İslam’a, bayrağa, ezana, vatana, millete ihaneti en acı bir biçimde yaşadı. Meclis binası dahil devletinin kalbi konumundaki müesseselerin bombaladığını dehşet dolu gözlerle izledi. Gölbaşı’nda Özel Harekat Daire Başkanlığındaki kahraman vatan evlatlarına acımasızca bomba yağdırıldığına yaşlı gözlerle inanamadan şahitlik etti. Gözyaşları kana döndü. Bütün bunlar, yıllardır dost bildikleri hain adamlar tarafından gerçekleştiriliyordu.

Fakat o necip millet de, bu ihanete kayıtsız kalmadı. Liderinin daveti üzerine sadece bayrağını kaparak dilinde Allah nidaları ile meydanlara sokaklara döküldü. Göğsünü topa, tanka, kurşuna siper ederek bir anlamda 36 yılın diyetini ödedi.

Milletin bu darbesi, kuklaları yok ettiği gibi yüz yıldır kukla oynatıcıları da açığa çıkardı. Bu itibarla devletimiz yeniden güçlü günlere yelken açabilecektir. Bunu için milletimizin birlik ve dirliği, istikameti için önemli adımlar atılmalı maşa, kukla ve hain üreten bataklıklar kurutulmalıdır.

Bu da en mühim olarak eğitimden geçmektedir. Bu milletin varlığı iki şeye bağlıdır. Millilik ve doğru İslamiyet. Yani Müslüman milletimize İslamiyet’in doğru öğretilmesi. Zira bin seneden beri Müslüman milletimize ve devletimize Ehl-i sünnet itikadı denilen inanış sahiplerinden asla bir ihanet ve ayaklanma sadır olmamıştır. Doğru yoldan çıkınca artık millilikte bozulmakta vatanını milletini bayrağını rahatça satabilmektedir. Son olay bunun en açık göstergesi olmuştur.

Zira kökü dışarda mezhepsiz, radikal (Abduh, Afgani benzeri kişiler) ve ılımlı İslam (F.G. ve avanesi) denilen bozguncu tipler her zaman kullanılmaya açık olmuşlardır.

Oysa örnek şahsiyetlerimiz Ahmed Yesevi, Mevlana, Yunus Emre, Akşemseddin, Somuncu Baba, Hacı Bayram-ı Veli, Aziz Mahmud Hüdayi gibi mutasavvıflarımız Alparslan, Çağrı Bey, Bilge Kağan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanuni, II. Abdülhamid Han gibi hakanlarımızı gençlerimize öğretmek eminim onları bu vatanın, bayrağın, ezanın, milletin, dinin gerçek sevdalısı kılacaktır.

Bu itibarla devletimiz, milliliğe büyük önem vermeli ikincisi de 1100 yıllık mensubu bulunduğumuz dinimizin gençlerimize en iyi şekilde öğretilebilmesi için gereken adımları atmalıdır. Yeni din, yeni yorum diyenler her zaman bozguncular olmuştur. Bunlar Yunus Emre’nin;

Peygamber yerine geçen hocalar

Bu halkın başına zahmetli oldu

Özdeyişine uygun olarak halka ve millete hep zahmet vermişlerdir

Rahmetli Erol Güngör 1978’de:

“ABD, SSCB’ye karşı şimdilik İslam dünyasını kullanıyor. (Müslümanlardan tarafmış gibi davranıyor.) Eğer SSCB biterse, o zaman dünya tek bloklu olur ve ABD’nin tek düşmanı İslam olur” diyordu.

Tarih şuurunun ne kadar önemli olduğunu ünlü mütefekkirimizin bu ifadeleri yansıtmıyor mu? Gençlerimize tarih şuurunu ve model tarihi şahsiyetlerini de en doğru bir şekilde öğretmek devletimizin vazifesi olmalıdır.

Cenabı Hak ülkemizi ve milletimizi bir büyük, belki tarihin en büyük fitne ve belasından ve peşinden gelecek yabancı tasallutundan, işgalinden muhafaza eyledi.

Millete de ders çıkarmayı, ibret almayı, birlik ve beraberliğini muhafaza etmeyi nasip eylesin.

Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil

Black Jack, Öteki'yi inceledi.
 19 May 09:25 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

**Spoiler olmasa da genel konuyu etraflıca anlattım**

Dostoyevski’nin tam 30 yılda yazdığı Öteki insanın içinde bulunan ruh değişikliklerini çok detaylı bir şekilde ele aldığı bir roman olmuştur. İnsan kendini tehlikede hissettiği andan itibaren anormal davranışlarıyla günden güne değişebilir. Başkalarının etkisi altına girebilir. Ve karşısındakini acımasızca yok etmeye çalışabilir. Dostoyevski romanında bunu tam anlamıyla yansıtmıştır diyebiliriz. Yarattığı iki farklı karakter etrafında dönen roman ustaca kurgulanmış gerçekten.

Bay Golyadkin usta bir şeytan gibi olan diğer kötü öteki ile çetin bir mücadeleye girer. Bu aslında kendisi ile olan mücadele midir burasının çok üstü kapalı bir gerçektir. İkinci Golyadkin, kahramanımızın hayatını ve kariyerini burnundan getirmeye başlamıştır. Ansızın karşısına çıkan bu karakter önce güvenini kazanmış, sonradan onu tuzağa düşürerek türlü türlü hallere sokmak istemektedir. Bunu en baştan beri söylenen sözlerden çok rahat bir biçimde anlayabiliyoruz.

Bay Golyadkin’in hayatı bir anda alt üst olmuştur. Paniğe kapılmış olan Bay Golyadkin kendini kötü hissetmeye başlamış ne yapacağını bilememektedir. Kahramanımız alelacele kılıcını çekerek diğeriyle savaşa başlamıştır bile. Çıkardığı savaşta karşısına bir ordu almıştır aslında. Diğer ötekinin safları artık çok güçlüdür. Bizim esas olan Golyadkin ise bir yandan değişik ruh halleriyle arada çok iyi davranarak rakibinin amacını öğrenmek istemektedir. Rakibinin kroşelerine karşılık veren ikinci Golyadkin çetin cevizdir. Romanın sonuna kadar sürece olan bu mücadeleyi acaba kim kazanacaktır?

Yine Dostoyevski’nin bilindik insanın içine işleyen keskin uçlu bir kılıç gibi köşede duran bu romanı ilk dönem eserlerinden olmasına rağmen daha öncede dediğim gibi tam 30 yıl boyunca üstünde çalışmıştır. İnsan ırkının intikamcı ve değişik ruh hallerini sorgulayan yazarımız psikolojik gerilim anlamında bir şov yapmıştır diyebilirim. Dostoyevski her zaman en sevdiğim yazarlar içinde 1nci sırayı hak etmiş olması da bu yüzdendir. Bir edebiyat şöleni içinde okuduğumuz romanlarını dönüp dönüp bir daha okuduğumuzda her defasında farklı şeyler yakalanacağı şüphesizdir.
Romanın kurgusuna ve akıcılığına söylenebilecek hiçbir şey yoktur. Büyük bir yazar olacağını bu romanda daha fazla hissettiren Dostoyevski gümbür gümbür gelmektedir. Yazarlığını Gogol ve Puşkin’e borç olan Dostoyevski çok büyük eserler vermiştir. Yaşasaydı daha kim bilir nasıl romanlar yazardı demekten kendimi alamıyorum. Sevgiler.

Not: Sonradan aklıma geldiği için ekleme ihtiyacı duydum. Dostoyevski'nin psişik bir karakter yaratmasının yanında birinci Golyadkin'in havadar bir karakter olması ve aynı zamanda basit bir memur olmasına rağmen ihtişamlı arabalar kiralayıp balolara gitmesi pahalı dükkanlardan alış veriş etmesi onun aslında ne kadar kompleskli bir karakter olduğunun göstergesidir. Dosteyvski burada gerçekten zor bir işe girişmiştir. Hangisinin kötü olduğunu kestirmek oldukça güç. Birinci Golyadkin iyi gibi görünse de aslında zor bir karakter. Çok fazla zevkle okunan bir kitap bana göre. Gerim gerim germiyor ama gerilimin içinde olduğunuzu hissediyorsunuz. Yeraltından Notların en büyük hazırlığı bu kitapta yapılmış. Ve bence daha gizemli..

15. Hikaye Tamamlama etkinliği üçüncü kısım (Bölüm 7-9)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin üçüncü kısmıdır. Bu kısmı https://1000kitap.com/sessizol , Mithril / Danny ve Erhan yazmıştır.

7.

Luis’in odadan çıkmasıyla Profesör Alex düşüncelere daldı. Ne hayallerle yola çıkmışlardı,Sonuçları ne olmuştu?Büyük bir keşif yapmanın hazzını bile yaşayamadan kendini güç dengelerini değiştirmeye çalışan toplulukların içinde bulmuştu.Onun yeri labatuvarlardı.Karmaşık düşüncelerle doluydu zihni.’’ Neyse! Şimdilik biraz dinleneyim yarın ne gösterecek bana’’ dedi kendi kendine.
Prof.Alex'in yanından ayrılan Luis, her ne kadar karargahlarının gizliliğine güvense de bir tedirginlik hissediyordu. Beklediği haber bir an önce gelmeliydi. Prof.Russel olmadan Enceladus’ta neler olduğunu öğrenemeyeceklerdi yoksa.Adımlarını hızlandırdı; karargah merkezine girdiğinde tedirginliği yüzüne yansımış olmalı ki Einar ‘’Bir şey mi oldu?’’ diye sorma gereği duydu.
‘’ Önemli bir şey değil.Haber geldi mi?’’ diye cevap verdi Luis.
‘’Hayır,henüz ses seda yok.En son bir hafta önce mesaj gelmişti.Bekliyoruz.Güvenli bir hat bulamamıştır belki.’’
‘’Bir an önce bize ulaşmalılar Einar.Prof.Russell’ı onların elinden almalıyız.İçimden bir ses Enceladus’da neler olduğunu ancak böyle öğrenebiliriz diyor.’’
‘’Ama Luis veriler bizde.Belki Bilim Konseyi’ne verdiğimizde neler olduğunu öğrenebiliriz.’’
‘’Sanmıyorum.Prof.Alex ve Russel olmadan veriler bir işe yaramaz.Yine de yarın ki toplantıda bu durumu onlara anlatacağım.Bir haber gelirse beni hemen bilgilendir.’’
Dışarı çıkan Luis’in ardından Einar derin bir iç çekip bilgisayarının başına döndü.
****
Simülasyonu durduran Dr.Whoo,sınıftaki öğrencilerin yüzlerine tek tek baktı.’’Evet bugüne kadar anlattıklarımız hakkında sorusu olan var mı?Cevap ise uzun bir sessizlik oldu.Meryem ve Levi’ye baktı.Beyin hareketlerinden birçok soruya sahip olduklarını anlamıştı.Sonunda Meryem
‘’Atalarımızın yaptığı şeyleri anlamakta zorlanıyorum.Neden beraber yaşamak ve ortak bir noktada anlaşmak yerine savaşmayı seçmişler?’’ diye sorarak Dr.Whoo’yu gülümsetti.
Omuzlarını silkerek ‘’O zaman devam edelim ve sorunun cevabı geçmişte yatıyor mu bakalım?’’diyerek simülasyonu tekrar başlatan Dr.Whoo 2071 yılında başka bir zaman dilimini anlatmaya başladı.
Olağanüstü toplantıdan Dr.Lily Parker'la birlikte ayrılan Prof.Russell şaşkınlık içerisindeydi.2040 yılından itibaren,Dünya’yı bozan etmenlerin kontrol edilebileceği bir yaşam biçimi oluşturmak için uğraşmışlardı Alexle birlikte.Satürn Projesi, insanlığın en büyük umudu olmalıydı;kaos ortamı yaratmamalıydı.20 yıllık yolculuk süresinde gelişen olayları Enjung Guanjie anlatmıştı.Ama aklına yatmayan ya da içine sindiremediği noktalar da vardı. ’Enceladus’ta olanlar ortaya çıktığında insanlığın yararına mı olacak yoksa Antlaşma Devletleri ’nin egemenliği altında bir sömürge haline mi gelecek? Dünya’nın yavaş yavaş yok olması kibirden dolayı değil miydi? Şimdi buluşlarını anlatırsa….’’ gibi bir çok sorusu vardı Russell ’ın.İçinden bir ses cevapların Lily’de olduğunu söylüyordu..Bunları Lily’e sorabilirdi.
Russel bunları düşünürken Lilly de meslektaşını inceliyordu.Satürn de neler yaşandığını çok merak ediyordu ama zamanı değildi.Russell’ı buradan çıkarmalıydı.Peki ona güvenebilir miydi?İlk önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.Alexi’i Son Umuttan almak için saldırı hazırlıkları tamamlanmak üzereydi gerçi.O sırada arkadaşının kendisine seslenmesiyle bir anda durdu.
‘’Lily aklıma takılan bir şey var.Dünyaya indiğimizde yer altından bazı insanların çıktıklarını gördük.Yüzleri vücutları hastalıklı gibiydi.Değişen iklim koşulları ve küresel ısınmanın etkili olduğunu düşünmüştüm;ama bu derece olması tuhaf geldi.’’
Soruyu ilginç bulan Lily içgüdülerini dinleyerek ‘’Şimdi değil.Gel benimle’’diye cevap verdi Russel’ın sorusuna.
Birkaç koridor ve geçit geçtikten sonra bir odaya girdiler.
Şimdi konuşabiliriz.Bu odada kimse bizi duyamaz.’’
Russel kaşlarını kaldırarak ‘’Bu gizlilik neden Lily?Neler oluyor?diyerek şaşkınlığını dile getirdi.
‘’Otur Russel lütfen.Yolculuğunuz başlamadan önce olanları zaten biliyorsun.Yokluğunuzda olanların bir kısmını da az önce dinledin.Ama anlatılmayan şeyler var ve ben sana bunları anlatacağım.Hepimiz sizi yolcularken büyük umutlara sahiptik.Yeni ufuklar açacaktınız bize.İnsanlık eski güzel günlerine dönecekti.Sonra irtibatımız kesildi.Bunun üzerine Antlaşma Devletleri projeyi rafa kaldırdı.Daha sonra senden ve Russel’dan fanusun hayata geçirildiğini öğrendik ve dönmeniz için gün saymaya başladık.Ama bu haber artçı depremleri de beraberinde getirdi.’’Derin bir nefes alan Lily anlatmaya devam etti
“Artık Enceladus bir hayalden ibaret değildi.Dünya üzerinde de bir takım çalışmalar başlatıldı.İnsanlar denek olarak seçildi ve bazı bilim insanları da bu konuda egemen güçlere yardımcı oldu.Gizli bölgelerde ve yer altında labaratuvar kurarak genleri değiştirilmiş klonlar oluşturabilmek için insanlar üzerinde çalışılmaya başlandı.Antlaşma devletleri kendi soylarından insanları bile gözden çıkartmakta sakınca görmedi.Başarılı oldukları takdirde şu an elinde bulundurdukları gücü bin yıl sonra bile devam ettirebileceklerdi.Belki de bir uzay hanedanlığı kurmak istiyorlardı.Baş devlet olan ABD,artık insanlık uzaydan yönetilebilecek diye söylemlerine başlamıştı bile.”
“O zaman gördüğümüz insanlar deneklerdi..Bu çok acımasızca.Tüm o insanlar bunca acıyı elit bir kesim daha da güçlensin diye mi çekti.Aklım almıyor.Bizler gibi kendini bilime adamış insanlar buna nasıl alet oldu?Sen Lily?”
“İlk başlarda ben de inandım onlara.Ama içime sinmeyen durumlar da vardı.Bir kere gece yarısı çığlıklarla uyanıyordum.Etraftan bazı duyumlar da alıyordum.Şehir efsanesi olduğunu düşündüm ama emin olamıyordum.Bunu bir şekilde öğrenmeliydim.Ama nasıl?Bunun için araştırama yaparken bazı fısıltılar duymaya başladım.Sen sormadan ben hemen açıklayayım.Son Umut adlı bir gruptan bahsediyorlardı.Tamamen sisteme karşı Dünya insanlarının hakkını savunan bir asiler.”
“Buna nasıl inanıyorsun Lily?Onlar da kendi çıkarları doğrultusunda bizleri kullanmak istiyor olabilirler.”
“Haklısın.Ben de bunları düşündüm.Sonra liderleriyle tanıştım.Reiner Luis.Eski yıllarda yaşayan bir astro fizikçi olan Neil degrasse Tyson’nın bir sözüyle Son Umudun düşünce tarzını bana açıkladı:”Eğer başka bir gezegeni Dünya’ya dönüştürecek gücümüz varsa; o zaman Dünya’yı da eski Dünya haline getirmeye gücümüz var demektir.”Bu söz beni etkiledi ve onlar için burda kalmaya karar verdim.Ama yalnız değilim.Benim gibi kendini bilime adamış ondokuz arkadaşım daha var.Onlar güvenli bir yerde saklanıyorlar.Eğer tanışmak istersen bu akşam benimle gelebilirsin.Az vaktimiz var.Söylediklerimi düşün lütfen.”
Prof.Russel bir baş sallamasıyla ona onay verdi ve anlatılanları beyninde süzgeçten geçirdi.Neyin doğru neyin yanlış olduğunu tam olarak belirleyemese de bilimin kimsenin tekelinde olmasını istemiyordu.
Tamam ne yapılması gerekiyorsa ben varım.” Tam o esnada Quinjetlerin sesleri duyulmaya başlandı.Saldırı başlamıştı.
“Acele et.Buradan bir an önce çıkmalıyız.Seni Prof.Alex ile buluşturmalıyız.Gerçekten de Enceladus’ta neler oldu çok merak ediyorum.”
******
Dr.Whoo “Bugünlük bu kadar yeter diyerek simülasyonu durdurdu.Yarın neler olacak bakalım.Prof.Alex ve Prof.Russel bir araya gelebilecek mi?

8.

Ders bitiminde Levi ve Meryem yine her zamanki gibi yapay golun yanina gitmek uzere siniftan ciktilar. Son bir kac gunde gecmislerini bu kadar net bir sekilde ogrenmis olmalari, bilinmezlik perdesini az da olsa aralamisti aralamasina ancak perdenin altinda kat be kat daha fazla perdenin oldugunu gormek, urkutmustu onlari. Oylesine dalgin bir sekilde yuruyorlardi ki Igor’un ve Olivia’nin arkalarindan seslendiklerini bile farketmediler.
Yapay gol, fanusun kapladigi ve icindeki tum iklim ve dogal yasami kordugu yaklasik 300 bin kilometrekarelik toplam arazideki binlerce golden biriydi, yani Dunyada, Avrupa olarak bilinen kitadaki orta buyuklukteki bir devlet kadar ancak. Genis topraklara ragmen insanlik hatalarindan ders almis, ve nufus artisini kontrol altina almisti. 2056'da Dunya’dan yola cikan NOAH-3071’de damizlik olarak getirilmis denek, kimsesizler, klonlar ve gonullulerden olusan 15 kadin ve 15 erkek, 8 adet yapay zekaya sahip robot, ve duzeni kurmak icin ozel olarak secilmis, icinde bilim adamlari, teknisyenler, muhendislerin bulundugu 30 kisilik ozel bir ekip vardi.. Ancak yolculuk pek de beklenildigi gibi gitmemis ve Enceladus’a, planladiklari gibi 7 degil ancak 10 yilda ulasabilmislerdi. Bu esnada gemide erzak ve ilac sikintisi bas gostermis, ekipte kayiplara neden olan hastaliklar baslamisti. 2081 yilinda Noah sonunda Enceladus’a, Professor Russel ve Alex’in onlar icin yillar evvel biraktiklari fanusa vardiklarinda 15 kadin ve erkek grubundan geriye yalnizca 11 kisi kalmisti. Ozel zumredeki grup da daha sansli degildi. Kilit oneme sahip 7 kisi hayatini yolculukta kaybetmisti.
Fanus o zaman yalnizca 20 metre capinda bir yarim kureydi.Icerisi genis bir labaratuvari andiriyordu. Yogun kokusundan oturu, profeslerin tuvalet ollarak kullandigini tahmin etmenin pek de zor olmadigi kucuk bir bolme haricinde baska bir oda yoktu iceride. Yillardir el surulmemis cihazlar, bir enerji kaynagi olmamasindan oturu olu ve tozlu gorulse de hasarsizdilar. Ancak grup icin en buyuk saskinlik, yerdeki kucuk kafataslari ve kemikler olmustu. Profeslerin SC ismini verdikleri canlilari gormeyi umut ediyorlardi ancak bakimsiz, besinsiz ve kontrolsuz kalmis bu genetigiyle oynanmis sempanzeler 300 metrekarelik alanda sag kalmayi ne yazik ki basaramamislardi.
Yeni dunyanin ilk temsilcileri, R2D2 ismini verdikleri yapay zekali robotlar sayesinde cok kisa surede duzenlerini oturtmaya baslamisti. Teknik zumre ve bilim adamlari ilk etapta yiyecek ve su sorununu cozmustu. Yiyecek icin kucuk bir sera kurulmus ve ihtiyaci karsilayacak kadar besin uretimine baslanmisti. Ote yandan su, daha kolay cozulmustu. Her ne kadar Enceladus’ta buzul formuna su molekullerine rastlanmis olsa da bunu kullanmaya gerek kalmamis, gezegenin atmosferindeki bol miktardaki hidrojen ve oksijen moleklluerinden su uretilmisti. Suyun icme suyuna donusturulebilmesi icin de gezegenin mineralce zengin topragindan faydalaniliyordu. Teknik zumre ve R2D2’lar gezegenin yasanilasi bir seviyeye getirilmesi konusunda haril haril ugrasirken geriye kalan 11 kisilik ekibin de uzerinde ugrastiklari baska bir sorun vardi, nufus artisi. Ekipteki 6 kadinin tek gorevi hamile kalmak ve cocuk dogurmakti, geriye kalan 5 erkek ise diger 6 kadinla beraber cocuklarin bakimi ile ilgileniyordu. Cocuklar buyudukce kucuk okullar kurulmus, teknik ekip tarafindan egitimler baslamisti. Zamanla alan sikintisi bas gostermis, yeni robotlar yapilmis ve once fanus buyutulmus, ardindan da yasam kalitesinin artirilmasi icin ewyanlar yapilmaya baslanmis.
Ancak insanlik, bu sefer hatalarindan ders almisti. Yaklasik 300 yil icinde, yani ortalama 15 kusak sonrasinda insan nufusu 1 milyona erismisti. Gerci bunu yaparken bazi sert kurallar da konulmustu. Ozellikle 3. Kusak sonrasinda, yeni dunyanin insanlari ayni gen havuzu icinde hapsoldugu icin genetik hastaliklar bas gostermisti. Bu hastalikli bebeklerin uremesi ve genlerini aktarmalari tamamiyle yasaklanmisti. Neticede insanlik icin insanlik haklarinda sinirlamalar meydana gelmisti. Yaklasik olarak 2400 ylinda insan nufusu 1 milyona eristiginde yonetim yeni bir kural daha koymak zorunda kalmisti. Her yetiskin bireyin yalnizca 1 bebegi olabilirdi. Boylece nufus 1 milyon civarinda sabitlenmis, boylece Dunya’yi felakete surukleyen olaylar zincirininin ilk halkasi en basindan engellenmisti.
Ve simdi, 3071 yilinda yine yaklasik 1 milyonluk insan nufusu, 300 bin kilometrekarelik fanusun gobeginde yer alan, bir zamanlar Profesor Russel ve Profesor Alex’in ilk adimini attiklari, ilk fanusu kurduklari yerde insa edilmis, New World ismindeki sehirde yasiyorlardi. Sehirde insanlar ve atalari R2D2’lara dayanan ama cok daha gelismis model olan C3PO’larla bir arada yasiyorlardi. Sehrin etrafindaki genis araziler ise tarim, sanayi ve turizm faaliyetlerine ayrilmis, C3PO’larca yonetiliyordu. Sehir, bir zamanlarin New York’unu andirdigi soylenen (kimilerine gore sehrin birebir plani kopyalanmisti ancak su an kontrol etmek mumkun degildi. Atlantis gibi New York da efsanelerde kalmisti ne de olsa) gokdelenlerle kapliydi. New World pek cok bilim merkezi ve okulla donatilmisti. Cocuklar ilk dogduklari andan 3 yaslarina kadar ozel kreslerde egitilirler ve robotlarca gozlenirdi. Cocuklarin butun tepkileri, yetkinlikleri, becerileri degerlendirilir, toplumun gelecekteki mesleki ihtiyaclari ongorulerek, 3. yilin sonunda cocugun toplum icindeki rolu belirlenirdi. Ancak bu bilgi cocukla ya da ebeveyni ile asla paylasilmaz, yalnizca egitimcileri tarafindan bilinirdi ve her bir birey kendilerine gore ozel hazirlanmis egitim plani icinde ozenle gelecegi icin hazirlanirdi.
Ve simdi, 15 yasindaki iki genc, Meryem ve Levi sehrin gobegindeki Merkezi Park’a girmis, su yerine mavi bir sivi ile doldurulmus yapay golun kenarinda sessizce oturuyorlardi. Sessizligi ilk bozan Meryem oldu.
„Dersten ciktigimizdan beri agzini bicak acmadi. Her zamanki ‚buyulu‘ sozlerini bile mirildanmadin. Ne dusunuyorsun?“Meryem ‚buyulu‘ kelimesine alayci bir vurgu katarak arkadasini biraz kizdirmak, boylece de onu, aliskin oldugu neseli ve canli ruh haline sokmak istemisti. Basarili olmamisti.
„Dunya benim icin bir masaldi, bir cesit efsane. Dusunsene, bizler, yillar once bambaska bir gezegenden gelen bir turuz. Inanmasi o kadar zor ki.“ Biraz dusunup devam etti. „Sanki 2000’li yillardaki dunya insaninin efsanalerine gomdugu Thor’un, Zeus’un, Ra’nin bir an gercek oldugunu gormesi gibi bir sey...“
„Yoksa inanmiyor muydun bizim dunyadan geldigimize“
„Inaniyordum elbette, butun bilim onu destekliyor. Ama yine de o kadar zaman oncesinden bashediyoruz ki. O kadar zordu ki inanmak. Ta ki simulasyondaki goruntulere kadar” Meryem bir anda aklina gelmiscesine heyecanla konustu;
“Simulasyon demisken, kafama takilan bir sey var.” Levi kaslarini hififce kaldirdi. “O goruntulere nasil ulasmislar sence. O donem, dunya bu kadr kaos icindeyken nasil o goruntuler kaydedildi. Haydi goruntuler uyarlama desek bile, o kadar detayli bilgiye nasil erisildi, hem de karanlik donemin en zifiri karanligiymis o zamanlar”
“Bilmiyorum Meryem, kayitlar saklanmistir belki de… NOAH ile buraya getirilmistir.”
“Sacmalama, NOAH, profesorler henuz daha donus youndayken yola cikti. Sonra da dunya ile bir daha baglantiya gecilmedi. Ayrica…” Levi merakla kizin sozunu devam ettirmesi icin bakiyordu.
“Ayrica Dr Whoo ve Earthman… O donemlerden bahsederken bir kac kez agizlarindan ‘biz’ ifadesini kullanmis olmalari sana da garip gelmedi mi?” Levi, arkadasinin neyi kastettigini anlamisti, gulmeye basladi.
“Asil simdi sen sacmaliyorsun. Profesor Alex ve Russel’in Dr Whoo ve Earthman oldugunu dusunmuyorsun degil mi? Adamlar daha o devirde 70lik ihtiyarlar. Simdiye kemikleri bile coktan gubreye donusmustur.”
“Peki ya olumsuzlugu buldularsa ya da bilinc aktarimini icat ettilerse? Beyinlerindeki butun bilgi androidlere aktarildiysa?” Kemikleri fosillesmis olsa bile bilincleri su anda varsa ve bize ders anltan onlarsa?” Levi artik kahkahalarla gulmeye baslamisti.
“Eminim senin kariyerinde iyi bir bilim kurgu yazari olmak yatiyordur.” Meryem’in gulmedigini gorunce ciddileserek devam etti.
“Dunya artik yok. Ve buraya Noah’dan baska gemi gelmedi”
“Bize anlatilan bu, bize anlatilan her sey dogru mu?” Bu soruyu derin bir sessizlik takip etti. Ikili yeniden suya, sudaki kipir kipir hareketleri ile dalgalar olusturan canlilara odaklanmislardi. Bu sefer icini yiyen seyi ortaya dokmek icin konusmaya baslayan Levi olmustu:
“Eger 14ler atalarimizi buraya gondermeseydi sence ne olurdu?”
“Su an olmayan dunyadaki hic dogma imkani bulamamis iki kisi olurduk”
“Ben emin olamiyorum. Son Umut ya hakliysa, ya 14 uzayda yeni yasam merkezi kurmak yerine Dunya’ya odaklansaydi? Dunya’nin o donemki hali, burdan daha mi kotuydu? Hem bir de buyuk bir risk alarak atalarimizi buraya yolladilar, hepsi de gozden cikarilabilir insanlardi. Asil plan her zaman zengin ve guclu zumrenin, buradaki duzen kuruldugu zaman gonderilmesiydi. Diger insanlar, yer altinda yasayan o zavalli denekler hepsi olume mahkum edilecekti.Gercekten merak ediyorum, butun dunyayi yok eden o olay gerceklestigi anda, bizim yani gozden cikarilmislarin hayata tutundugunu bilerek, kendilerinin de o kucumsedikleri ve uzerlerinde tanricilik oynadiklari zavalli insanlarla ayni olume giderken 14un, ya da diger o butun zengin zumrenin aklindan gecen neydi?” Meryem konusmadan rahatsiz olmustu. Her ne kadar kendileri gibi insan olsalar da butun varliklarini 14e borcluydular ve bu, toplumlarinda onlari kutsallastirmislardi. Onlar hakkinda kotu bir yorum yapmak yasakti. Etrafina bakindi, kendilerini duyacak hic kimse yoktu.
“Kalkalim gec oluyor. 14 de insandi, onlarinda hatalari oldu. Eger atalarimizi buraya yollamak hataydi ise bile su an varligimizi onlara borcluyuz. Son Umut’a degil. Lutfen kafandaki bu dusunceleri sil. Yarin derste Dr. Whoo bu tarz bir dusunceyi okuyacak olursa basina is acarsin.” Diyerek kalkti. Levi de mecburen sessizce kalkarak kizi takip etti. Evlerine donene kadar da bir daha konusmadilar.

9.

Uyku tutmuyordu Meryem'i bir türlü o gece. Levi ile konuştuklarını, derste gördüklerini düşünüyordu. Dr Whoo'nun anlattığı şeylerin bir kısmını babaannesinden de dinlemişti aslında. Alex ve Russell'ı zaten şehir merkezindeki heykellerinden biliyordu. Dünya... Beş yaşından beri babaannesinden başka bir şey duymamıştı ki. Anne ve babasını hiç tanımamıştı. Hem arkadaşlarının arasında bir kişiden fazla akrabası olan bir Olivia vardı,halası ve dedesiyle yaşayan, bir de Semih – anneannesi ve teyzesinden bahsediyordu sürekli. Hiç sorgulamamıştı gerçi. Ama şimdi ,derslerde dünyayı öğrendikçe düşünüyordu çoğu şeyi. Annesinin, babasının, kardeşinin yokluğu, hiçbir zaman şimdi olduğu kadar meşgul etmemişti aklını. Doktor Whoo ve Earthman'ın derslerini bu yüzden çok seviyordu. Sorgulamayı öğreniyordu bu derslerde. Yaşam Bilimleri, Etik ya da Temel Satürn Fiziği gibi derslerde, ondan sadece bir şeyler ezberlemesi ya da bazı temel kurallara uygun hareket etmesi bekleniyordu oysa.

Levi'yi düşündü sonra, nedense herkes beraber olmalarını istiyor gibiydi. Sürekli yanındaydı çocuk, garip bir şekilde. Garip tabi, diye düşündü, o acayip kelimeleri sanki çok önemli bir şey gibi tekrarlaması başka türlü nitelendirilemezdi. Haberdardı dünyadaki dinlerden. Levi'nin atalarının Yahudi, kendininkilerin de Müslüman olduğunu biliyordu elbette. Babaannesi her şeyi anlatmıştı o kanlı 20. yüzyıl hakkında. Acaba bir tanrıya inanmak nasıl olurdu diye düşündü, sonra da acaba bir annem olsaydı nasıl olurdu diye. Sonra uzaklaştırmaya çalıştı bu düşünceleri babaannesinin tembihlediği gibi.

Dünyayı düşündü tekrar, acaba orada olsa kimin yanında olurdu, atalarını buraya gönderen, kendilerine ikinci bir şans tanıyan 14 savaş yorgunu devletin mi, yoksa her türlü otoritenin karşısında olan Son Umut'un mu? Kendilerine hep kurallara uyması söylenmişti. Bilimin üstün olduğu, çoğunluğun iyiliği için insanların feda edilebileceği anlatılmıştı. Bunlara rağmen asilere karşı bir sempati duyuyordu Meryem. Levi de sorguluyordu her şeyi, hatta kendisinden çok daha ataktı böyle konularda. Meryem bunları herkesin içinde açık seçik dile getiremiyordu.

Neyse yarın en azından Levi'ye göstereceği yeni bir şey vardı. O her zamanki gibi o çift üçgenli yüzüğünü gözüne soktuğunda, Meryem de yağmur damlası şeklindeki kolyesini çıkaracaktı tüniğinin üstüne. Babaannesi bu akşam takmıştı boynuna, dünyadan geldiğini söylemişti kolyenin. Üzerinde, Arapça olduğunu düşündüğü bir şeyler yazıyordu ama anlamını söylememişti babaannesi. “Zamanı gelince anlayacaksın”, ne kadar saçma bir laftı. Güvensizlik üzerine kurulmuş bir dünyada yaşıyorlardı hep.

İçeriden bir takım sesler geliyordu. Bu saatte kimin geldiğini merak etti. Eywanların dışına çıkılamasa da yeraltı tünelleri vasıtasıyla seyahat etmek mümkündü güneş batmışken. Ama daha önce kimseyi görmemişti bu saatte babaannesini ziyaret eden. Kalktı, Wazovski horultulu bir şekilde uyuyordu. Babaannesi SC'lerine bu adı vermişti nedense. Uyandırmamaya çalışarak kapıya doğru gitti. Bir erkek sesiydi, hatta çok yakından tanıdığı bir ses.

- Ne zaman anlatacaksın gerçekten olup bitenleri
- Çok küçükler daha, bu yaşta her şeyi kaldırabileceklerini sanmıyorum işin doğrusu.
- Meryem yeterince olgun, Levi için de aynısını söylüyorlar
- Yavaş yavaş, her şeyin bir sırası var.
- Korkuyorsun değil mi, o mükemmel profesör imajının zedeleneceği için.
- Saçmalama Lily, yüzlerce sınıf okuttum şu ana kadar.
- Ama hiçbiri bu kadar özel olmadı
- Biliyorum, 3071 geldi
- Özlüyor musun?
- Bir insanla hayatının 20 yılı içice geçince başka bir şansın olmuyor ne yazık ki.
- Earthmann yetmiyor mu peki
- Sana Meryem yetiyor mu?
- Meryem farklı ama
- Ne farkı var, kaybettik ikimiz de sevdiklerimizi dünyayla
- Bazen düşünüyorum de, başka bir seçeneğimiz var mıydı diye hiç?
- Ya dünya olacaktı, ya burası- ikisi bir arada var olamazdı biliyorsun
- Biliyorum, ama neden burası?
- Bunu yüzlerce defa konuştuk
- Evet ama alışamadım bir türlü
- Sen ne yaptın, verdin mi emanetini
- Kolyeyi verdim, ama söylemedim daha anlamını, biraz daha zaman geçmesi lazım
- Levi biliyor ama, sürekli ağzında o dua
- Duydum söyledi Meryem. Ama biraz daha beklememiz lazım
- Buraya gelirken de öyle diyordun, senin yüzünden az kaldı Enceladus’u da kaybediyorduk.
- Sen seçtin burayı, bir ömür yaşadığın gezegeni feda ettin, Ülkeni, arkadaşlarını, her şeyini
- Dedim ya orası olursa burası olmazdı. Orası bana hayat verense burası benim -bizim- yarattığımızdı. Hem biliyorsun, biz olmasak da sonu aynı olacaktı Dünyanın o insanlarla.
- Biliyorum ama ben yapamazdım
- Hatırlıyor musun daha stajyerken hayaller kuruyorduk seninle, bir odayı Tardis yapıp farklı gezegenlere gidiyorduk.
- Her zaman hastasıydın doktorun. Dünyanın sonu bölümünü hatırlıyor musun?
- Evet, gözlerin dolmuştu.

Karmakarışık olmuştu Meryem'in kafası. Babaannesi ile ara sıra merhabalaşırdı Dr. Whoo ama bu kadar samimi olduklarını bilmiyordu hiç. Hem Lily niye demişti ki, Ayşe'ydi adı. O an binlerce düşünce geçirdi aklından, Levi'nin söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Yanına gitmeyi düşündü babaannesinin. Sonra vazgeçti, unutmaya çalıştı, nasılsa zamanı gelince her şeyi anlatacaktı babaannesi, hiç yalan söylemezdi kendisine. En azından yarın derste ne soracağını biliyordu doktora. Wazonsky'yi uyandırmadan uzandı yatağına, uykusu vardı, ama sorular iki katına çıkmıştı aklındaki. Uykuya yenik düştüğünde en son Levi'nin söylediği duayı düşünüyordu; “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’

****

Prof. Russel kararını vermişti. Bilime, akla değer veren tarafa, dünyaya değer veren tarafa geçecekti. Lily Parker'ı takip etti. Hızlı adımlarla iki uzun koridoru geçtikten sonra Lily biraz beklemesini söyleyip yanından ayrıldı. Birleşmiş Milletler gibi bir yerdi burası. Russell'ın ömrü boyunca hayalini kurduğu ortamdı aslında, tüm ülkelerin birbirine üstünlük kurmadan barış içinde yaşadığı bir dünya. Faklı bir nedenle oluşmuştu ama bu birliktelik ne yazık ki, ahlaksız bir neden. Gitmeseydi Alex'le Enceladus’a, ne yaparlardı diye düşündü. Hangi tarafta olurdu? O insanları kobay olarak kullanan alçaklarla mı beraber olurlardı? Belki daha ilk günlerinde öleceklerdi savaşın. Alex'le yaşadığı fanus günlerini düşündü. Dünyaya kahraman olarak döneceklerini söylüyordu Alex sürekli, Russell ise biraz daha temkinliydi. Ama Alex içinde bir parça umut yeşertmeyi başarmıştı, görevin sonlarına doğru. O irtibat kurdukları gün, nasıl çocuklar gibi sevinçten dans etmişti iki yaşlı adam. Şimdi de 60 kişiyle koskoca bir gemi kendilerinin bıraktığı yere gidiyorlardı. Enceladus’a gidiyorlardı ölümlerine. Russel henüz kimseye söylememişti ama bu grubun on yıldan daha fazla bir yaşam şansı olmadığını biliyordu. Tek bir ihtimal vardı yaşamaları için.

Lily panik halinde Russel'ın yanına geldi. Bir şeyler ters gidiyordu. Luis ile irtibat kuramamıştı ve şimdi de Enjung Guanjie kendilerini çağırıyordu. Bir an acaba öğrendi mi diye düşündü. İyi bir insana benziyordu gerçi Enjung, ama şu ana kadar o pozisyonda olup gerçekten iyi olan kimseyi tanımamıştı Russell. Başka çareleri yoktu, Lily ile Guanje'nin yanına geçtiler. Adamın suratından bir şey anlaşılmıyordu. Sıkıntılı bir şekilde konuşmaya başladı;

- Ne yazık ki bunu söylemenin kolay bir yolu yok Prof. Russel. Prof. Alex'in yerini tespit etmiştik daha önce belirttiğim gibi. Asiler haberdarmış operasyonumuzdan. Oldukça kanlı çarpışmalardan sonra Reiner Luis’in de aynı sığınakta olduğunu öğrendik. Bu fırsatı kaçıramazdık ne olursa olsun. 14 devletin oy birliğiyle ağır silah kullanımına karar verdik ve toprağa gömdük asilerin karargahını. Prof.Alex ne yazık ki kurtulamadı. Neyseki bu saldırı artık Son Umut'un direncini kıracaktır. Prof.Alex hayatını kutsal bir amaç için, insanlığın kurtuluşu için kaybetti.

Russel hiçbir tepki vermeden dinlemişti başkanı. Konuşması bitince de hiç bir şey söylemedi sadece başını öne salladı ve odadan çıktı. 20 yıll diye düşündü, bir tek Alex olmuştu. Kutsal bir amaç - hep kutsal olur zaten. Lili arkasından koştu, koluna girdi. Yavaş yavaş yürürken Russel Lili'nin kulağına fısıldadı.”Konuşmamız lazım”

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ikinci kısım (Bölüm 4-6)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ikinici kısmıdır. Bu kısmı Osman Y. , Kevser S. ve Necip Gerboğa yazmıştır.

4.

Bu yolculuk gelecek bin yılın belki de binlerce yılın nasıl şekilleneceği konusunda hayati önemdeydi. İşlerin çığrından çıktığı 2066 yılından önce dünyada neler olmuştu, dünya nasıl bu hale gelmişti? Her şey 2044 yılındaki gelişmeyle ilgiliydi.

Bundan önce 2030 yılına gelindiğinde artık dünyamız küresel ısınmanın etkilerini apaçık yaşamaktaydı ve bilim adamları neredeyse çaresizdi . Her şey dönüp dolaşıp “sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağı” meselesinde düğümleniyordu. Dünya nüfusu 12 milyara dayanmıştı. Bilim adamları küresel ısınmayı tamamen durduramayacakları konusunda hemfikirdiler ve amaç bu ilerlemeyi yavaşlatmaktı. Bunun için düzenlenen sayısız toplantılarla nihayet bir karara varıldı. Çözüm “daha sade hayat” başlığıyla dünya kamuoyuna sunuldu. Buna göre yeme içme,barınma gibi temel ihtiyaçlar bile kısıtlı hale getirilecek, teknolojik araçlar kontrollü ve dengeli kullanılacak, yakıt tüketimleri minimuma indirgenecek gibi başlıklarla çözüm ortaya konulurken, geleceğin de kaçınılmaz olarak “dünya dışında yerleşim”de olduğu vurgulanmıştı.

Alınan tedbirler;devletlerin kararlı tutumu ve insanların bilinçli hareketleri sayesinde işe yaradı ve küresel ısınma neredeyse her 10 yılda 0,5 santigrat artacak seviyede tutuldu. Bu oran her şeye rağmen iyimser bakmaya yeterliydi. Böylece kısmen barışçıl bir döneme girildi. Çünkü devletlerin paylaşım mücadelesi yüzlerce yıldır hiç durmadığı gibi özellikle 21. yy.’dan itibaren çok hızlanmıştı. Başta büyük devletler için olmak üzere artık en önemli mesele “iklim”di. Ve tabi dünyanın bize yetemeyeceği bir zamana gelindiğinde nereye gidileceği?

2050’lerden itibaren dünyadaki kaynakların minimum yeterlilik seviyesinin de altına ineceği öngörülmüştü. Böylece 2044 yılına gelindiğinde artık “uzaydaki egemenlik” meselesinin masaya yatırılması kaçınılmaz oldu. Abd,Çin,Rusya,İngiltere,Fransa,Hindistan,Japonya,Brezilya,İran ve Türkiye 1 mayıs 2044 günü İstanbul’da toplandı , Uluslararası Uzay Kongresi (International Space Congress) niteliği bakımından bir ilkti. Devamında 1 yıl kadar süren alt düzey toplantılar ve müzakereler sonucunda 29 ekim 2045 günü İstanbul’da 10 büyük devletin başkanlarının katıldığı imza töreniyle, “İstanbul Anlaşması” imzalandı. Kamuoyunda anlaşmanın gizli maddeleri olduğu yönünde spekülasyonlar dolaşsa da tabi ki bu konu tam olarak bilinemedi. Başlıca maddeler şöyleydi,

1-Bu anlaşma “Güneş Sistemi” dahilinde geçerlidir.
2-Herhangi bir devletin anlaşmadan çekilmesi anlaşmayı geçersiz hale getirmez.
3-Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya , uzay çalışmalarındaki büyük katkılarından ve kadim haklarından dolayı öncelikli seçim hakkı ve imtiyaza sahiptir.
4-Egemenlik hakları;Mars ve Satürn -A.B.D, Merkür-İngiltere,Venüs- Fransa, Jüpiter-Çin,Uranüs-Hindistan , Neptün- Japonya, Plüton-Brezilya , AY- Rusya,İran,Türkiye ortaklığına bırakılmıştır.
5- “Güneş sistemi güvenlik devriyesi” A.B.D ve Rusya tarafından ortaklaşa gerçekleştirilecek, “dünya atmosferinin ve yörüngesinin kontrolü de bütün devletler arasında paylaştırılacaktır”

Temel maddeleri bunlar olan anlaşmadan sonra dünya neredeyse barışçıl bir döneme girdi, ta ki 2051 yılına gelinceye kadar. Onlarca yıldır yapılan bütün çalışmalar geleceğin en değerli yerleşim alanının “SATÜRN” olacağı konusunda ortak bir görüş oluşturmuştu. A.B.D. siyasi ,ekonomik ve askeri gücüyle SATÜRN’ü en baştan sahiplenmişti. Anlaşmadan memnun kalmayan İran, gizli bir çalışma yürütmeye başladı. Bu gizli projenin ismi, “SD 1951”di. 2051 yılı için hazırlıklarını tamamlayabileceklerini düşünerek bundan 100 yıl öncesi bir tarihi şifreli olarak işaretlemişlerdi. Projenin içeriği ortaya çıkmasa bile ismini bir şekilde öğrenenlerin dikkatini dağıtmak amacıyla açıklama getirmek gerekirse, kısaca "Sadık Hidayet Doktrini" ve ölüm yılına karşılık gelerek bunun İran’a özgü kültürel bir proje olduğu masalı anlatılacaktı. Aslında SD , tabi ki Satürn ve Dünya anlamındaydı.

“Derin bir nefes alan Prof. EARTHMAN bir an yorulduğunu hissetti. Meryem ve Levi başta olmak üzere bütün sınıf ise dikkatle ve hiç sıkılmadan dinliyordu. İsmi“ Bir Zamanlar Dünya’da” olan bu dersi öğrenciler çok seviyordu” Doktor WHOO ile EARTHMAN çok iyi arkadaşlardı. Whoo arkadaşını biraz geri kafalı bulurdu, dünya hakkında fazlaca takıntılı olduğunu söyleyip dururdu."

2051 yılına gelindiğinde NASA, “Büyük Satürn Projesi”ni hayata geçirdi. Prof. Alex ve Prof. Russell bu görev için yola çıktılar. Tarih de özellikle her şeyin ilk adımı olan 1 mayıs olarak seçilmişti. Bu gelişme üzerine İran ,zaten yürütmekte olduğu gizli projesini 2051 yılı sonunda hayata geçirmek yerine erkene alarak A.B.D.’den 12 gün sonra 13 mayıs 2051 günü Satürn’e gitmek üzere “SD 1951” isimli aracı başarıyla yola çıkardı. Artık dünya kaçınılmaz bir savaşın eşiğindeydi. A.B.D. ordusu ve NASA birkaç saat içinde bir plan yaparak “SD 1951”i henüz kalkışının üzerinden 24 saat geçmeden , dünya yörüngesindeki müttefik güçlerin de yardımıyla paramparça etti. Böyle belirsiz ihtimalleri çoktan göze almıştı zaten A.B.D. Üstelik gövde gösterisi ve gözdağı olması için de bu saldırıyı, dünyada bir zamanlar tehdit aracı olan ama artık kullanılmayan eski tip bir “atom bombası”ile gerçekleştirdi.

İran bunun karşılığını elbette gücünün yettiği kadarıyla sadece dünya üzerinde verebilirdi, öyle de oldu. Dünyadaki bütün vatandaşlarını harekete geçirip, 1 gün içinde A.B.D ve müttefik ülke vatandaşlarından 100 bin kişinin öldüğü saldırıları başlattı. Bütün nükleer silahlar, son teknoloji ürünü kimyasal ve biyolojik silahlar, eski dünyanın ilkel silahları hepsi devredeydi. Elbette karşılık verilmesi gecikmedi, böylece 3. Dünya Savaşı fiilen başlamış oldu. Dünya devletleri iki cepheye ayrıldı, artık tarafsız kalmak imkansızdı. İsrail ilk defa yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

Her gün yaklaşık iki milyon kişinin ölmeye başladığı karanlık bir devir başladı. Tarihe 3. Dünya Savaşı ya da bir başka isimle "15 yıl savaşları " olarak geçen bu dönem nihayet 2066 yılında sona erdi.

Savaştan A.B.D. ve Avrupa devletleri en az etkilendi, neredeyse 2060'ların başına kadar dünyanın geri kalanı kaos içindeyken bu gelişmiş devletlerdeki halklar yaşamlarını çok az olumsuz etkilenerek sürdürmeyi başardılar. 2060'dan sonra artık savaşın etki alanına girmeyen bir nokta kalmadı.

Dünya yerle bir olmuştu, nüfus 500 milyonun altına inmişti. Artık güçlü olmanın bile bir anlamı kalmadığı anlaşıldığında kaçınılmaz olarak savaş durduruldu. 15 yıl boyunca kullanılan silahlar, daha önceki küresel ısınmayla mücadele çabalarını anlamsız hale getirmişti, bütün emek boşa gitmişti. Artık eski nüfusa oranla bir avuç sayılabilecek insanın ırkının, soyunu devam ettirmek ve dünyayı yeniden yaşanılır bir yer haline getirmek gibi bir sorumluluğu vardı. Böylece çaresiz olarak kalıcı bir barış sağlandı ve eldeki son imkanlar, teknik bilgisi en üstün olan NASA öncülüğünde devreye sokuldu. Dünya bir bütün olarak hareket ediyordu. Artık en büyük umut;2071'de dönmesi beklenen Alex ve Russell ile birlikte Satürn’ün belki Dünya eski halini alıncaya dek, belki de artık Dünyayı geride bırakarak yeni bir yaşam alanı olmasındaydı.

“Diğer detaylarını biliyorsunuz zaten dedi, Prof. EARTHMAN , bilimsel çalışmalar, klonlar ve daha pek çok konu. Sizi teknik detaylara boğmak istemiyorum çünkü bununla ilgili yeterince anlatıcı var, başta arkadaşım WHOO olmak üzere.Aslında bu dersi de belki o anlatacaktı ama benim anlatmamı rica etti, Dünya konusundaki merakım yüzünden."

Meryem söz aldı, “Anladığım kadarıyla bu savaşlar da Ortadoğu kaynaklı oldu bir bakıma ve en büyük kayıplar da oralarda oldu, yeniden barış sağlanırken bir Filistinliyle bir İsraillinin evliliği üzerinden yola çıkılmış olabilir mi? Yoksa benim adım bu yüzden mi Meryem ve arkadaşımınki de Levi? “ dedi.

“Çok zekisin Meryem” dedi EARTHMAN. “Gerçi “yapay zeka”uzun zamandır hayatlarımızın merkezinde ama ben seni çok farklı değerlendiriyorum. Gerçekten de geri kafalıyım sanırım. Sende eski insanlarda olan bir cevher var, duyguların üst düzeyde, şaşırtıyorsun beni” diye ekledi.

“Nerde kalmıştık bu arada.” 2066 evet. Arkadaşım Whoo ne demişti hatırlıyor musunuz?

“””””2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”””””””

Bugünlük bu kadar yeter.Ben böyleyim işte, Dünya deyince başka bir şey düşünemez oluyorum. Kendimi Satürnlü gibi hissedemedim hiç, elimde değil.

Enceladus meselesini sonraya bırakalım,bakalım onu kimden dinleyeceksiniz.

5.

“Galiba insanlık kendi sonunu fena zorladı, şuraya bak Alex her şey tahmin ettiğimizden daha erken gerçekleşmiş gibi.” dedi Russell buruk ve düşünceli bir sesle. Alex ilk anda cevap vermedi. Yorgun gözlerle pencereden dışarı, biraz sonra güneşin çıkacağı ufka doğru bakıyordu. “yine planlı hareket etmeliyiz Russell” dedi ve aniden içinde beliren bir enerjiyle teçhizat odasına yöneldi. “güneş doğduktan 1 saat sonra dışarı çıkıp neler döndüğünü daha iyi anlamak için hassas ölçümler yapacağız. Bu arada Dünya’da hala akl-ı selim insanlar olup olmadığını öğrenmek için etrafa sinyaller göndermeliyiz” dedi ve dolaptan aldığı küçük sinyal dağıtıcı cihazı Russell’e fırlattı. Russel dokunmatik cihazı yakalar yakalamaz arayüzüne girdi ve dağıtılacak sinyalin mesajı olarak şunları yazdı. “biz büyük Satürn projesinin bilim adamları, Profesör Russell ve Profesör Alex. Büyük görev tamamlandı ve geri döndük. Ancak indiğimiz yerde hiç kimse yok. YARDIM EDİN… Daha sonra sinyali her 3 saniyede bir tekrarlanacak şekilde ayarladı ve BAŞLAT butonuna bastı. Aynı anda cihazın arayüzünde bir noktadan her tarafa doğru tekdüze yayılan çizgiler şeklinde basit bir simülasyon oynamaya başladı.

Bu arada Profesör Alex teçhizat odasından çıkarmış olduğu çok fonksiyonlu ölçüm cihazını aktive etmek için uğraşıyordu. Gerçi teçhizat odasında kullanabilecekleri çok fazla bir şey kalmamıştı. Dünyadan götürdükleri birçok aracı tıpkı buradan birlikte gittikleri “yapay zeki” robot Eddie gibi Enceladus ta kurdukları fanusta bırakmışlardı. Teçhizat odasına bunun yerine oradan edindikleri tüm verileri tasnif etmişlerdi.

Çok fonksiyonlu ölçüm cihazı 2010’lu yıllarda kalmış ilkel masa üstü bilgisayarların kasası kadardı ve birbirine entegre 10’larca parçadan oluşuyordu. Bu yüzden kurmak ve çalıştırmak neredeyse 40 dakikalarını aldı. Nihayetinde artık ellerinde yer altında ki anlık hareketi algılayan ve hatta havadaki organik maddeleri yakalayıp yoğunluğunu ölçüp tahlillerini birkaç dakikada içinde yapabilen ve de bunun yanı sıra daha birçok işe yarayan cihazları vardı.
Güneş doğalı yarım saatten fazla olmuştu. Prof. Russel dışarı çıkmak için son hazırlıklarını yaparken Prof. Alex güneşin yansıttığı metruk topraklara uzun uzadıya bakıyor ve gerçekten neler yaşanmış olduğuna dair içinde kontrol edemediği bir korku uyanıyordu. 53 dünya yılı boyunca nefes aldığı bu gezegenin üzerinde barındırdığı canlıların aptalca ihtirasları yüzünden bu hale gelmesi, içinde büyük bir kızgınlık ve hayal kırıklığı da doğuruyordu. Ve içinden bir ses Satürn projesi boyunca yaşamış oldukları tüm o zorlukların bir hiç uğruna olduğunu, her şey tamamen başarıya ulaşmış olsaydı bile insanlığın bunu da bozacağını söylüyordu. Böylesi karmaşık duygulara mütakiben Alex’ in anlında birkaç damla ter peyda oldu. Bununla birlikte gözlerinin arkasında ve ense kökünde son iki yıldır aralıklı olarak nüks eden ağrılar belirdi. Derken Russell usulca yanına sokuldu ve o da aynı manzaraya bakıp “eee ne düşünüyorsun dostum?” diye sordu. “bilmiyorum” dedi Alex dalgınlıkla ve devam etti “içimden bir ses en iyi yol bildiğin yoldur, fanusa geri dön diyor. Tabiki bunun aptalca olduğunu biliyorum. Bunu yapacak imkânımız da, vicdanımız da yok” dedi. Bu sözüne karşılık Russell babacan bir tavırla sırıttı. Sonra bunu takip eden tıpkı Fanusta sıkça gerçekleşen sessizliklerden biri oluştu. Oradayken Dünya’ yı ve Dünyadakileri özlemenin ve hiçbir haber alamamanın burukluğuyla, hiç konuşmadan sadece işlerini yaparak ya da hiçbir şeyle uğraşmadan saatlerce sessizce kendi içlerine kapanıyorlardı.

Ancak buradaki sessizlik o kadar uzun sürmedi. Birkaç dakika sonra Alex “artık dışarı çıkalım” diye Russell’ i uyardı. Uzay kıyafetlerini kontrol ettikten sonra Alex, kurmuş oldukları ölçüm cihazını kucakladı. Russell ise cihazı takılacak bilgisayarı ve bazı aparatları aldı. “kapıyı aç” diye ana bilgisayara sesli komut verdi. Dev kapı yukarıdan aşağıya doğru nazikçe açıldı.


Ölmüş bir kaplumbağanın çürümüş kabuğu. Ne olduğunu bilmedikleri kedimsi bir canlının kafatası, az ilerde insan kafatasları ve insanın içini acıtan ve korkutan insan iskeletleri. Prof. Russel ve Prof. Alex uzay aracından inip kuzey batı tarafında kendilerine yaklaşık 200 metre uzakta olan bir kum tepesini gözlerine kestirdiler. Zira burası çokta yüksek olmayan ancak alana hakim ideal bir tepeye benziyordu. Üstelik şu betonarme binaları da net bir şekilde gözlemleye bileceklerdi.

Nihayet tepeye vardıklarında Alex kucağında ki aleti tepedeki düz bir zemine oturttu. Sonra Russel bilgisayarı ve diğer ölçüm aparatlarını taktı. Sonunda etraflarında nasıl bir atmosfer döndüğünü anlayacaklardı. Alex aleti çalıştırmak için gerekli komutları giriyordu ki. Doğu yönünden kendilerine çok tanıdık gelen bir uğultu geldi. Ses önce belli belirsizdi fakat gitgide yükseliyordu daha doğrusu yaklaşıyordu. Biraz sonra tahmini 1-2 kilometre ötede bir kum bulutu belirdi. Tabiki Proflar bunun bir kum fırtınası oluğunu düşünseler de yanıldıklarını anlamaları uzun sürmedi.

Toz bulutunun içinden ara ara parlayan camları fark ettiklerinde ikisinin de içinde tuhaf bir his uyandı. Şimdiye kadar tamamiyle hayal kırıklığına uğramışalarda ancak tam şuan içlerinde tuhaf huysuz bir umut belirmişti.

Bunlar zırhlı, iri tekerlekli ve neredeyse 20 taneye yakın devasa büyüklükte bir jeep komvoyuydu. Hızla yaklaşıyorlardı. Russell jeeplerin tepelerinde dalgalanan flamaları seçebiliyordu. Ancak nasıl bir şekil taşıdıkları muammaydı. Alex ve Russell aynı anda uzay aracının yanına dönmeleri gerektiğini düşündüler ve yine aynı anda bu amaç için hareket ettiler. Fakat bu kez tam arkalarından gelen tiz bir ses onları durdurdu. Yine aynı anda dönüp baktıklarında kuzey batıdan 10 küsur Quinjet' in tepelerinden hızla geçtiğini gördüler. Ve daha ne olduğunu anlamadan jetler jeep konvoyuna doğru yöneldiler ve o anda birkaç şey birlikte oldu.

Quinjetler silahlarını ateşledi. Roketlerİn çoğu tuhaf şekilde hedefi bulamasa da öndeki üç jeep parçalara ayrıldı. O sırda yerin altından çığlıklar yükseldi. Aynı anda Prof. Alex uzay aracına doğru gücü yettiğince koşmaya başladı. 70 küsur yaşında ki birine göre oldukça seri koşuyordu. Fakat Prof. Russell ne olduğuna anlam verememenin karmaşıklığıyla olduğu yerde hantal hantal hareket etmeye başladı. Birkaç saniye sonra “VERİLER! VERİLER!” diye çığlık attı. Ve o da yaşından beklenmedik bir çeviklikle uzay aracına doğru koşmaya başladı.

Bu sırada Jeep konvoyu ilk saldırıyla birlikte uzay aracına 200-300 metre kala durdular. Quinjetler ikinci saldırı için havada birbirleriyle senkronize bir şekilde keskin bir manevra yaptılar. Ama jeep konvoyu buna rağmen hareket etmedi. Quinjetler ikinci saldırıyı gerçekleştirdi. Lakin bu defa roket yerine kurşunlarını kullandılar.

Kurşunlar hedeflerini bulsa da birkaç basit hasardan başka bir şey yapamadı. Derken jeeplerin üst kısımları açıldı ve boyları neredeyse 1,5 metreyi bulan insansız savaş dronları aceleyle yükseldi. 10 küsur dronun her biri çevik hareketlerle sinekler gibi etrafta gezinmeye başladı. Birkaç saniye sonra hepsi birbiriyle senkronize oldu ve hedeflerini belirlediler “QUİNJETLER”

Bu arada Alex uzay aracına kavuşmak üzereydi. Russell ise ona göre daha yavaştı ve tüm bunlar olurken yolun yarısını dahi kat etmemişti.

Tüm dronlar tek bir jeti hedef almışlardı. Hepsi aynı anda küçük ama etkili roketlerini hevesle ateşlediler. Kaçış manevrasına rağmen Quinjet bu roket yağmurundan kurtulamadı ve havada büyük bir gümbürtüyle infilak etti. Aynı anda yerin altından yine bir çığlık ve uğultu tufanı koptu.

Prof. Russell patlayan jetin etkisiyle birlikte kendini yerde buldu. Kafası bir insan kafatasına çarptı. Bununla birlikte kendisi için vizör görevi de gören uzay kıyafetinin kask kısmı çatlamıştı. Tekrar hamle yapmak için ayağa kalktı ancak yaşlı kolları ve bacakları kendisine itaat etmiyordu. Başını kaldırıp Alex’e doğru baktı.

Alex uzay aracına kavuşmuştu ve tam içeri girerken arkasına, Russell’e baktı. Arkadaşının yerde olduğunu gördüğünde bir anlık nutku tutuldu. Geriye dönüp onu kurtarmalıydı. Ama o henüz bunun için hamle yapmadan büyük bir gümbürtü daha koptu. Bir jet daha havada patladı ve onun neredeyse 10 metre yakınına düştü. Alex verileri kurtarması gerektiğini düşündü. Çünkü eğer bu uzay aracına bir şey olursa onca yıllık tüm araştırmalar çöpe gidecekti. En azından verilerin dijital kopyalarının bulunduğu tabletleri kurtarsa bile çok şey yapmış olurdu. Bu yüzden kendi kendine “özür dilerim dostum” dedi ve içeri daldı.

Prof. Russel son bir gayretle dizleri üstüne doğrulmayı başardı. Zar zor nefes alıyordu ve yaşlı kalbi deli gibi atıyordu. Sonra uzay aracına doğru baktı. Son düşen jetle birlikte kesif bir toz bulutu havalanmıştı. Uzay aracını zar zor seçebiliyordu. Ayağa kalkmalıydı ama kendinde bunu yapacak takati bulamıyordu. Biraz sonra uzay aracının yanına koca bir savaş jeepinin yanaştığını gördü. O anda “Alex” diye feryad etti. Çünkü bu hengamenin içinde kimin dost kimin düşman olduğunu bilmiyordu. “Alex Alex” diye sayıklarken kendini ayakta buldu. Ancak iki adım atmıştı ki yeniden yere yapıştı. Ve neredeyse 50 saattir Dünya’ ya dönmenin heyecanından ve döndükten sonraki şaşkınlıktan ve korkudan uyuyamayan yorgun yaşlı bedeni kendini bırakmıştı. Prof. Russell kızıl kumların üzerinde usulca bayıldı.

Prof. Alex uzay aracına girer girmez ense kökünde ve gözlerinin arkasındaki ağrı bir anda vurdu ve bu onun birkaç saniye tökezlemesine neden oldu. Kendine gelir gelmez teçhizat odasında tasnif ettikleri Enceladus verilerini almak için aceleyle oraya doğru koştu. Ağzı kurumuş nefes nefese kalmıştı ancak bunu umursayacak durumda değildi. Verilerin dijital kopyalarının yerleştirildiği rafa doğru yöneldi ve daha bir iki tanesini almıştı ki arkasından bir ses “profesör” diye ciyakladı. Korkuyla arkasına baktı ve dalış kıyafetine benzer kırmızı siyah bir kostüm giyinmiş 3 kişi teçhizat odasının kapısının önünde durmuş Alex’e bakıyorlardı. Ellerinde kocaman ağır silahlar vardı. Alex bir şey söylemek için ağzını açılmıştı ki içlerinden biri öne doğru çıktı ve “profesör Alex tüm verileri toplayın sizi buradan götürmeliyiz” dedi. Sesi boğuk ama heyecanlı çıkmıştı. Alex bir iki saniye duraksadı, sonra “siz dost musunuz?” diye sordu. “tabiki de dostuz efendim” diye karşılık verdi hemen dalış kıyafetli kişi. Sesi boğuk olmasına rağmen genç ve zarifti. “ne oldu? Dünya’ ya ne oldu? NASA nerede?” diye hararetle sordu Prof. Alex. Boğazı tamamen --rumuştu ve sesi titriyordu. “size her şeyi anlatacağız ancak şimdi buradan gitmeliyiz efendim.” Diye karşılık verdi adam. “buradaki veriler çok önemli. Bunlar 20 yılın hasadı burada bırakamayız. En azından bu tabletlerin hepsini almalıyız.” Dedi Alex. Aynı anda kapıda duran iki kişi öne doğru atıldı ve 10 küsur tabletin bulunduğu rafı tamamen boşalttılar. Tabletleri orada bulunan bir kutuya tıkıştırdılar. Alex onları “dikkat edin lütfen” diye endişeyle uyardı. Sonra aniden biri içeri girdi ve “PATRON! PATRON! BURADAN HEMEN AYRILMALIYIZ. HERİFLERİN DESTEK KUVETLERİ GELDİ! HEMEN HEMEN HEMEN…” dedi ve aniden dışarı doğru fırladı. Diğer iki adamda kutuyu kaptıkları gibi dışarı fırladılar.

Alex aceleyle odadan dışarı çıkarılmadan önce, bedeni korunsun diye özel cam fanusun içine koydukları SC’ ye baktı. Russell onu tekrar canlandıracaktı.


Alex dışarı çıktığında toz bulutu o kadar yoğunlaşmıştı ki kapının önündeki kocaman savaş jeepinin neredeyse fark edemeyecekti. Russell’ in düştüğünü gördüğü yere doğru baktı ancak etrafı görmek imkansızdı. Tam bir kaos ortamı oluşmuştu. Havada uçuşan dron ve quinjetlerin sesi duyuluyordu. Sanki kovalamaca oynuyorlarmış gibi sesler bir o tarafa bir bu tarafa dönüp duruyordu.

Prof. Alex’ i hızlıca araca bindirdiler. Araç dışarıdan devasa görünmesine rağmen içeriden oldukça dardı. Herkes yerini aldığında Alex hararetle sordu “Profesör Russell’ i aldınız mı? O güvende mi?” soruya sağ tarafında oturan kişi cevap verdi. “merak etmeyin efendim diğer ekibimiz onunla ilgileniyor” dedi. O bunu söylerken araç çoktan tam gaz yola koyulmuştu bile. Toz bulutunu ve çatışmayı arkalarında bırakırken az önce ayrıldıkları yerden büyük bir patlama sesi geldi ve Alex bunun uzay aracı olmadığını umuyordu.

Prof. Russell olağanüstü toplantıda kendisi için ayrılan, diğer herkese hâkim olacağı baş koltuğa oturdu. Böylelikle herkes onu rahatlıkla görüp sorularını iletebilecekti. Russell buraya kadar tek tük şeyleri hatırlaya biliyordu. Kaos alanında hatırladığı son şey Alex’ in uzay aracına girmeden önce ona bakmasıydı. Sonra gözlerini rahat bir hastane yatağında açmıştı. Başucunda en yakın üç arkadaşını bulmuştu. Prof. Lily Parker, Prof Adam Boss ve Prof. Tom Zimmer. İlkin bunun bir rüya olduğunu düşünse de daha sonra dostlarına uzun uzun sarılıp hasret gidermişti. Tabi bir müddet sonra Prof. Alex’ in nerede olduğunu sordu dostlarına. Ancak onlar bu konuda bilgilerinin olmadığını ve buraya sadece kendisinin getirildiğini söylediler. 4’ü de bu durum için endişelenmişlerdi ki bir iki saat sonra siyah takım elbiseli biri Prof. Russell’ in kendisine gelmiş olduğundan dolayı bugün saat 19.00’da yani bir saat sonra yapılacak olan olağanüstü bir toplantıda, Profesör Alex’ in akıbeti dâhil birçok konuda malumat verileceği söylendi. Bunun için 4 profesör hemen hazırlıklara başladı.

Bu uzun beyaz odaya gelmek için asansörle 5 kat aşağı inmişlerdi. Yine beyaz uzun bir masa odanın tam ortasına konumlandırılmıştı ve etrafına hepsi de dolmuş 50 den fazla sandalye konulmuştu.
Prof. Russell oturduktan sonra masada duran küçük kulaklığı aldı ve sağ kulağına taktı. Artık masanın en ucundaki kişi konuşursa rahatlıkla duyabilecekti.

Masada sadece 14 kişinin önünde kendilerine ait ülke bayrakları duruyordu. Bunlar o ülkelerin temsilcileriydi ya da başkanları. Russell bunu bilmiyordu ve umursamıyordu da. Russell’ in karşısında yani masanın diğer ucunda Çinli biri duruyordu önündeki bayraktan bunu anlayabiliyordu. Anlaşılan toplantıya başkanlık yapan kişi oydu.

“merhaba efendim” dedi çinli ayağa kalkarak “adım Enjung Guanjie. Burada Çin halkının temsilcisi olarak bulunuyorum ve oturumun başkanlığını yapmak için seçildim. Umarım kendinizi iyi hissediyorsunuzdur efendim” dedi gayet nazik bir tavırla.
“bana Dünya’ da neler döndüğünü anlatırsanız belki iyi olabilirim” dedi Russel eleştirel bir ses tonuyla. “tabiki efendim ama isterseniz soru cevap şeklinde ilerleyelim. Önce neyi öğrenmek istersiniz?”
“öncelikle Prof. Alex’ in nerede olduğunu ve uzay gemimize ne olduğunu öğrenmek istiyorum” diye hemen karşılık verdi Russell.
Enjung cevap vermeden önce elini arkasındaki duvara tuttu ve orada gayet net ve canlı bir hologram oynamaya başladı. Uzay aracı onlarca kişi eşliğinde güvenli bir yere taşınıyordu. “gördüğünüz gibi araç içindeki tüm bilgilerle birlikte güvende. Ancak Profesör Alex’ e gelince kendisini maalesef asi gurup ele geçirdi. Onu kurtarmak için çalışmalarımız tüm hızıyla sürüyor emin olabilirsiniz” dedi Enjung gayet rahat bir tavırla.

“ Asi Grup mu? Onlar da kim?” diye hararetle sordu Russell.

“anlatayım efendim. Ancak her şeyin daha iyi anlaşılması için izin verin siz dünyadan ayrıldıktan sonra olanları anlatayım” dedi ve 2051, 13 Mayısta başlayan ve ta 2066’ ya kadar devam eden savaştan hızlıca bahsetti. Aynı zamanda bunları hologram ekranda gösteriyordu. Prof. Russel duydukları ve gördükleri karşısında hayretle kalakalmıştı. İnsanlık gerçekten çıldırmıştı.

“ 2066 başlarında büyük anlaşma oldu. Zaten Dünya da çok az ülke ayakta kalmıştı. Ve hepsi şimdi bu masadalar. Sadece 14 ülke bayraklarını kurtarabildi. Diğer ülkelerin açıkta kalan halkları bu 14 ülkeye sığındı. Nihayetinde Dünya 14 ülkelik ve sadece 400 milyon küsurluk sağlıklı insanın bulunduğu bir yer haline geldi. Aynı zamanda Dünya’ nın çok az yeri sağlıklı bir yaşamı destekler nitelikte. Diğer taraflardaysa tuhaf şeyler oluyor. Her neyse Dünyada ki bu barış ortamı fazla sürmedi. Oldukça gizli yürütülen yeni bir Enceladus görevi için NOAH-3071 isimli uzay gemisi yola koyulduktan birkaç gün sonra halk bir şekilde bundan haberdar oldu ve küçük bir insan grubu bu projeye tepki gösterdi. Onlara göre dünya kaynakları zaten sınırlıyken, insanlığın bir kısmı açlıkla boğuşurken, üstelik Satürn’ de yeni bir yaşam kurmak o kadar maliyetliyken, Dünya’ yı yeniden yaşanabilir bir yer yapmak yerine devletler neden böyle “saçma” bir işe kalkışmışlardı. Küçük bir gruplardı bu yüzden önce onları ciddiye almadık. Ancak bir müddet sonra tepkiler olağanüstü bir şekilde büyüdü. 14’ler olarak Satürn projesinin önemini anlatan 1 saatlik bir açıklama yaptık. Bu projeyle elde edeceğimiz bilgilerle belki de dünyamızı yeniden iyileştirebiliriz dememize rağmen tansiyonu düşürememiştik. Çünkü bu defa “ Enceladus da ki fanus işe yararsa orada yeni bir hayat kurulacak ve dünya elitleri oraya gidip bizi hasta Dünyamız da boğulmaya bırakacaklar” diye yeni bir inanış başladı. Tüm çabalarımıza rağmen insanların yaklaşık 30 milyonu bu inanışın arkasından gitti ve bize karşı isyan başlattı.

Asiler kendilerine THE LAST HOPE (SON UMUT) diyorlar. Liderleri eski bir Kübalı Reiner Luis.” Hologramda görünen Reiner geniş omuzlu iri yapılı birine benziyordu. Dalgalı saçları ve kemikli bir yüzü vardı. Bu geniş omuzların sahibi kararlı birisine benziyordu.

“Onları birkaç defa bastırdık. Lakin bu oluşumun zeki birkaç kişi tarafından kasten yönlendirildiğine inanıyoruz. Eski Dünya silahlarını bir şekilde toplayıp bize karşı kullanıyorlar. Ve artık bildiğiniz gibi Profesör Alex bu isyancıların elinde.Sizi son anda kurtarmasaydık büyük ihtimalle sizde onların elinde olurdunuz.

Niyetlerinin Satürn projesinde en az bizim kadar bilgi sahibi olmak istediklerini düşünüyoruz. Bu yüzden Profesör Alex’ in canına kast edeceklerini düşünmüyoruz. Ve tam şuanda askeri birlikler bir kurtarma operasyonu planı yapıyorlar” dedi Enjung ve birkaç saniye Profesör Russell’ e bakarak sessizce onu gözlemledi. “merak etmeyin Profesör, dostunuz en kısa zamanda aramızda olacak” diye ekledi Enjung sakin ve kararlı bir sesle.

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof Russel “çünkü Enceladus da bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

6.

Prof. Alex, içinde tek bir masa ve birkaç sandalyenin bulunduğu loş bir odada tek başına düşüncelere dalmıştı. Yaşadığı şoku bir an önce üzerinden atmak ve içinde bulunduğu bu kaotik ortama bir anlam verebilmek için zihnini toparlaması gerekiyordu. Ancak bunu başarmak o kadar da kolay değildi. Beklemedikleri bir anda her şey çok hızlı gelişmişti. Saatler önce hem kendisi hem de Russel ölümden dönmüştü. Sürekli gözünde o savaş sahneleri canlanıyordu. Özellikle de Russel’la göz göze geldikleri o an… Zaten sonrasını tam olarak hatırlayamıyor, sadece birbirinden kopuk bazı görüntüler zihninde canlanıyordu. Reiner Luis’in odaya girmesiyle irkildi ve bir anda kendine geldi.

“Özür dilerim Prof. Alex, sizi korkutmak istememiştim” dedi Luis sandalyesine otururken… “Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”

Prof. Alex iyi olduğunu ifade eden belli belirsiz bir baş hareketiyle ona karşılık verdi. Kısa bir sessizliğin ardından söze ilk giren Luis oldu;

“Profesör, öncelikle şunu bilmelisiniz ki, burada güvendesiniz ve sizi hayatta tutabilmek için şu kapının ardında kendi hayatını feda etmeye hazır sayısız insan var. Sizin can güvenliğiniz bizim için her şeyden önemli. O yüzden lütfen biraz rahatlamaya çalışın. Eğer yardımı olacaksa size bir kadeh içki ikram edebilirim.

Prof. Alex az öncekine benzer bir baş hareketiyle istemediğini belirtti.

“Peki o halde, bana sormak istediğiniz pek çok soru olduğunu biliyorum. Dilerseniz, siz bu soruları sormadan ben size bilmeniz gereken her şeyi anlatmaya çalışayım. Böylece sizi daha fazla yormamış oluruz.”

Prof. Alex’in ağzından çok kısık bir ‘evet lütfen, sizi dinliyorum’ cümlesi çıktı. Luis, odaya gelirken yanında getirdiği siyah çantanın içinden dijital bir harita çıkartıp masanın üzerine koydu ve Hawking-2018’in Dünya’yı terk ettiği andan itibaren yaşanan tüm gelişmeleri zaman zaman haritayı da kullanarak Prof. Alex’e anlatmaya başladı…

* * *

“…Ve böylece Profesör, Dünya iki kutba ayrılarak iki farklı merkezden yönetilir duruma geldi… Bir tarafta kendilerini hala devlet olarak tanımlayan 14 şarlatan ve onların peşi sıra sürüklediği milyonlarca masum insan var. Düşünebiliyor musunuz Profesör, öyle bir savaşın ve yıkımın ardından, sayısız insanın yok olup gittiği, geride kalanların ise nefes almakta dahi zorlandığı bir dünyada hala devlet olduğunu iddia eden gruplar var. Ve işin komik tarafı, ki buna komik demek ne kadar doğru olur bilemiyorum, bu devletlerin her biri tek bir kıta üzerinde toplanmış durumda! Örneğin, sizin bildiğiniz Çin devletinin topraklarında yeller eserken, burada Çin diye bir devlet var. Evet inanması güç ama maalesef gerçek bu. Şu an sadece Amerika kıtası üzerinde belli alanlarda kısıtlı bir yaşam imkanı var. Bir de Avustralya kıtasında yaşamaya uygun küçük alanların olduğunu tahmin ediyoruz. Ancak henüz tam olarak net bir bilgi yok elimizde. 14’ler ile anlaşmazlıklarımız iyice artmaya başladıktan sonra, hatta bu yeni savaşta ilk insanlar ölmeye başladıktan sonra, her iki grup da dünya insanlarına taraflarını seçmeleri konusunda sert uyarılar yaptı. Daha sonra bizler, bizimle birlikte olan insanlarla beraber Güney’e göç edip Latin Amerika toprakları üzerinde yaşama uygun alanlarda dengeli bir biçimde dağıldık. Bin bir çeşit yalan, ve asla gerçekleştiremeyecekleri vaatlerle çoğunluğu yanına çeken 14’ler ise Kuzey’e yerleşti. Tabii şu bilgiyi de paylaşmam lazım; bizim Kuzey’de gizli üslerimiz var. Onların da bizim bölgemizde üslerinin olduğunu biliyoruz. Sizi de bu üslerin sayesinde kurtarabildik onların elinden.”

Luis bu noktada birkaç saniye durarak Profesör’ün tepkisini ölçmeye çalıştı. Prof. Alex, dinledikleri karşısında adeta yeni bir yıkım yaşamıştı. Dünyanın birgün bu çatışmayla yüz yüze geleceğini biliyorlardı. Hatta Satürn projesi de bu öngörüden yola çıkılarak hayata geçirilmişti. Ancak her şeyin bu kadar hızlı bir şekilde gelişmesi Prof. Alex gibi bir dehayı dahi çok şaşırtmıştı. Prof. Alex’in kafasında hala oturmayan yerler vardı. Kibarca Luis’den anlatmaya devam etmesini istedi.

“Bakın Profesör, sizinle gerçekten çok açık bir şekilde konuştuğumu bilmenizi istiyorum. Tüm bu anlattıklarım ve bundan sonra anlatacaklarım size garip gelebilir. Hatta bana inanmıyorsunuz belki de. Ancak üzerine basa basa tekrar hatırlatmakta fayda görüyorum; artık zamanımız çok kısıtlı ve bundan sonra verilecek her karar bizi var olmakla yok olmak arasında götürüp getirecek. Savaşın sona ermesinin ardından insanlık tarihinde örneği görülmemiş bir kaos yaşandı. Sonra sözümona varlığını sürdüren devletler bu kaosu önlemek için kendi aralarında göstermelik bir barış anlaşması imzaladılar. Bize göre her şey önceden planlanmıştı. Bir grup elit zümre, gizli antlaşmalar yaparak kendi geleceklerini garanti altına almak için işbirliği yaptı. Ancak onlar da tam olarak önünü göremiyordu ve gerekli süreyi kazanmak, aynı zamanda varolmak adına bu devletçilik oyununu sürdürmeye karar verdiler. Bu durum hayatta kalan insanların da işine geldi. Herkes din, dil, ırk, millet ayrımı gözetmeksizin kendini bir sözde devletin kucağına attı. Ancak diğer tarafta, oynanan bu oyuna dahil olmayan bizim gibi insanlar da vardı. Artık devlet denen mekanizmanın ortadan kalkması gerektiğini; farklı bir yönetim sistemi kurarak dünyada kalan çok kısıtlı kaynak ve görece az sayıdaki nüfusun yeni bir anlayışla bir arada toplanarak yönetilmesi gerektiğini savunduk. Başlangıçta bizi fazla ciddiye almadılar ancak bizim gibi düşünen insanların sayısı arttıkça bu durum onlar için bir engel oluşturmaya başladı. Ve böylece adımız ‘isyancılar’a çıkmış oldu.

Oysa ki biz kendimize ‘Son Umut’ adını vermiştik. Çünkü bizler, gezegenimiz ve kendi neslimizin devamı için gerçekten de son umuttuk. O saatten sonra amacımız devlet kurup eskiye benzer bir sistemle vakit kaybetmek yerine, bundan sonrası için hızlıca neler yapabileceğimizi konuşmak olmalıydı.”

* * *

Luis konuşmasına hararetle devam ederken o esnada kapı çaldı ve kamuflajlı bir asker içeriye başını uzatıp Luis’e bir mesaj iletmesi gerektiğini söyledi. Kısa bir süre dışarıda kalan Luis, yeniden içeri girdiğinde endişeli görünüyordu.

“Haberler çok iyi sayılmaz Prof. Alex. Aldığımız istihbaratlara göre 14’lerin ordusu sizi almak için büyük bir operasyon hazırlığı içine girmiş. Ancak endişe etmenize gerek yok; içinde bulunduğumuz oda karargâhımızın en gizli yeridir. Biz teslim etmediğimiz sürece sizi kimse bu odadan dışarıya çıkaramaz.”

Prof. Alex’ten bir onay ya da herhangi bir tepki bekleyen Luis, bu tepkiyi alamayınca tekrar söze kendi devam etmek zorunda kaldı. Tüm konuşma boyunca Prof. Alex’ten ne olumlu ne olumsuz herhangi bir tepki gelmemişti. Karşısında poker face biri oturuyor ve benzerine az rastlanır bir dikkatle kendisini dinliyordu. Luis daha fazla ikna edici olması gerektiğinin farkındaydı…

“Profesör, gördüğünüz gibi fazla zamanımız yok ve sizin de biraz dinlenmeniz gerekiyor. Ne zaman neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz, bu nedenle dinlenip kendinizi daha iyi hissetmeniz bizim için önemli. Şu ana kadar size hep geçmişten bahsettim. Oysa ki asıl konuşulması gereken konu gelecek olmalı! Savaş sonrasında dünya halkının tek sorunu bölünme değildi elbette… Savaş sadece askerleri yok etmekle kalmadı, aynı zamanda farklı meslek gruplarından sayısız insan yok olup gitti. Bunların en önemlisi de bilim insanlarıydı tabii ki… Dünya’nın her kıtasından farklı uzmanlıkları olan çok değerli bilim insanlarını kaybettik. Bu kayıp, sıradan bir kayıp değildi. Bilim insanlarının yok olması, dünyanın gelişimini ve üretimini de olumsuz etkiledi. Bugün sıra dışı bir tabloyla karşı karşıyayız. Günlük yaşantımızın bazı alanlarında ileri teknoloji kullanırken bazı alanlarında ise neredeyse ilkel insanlar gibi yaşıyoruz. Tarım, enerji, tıp, madencilik ve yazılım gibi alanlarda çok büyük kayıplar verdik. Bu nedenle toplam nüfus içinde en değerli grup, hayatta kalan bilim insanları oldu. 14’lerle girdiğimiz çatışmaların büyük bir bölümüne, işte bu bilim insanlarını kendi tarafımıza çekme kavgası neden oldu. Bir bilim insanını kendi safına çekmeyi başaran taraf, eski dünyada çok değerli bir maden rezervini keşfetmiş ülkeler gibi seviniyordu.”

***

Bu noktada Luis kısa süren bir kararsızlık yaşadı. Kafasında Prof. Alex’e söyleyeceği cümleleri hızlıca toparladıktan sonra kaldığı yerden konuşmasına devam etti:

“Lafı açılmışken sizinle paylaşmam gereken çok önemli bir konu daha var Profesör… Her ne kadar Son Umut hareketinin lideri benmişim gibi görünse de aslında gerçek tam olarak böyle değil. Ben sadece saha lideriyim. Başka bir ifadeyle görünen kişiyim diyelim… Asıl bizi yönetenler, 20 kişiden oluşan ve kimliklerini hem kendi halkımızdan hem de 14’lerden saklamayı başardığımız bir grup bilim insanı… Zaten olması gereken de bu değil mi Profesör? Bakın ben tüm bu olaylar yaşanmadan önce Küba’da sıradan bir edebiyat öğretmeniydim. Tek hayalim, bir bilim-kurgu yazarı olmaktı. Bana kalan her boş vaktimde gelecekte geçen bilim-kurgu öyküleri yazar, bunları öğrencilerime okurdum. Şimdi, yaşadığımız çağda milyarlarca hayal gibi benim hayalim de uzayın sonsuz boşluğuna karışıp gitti… Aslında şunu anlatmak istiyorum; hayatımın her döneminde bilime olan inancımı asla kaybetmedim. Bundan önceki hayatımızda olduğu gibi bugün de ve tabii ki gelecekte de varlığımızı bilime borçlu olacağız. 14’lerin sözde devlet başkanlarına sürekli bu gerçeği anlatmaya çalıştık. Çekilin aradan ve yerinizi bilim insanlarına bırakın. Geleceğimize onlar karar versin diye direttik. Ancak onlar, tam da kendilerinden beklendiği gibi konumlarından asla vazgeçmediler ve kendi geleceklerini her şeyin üzerinde tuttular.”

***

Saatlerdir kesintiye uğramadan devam eden bu hararetli konuşmanın başından beri ağzından tek kelime çıkmayan ve sadece dinlemeyi tercih eden Prof. Alex ilk defa sohbete ortak oldu;

“Kimler var bu 20 kişilik grubun içinde?”

“Profesör, şu aşamada sizinle bu insanların isimlerini paylaşamam. Zaten böyle bir yapının varlığını sizinle paylaşarak alabileceğim tüm insiyatifi almış durumdayım. Beni anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum. Ancak şunu bilmenizde sakınca yok; bu insanlarla mutlaka tanışacaksınız. Çünkü artık siz de bu grubun içinde sayabilirsiniz kendinizi.”

Prof. Alex, Luis’in bu açıklamasına da herhangi bir tepki vermeyerek eski konumuna geri döndü. Luis’in kendisi adına böyle bir karar almış olması ve bunu çok sıradan bir şeymiş gibi kendisiyle paylaşması, Prof. Alex’in bu odaya girdiği andan itibaren ilk defa kendisini tutsak gibi hissetmesine neden oldu. Prof. Alex’ten herhangi bir tepki gelmeyeceğini anlayan Luis, konuşmasına devam etti;

“Sanırım siz ve Prof. Russel’ın yanı başında neden böyle sıcak bir çatışmanın yaşandığını daha net kavramışsınızdır. Göndermiş olduğunuz sinyalin iki tarafa da aynı anda ulaşmış olma ihtimali yüksek. Sinyalin 14’lerin karargâhına daha yakın bir mesafeden geldiğini anladığımız için onların sizi almaya kara araçları ile geleceğini tahmin ettik ve 24 saat hazırda bekleyen Quinjetlerimizi hemen havalandırdık. Amacımız tabii ki hem ikinizi hem de sahip olduğunuz verileri kurtarmaktı ama bunu başaramadık maalesef. 14’ler, teknoloji yönünden bizden çok daha ileriler. Çünkü NASA, daha doğrusu NASA’dan kalanlar diyelim, hala onların elinde. Biz ise savaşın ardından dünyada kalan savaş araç-gereçlerini toparlayarak kendimize göre bir güvenlik alanı inşa ettik. Avrupa kıtasından çok sayıda yazılım mühendisi bizim tarafımızı tercih etti. Onların bu tercihi bizi ayakta tutan en önemli faktörlerden biri oldu. Her biri çok özel bir ekip tarafından korunuyor ve birkaç saatlik uyku dışında tüm mesailerini savaş araçlarımızı geliştirip güçlendirmek için harcıyorlar.”

***

O esnada kapı bir kez daha çaldı ve az önce Luis’i çağıran asker, aynı hareketleri birebir tekrar ederek Luis’i bir kez daha dışarıya davet etti. Luis bu kez dışarıda çok daha uzun süre kaldı. Bu süre Prof. Alex’e saatlerce geçti gibi gelmişti. Profesör huzursuz ve düşünceliydi. Nasıl bir adım atması gerektiğini hesap ediyor, Luis’e güvenip güvenmemesi gerektiği noktasında sezgilerini dinliyor ve bu konuda bir karara varmaya çalışıyordu. Onu düşüncelerinden ayıran yine Luis’in sert ayak sesleri oldu;

“Profesör öncelikle şunu söyleyim ki, telaşlanacak bir durum yok. Bize karşı bir operasyon yapılmak istendiğini biliyoruz. Hedef tabii ki sizsiniz. Ancak bu operasyonun hayata geçirilmesi şu an için zor görünüyor. Sizi nerede sakladığımız konusunda hiçbir fikirleri yok ve olması da imkansız. Ancak yine de benim bazı hazırlıkları yönetmem ve gerekli tedbirleri almam için artık yanınızdan ayrılmam gerekiyor. Bir sonraki buluşmamıza kadar size dinlenmenizi öneririm. Ve Prof. Alex… Şunu bilmenizi isterim ki, dostunuz Prof. Russel en kısa sürede aramızda olacak ve geleceğimizi sizlerin önderliğinde hep birlikte planlayacağız. Enceladus’ta bulduklarınız hepimiz için, tüm dünya halkı için çok önemli.”

Luis tam kapıdan çıkmak üzereyken, Prof. Alex’in sesini duymasıyla bir anda olduğu yerde durup arkasını dönmeden onun tek cümlelik cevabını dinledi ve hızla odadan ayrıldı;

“Onu bulsanız iyi olur” dedi Prof. Alex, “Çünkü Enceladus’ta bulduklarımızı tek başıma açıklayamam”

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

zeyneb, Bitik Adam'ı inceledi.
 14 May 20:59 · Kitabı okudu · 5 günde · Puan vermedi

Öyle bir kitap yazacağım ki okuyanlar, ne düşündün be Bernhard, içine ata ata ne hale düştün, tuta tuta çatlayacaksın be adam. Çekinme hadi hadi yaz da kurtul şundan; kafanda kura kura kurudun be adam, diyecekler, demiştir diye düşündüm.

Zeyneb, Bernhard bu Bernhard! Yavaş ol, bu nasıl giriş, bu nasıl bir ciddiyetsizlik diyeceksiniz, diye düşündüm. Efendim 117 sayfalık ağır bir zihin dökümünün altından çıktım. Depresif hislerinin son demine vardığında evine davet ettiği tüm konuklarına, çıldırırcasına bozuk akortlu piyano çalarak öcünü alan bir karakterin etkisi altında yazıyorum bu incelemeyi, mazur görün. Karakterlerin dünyayı fazla ciddiye alan tavrından sıyrılmam gerekiyordu. Haliyle içimdeki Oğuz Atay devreye girdi ve
''Ben, en acıklı anlarda bile güldürücü sözler bulabilen bir insanım. Kendime acımam yoktur.'' dedi. Ben de başladım yazmaya.

Hani bazen böyle zamanı ve mekanı geride bırakıp olduğunuz yerde dalıp gittiğiniz anlar olur. Geçmişte yüreğinize ne yer etmişse çözümleyemediğiniz, zihninizin kapılarını aralarsınız. O vakit zihniniz, zamanında başrolünü oynadığınız o geçmiş zaman filmini arşivinizin tozlu raflarından alarak tekrar vizyona koyar; tek fark vardır bu sefer, artık koca bir sinema salonunda tek başınızasınızdır. Belki yaşarken bol gişe yapmıştır yaşadıklarınız. Kalabalığın gürültüsünden, kesilmek bilmeyen alkışlardan kalbinizin sesini duyamamışsınızdır. Bu gürültü bazen günler, bazen yıllarca sürer. Ne kadar kısa sürerse o kadar şanslısınızdır. Çünkü kalbin de kalbi vardır, ona zaman ayırmanız, onu dinlemeniz, filminizi bir de ona izletmeniz, onunla söyleşmeniz gerekir. Diyor ya Zarifoğlu;

“Bir kalbiniz vardır onu tanıyınız
Bir şehir kadar kalabalıktır bazıları
Bir dehliz kadar karanlıktır bazıları
Konuşurlar
İsterler
Susarlar
Dinlememişseniz nice yıl kalbinizi
Ev meslek iş para geçim diyerek
Düşünün şimdi bir de
Şehirlerde kasaba ve köylerde
Başını eğmiş kalbiyle söyleşen bir kişi
Olduğunuzu”

Bu filmi izlemeye başladığınızda artık kalp söyleşiniz başlar. Zihniniz aklınıza takılan ne varsa pencerelerini açar size. Zamandan ve mekandan sıyrıldığınız o anlarda her şeyi çözümlersiniz kendi içinizde. Zihnin durulması için bazen zaman bazen de zamandan kaçmak gerekir. Kalbinizi en iyi tanıyan sizsiniz, yolunuzu seçtiğinizde gerçek hislerinizin kapısı açılır. Ekran karşınızdadır. Yıllarca karşınızca apaçık dursa da bakmadığınız, baksanız da görmek istemediğiniz, ötelediğiniz, içten içe küçümsediğiniz, kendinize öyle hissetmeyi yakıştıramadığınız ne varsa bir bir yüzleşme vaktidir artık.

İşte bu toplam 117 sayfalık eser anlatıcının –Bernhard olduğunu düşünürsek eğer, yaşadığı belki birkaç saatlik bir zihin dökülmesiyle seyreden 50 yıllık bir ömrün, 30 yıllık bir arkadaşlığın bir iç muhasebesidir. Elle tutulur bir olay, mekan ve zaman yoktur. Artık onun zihni bu kavramlardan sıyrılmıştır. Bu durumu sevdim mi, buna henüz karar veremedim ama, bundan sonra asla Bernhard okumam, gibi bir yargıya da sokmadı kitap beni. Net olarak söyleyebileceğim ve beni kitapla ilgili en çok sevindiren husus yazarın beklentimi karşılamasıydı. Şöyle ki, bazı yazarlar vardır; kimi okurlar, eleştirmenler yere göğe koyamaz. O derler, bu derler, şu derler. Fakat siz onların yazarda gördüğü hiçbir şeyi göremezsiniz. Belki zamanı değildir, (buradaki faktörleri yaşantınıza göre doldurunuz) Bu durum okuru, bir daha ben bu yazarı okumam, düşüncesine itebilir ve tuhaf bir şekilde yazar ve okurun arasına görünmez bir duvar örülür. İlk kez okuduğum –özellikle edebiyat dünyasında üslubuyla hatırı sayılır yer edinmiş yazarlarda genellikle ben bu çekince içinde oluyorum. (İlkokul 8. Sınıf öğrencisinin ilk kez eline Suç ve Ceza’yı aldığı anki tedirginliği bilirsiniz, hah tam işte onun gibi. Tek fark, kitabımız hacimce küçük anlatım olarak yoğun:)) Ama okuduktan sonra yazarla ilgili yaptığım araştırmalarda yazarın üslubuyla ilgili kafama takılan tüm soru işaretlerinin tam doğru yere isabet alması benim için sevindiriciydi. Peki neydi anlamlandıramadığım, bana farklı/ilginç gelen bu hususlar;

1. Kitapta paragraf, bölüm adına bir ayrım yok. Düşünce yığılımı gibi bir dizilim var sanki.
-sebebi yazarın düşüncelerini bir bütün olarak görmesi ve bunları ayırmanın yanlış olmasıymış
2. Tüm kitabın uzunca bir “….dedi diye düşündüm,…diye düşündüm” cümlelerinden oluşması.
3. Yazarın düşüncelerinin sürekli birbirini tekrarlaması yada birbiriyle aynı kapıya çıkan benzer cümleler kurması. Bir nevi lafı uzatması. (Wertheimer'i intihara iten sebepler konusunda özellikle)
-başta itici bulduğum ancak sonradan yazarın tarzını araştırınca gayet anlamlı ve yerinde bulduğum durum. Bir şeye odaklanıp düşündüğümüzde düşüncelerimiz dönüp dolaşıp aynı noktaya, aynı cümlelere çıkmaz mı?

4. Avusturyalı olmasına rağmen ülkesinden, ülkesinin insanlarından nefretle bahsetmesi, acımasızca eleştirmesi ve sürekli oradan uzaklaşmak istemesi
-yazarı biraz araştırıp, çocukluğu ve ilk yetişkinlik yıllarında içinde yaşadığı derin bunalımı düşündüğümüzde bu sorunun cevabını buluyoruz, tamam diyoruz, kısmen hak veriyoruz yazara. Ama yazar ölümünden önce notere gidip tüm kitaplarının basımının Avusturya’da basılmasının durdurulmasını istemiş. O kadar nefret dolu. Bu Avusturya’yla olan içsel kavgası beni epey etkiledi doğrusu.

5. Yazarın hayata bakışı ve arkadaşlık anlayışı
- yazar kitapta kendiyle birlikte toplamda üç kişinin yaşamından bölümler sunuyor bize. Üç yakın arkadaş olduklarını iddia ediyor ama üniversite eğitimleri bitince aradaki bu bağ kopuyor, yeri geliyor birbirlerinin mektuplarına bile cevap vermiyorlar. Üçü de tabiri caizse kafalarını taktıkları çizgide ilerliyorlar. Kitap 50 küsur yıllık yaşamın ardından iki ölümle bitti. Ne bir evlilik ne bir duygusallık barındıran gönül ilişkisi. Tamamen duygulardan arınmış, meslek teması etrafında şekillenmiş hırs ve kıskançlıkla çevrili bir ömür. Peki bunca uğraştan, kendini bitirmeden, kendini ezmekten geriye ne kaldı? Değdi mi gerçekten? Onlara göre evet, ama bana göre koca bir hayır. Burada Bernhard’ın bir nihilist olduğunu belirtmek gerek.

Kitabı bitirdiğimde bende bıraktığı sorular ise şunlar idi; Dünyaya niçin geldiğinin farkında mısın? Mücadele ettiğin şeyler sadece bir ego tatmini mi yoksa seni iyi bir insan olmaya taşıyan şeyler mi? Şu hayatta bitmemek için, bitik adam ya da bitik kadınlar olmamak için neye ihtiyacımız var? Sevgi, sevgi, sevgi. Sevginin rehberliğinde de ilgi ve takdir edebilme duygusu.

Sevmezsek ve sevildiğimizi hissetmezsek, bitiyoruz.
Sevgili Wertheimer, aklımda iz bırakan kitap karakterlerinden biri olarak kalacaksın.

{Ç News} Kocaeli Kitap Fuarı Özel Yayını;
Merhabalar Efendim....!!

Kahveleri Hazırlayın...!
{Ç News} Kitap Fuarı Özel Yayını Başlıyor...!

Kocaeli kitap Fuarı ve Ben adlı Yazıma Hoş Geldiniz :)
Uzun ama çoook uzun bir yazı oldu baştan belirteyim. Normalde bu kadar uzun olmayacaktı. Ne ara uzadı bende bilmiyorum.. :)

Fuar'a iki defa gittim. İlkin de 2 saat, ikincisin de 4 saat gezdim. 4 saat biraz biraz yetti. Bence en az 6 saat lazım :) sadece kitap almıyoruz ki, muhabbetimiz bol bizim.. :)

Bugün Asıl maksadım bu alanda toplanan sahaflardı. Yalnız o kadar sahafın içinde gerçekten işini yapan sahaf sayısı beş'i geçmez. Her kitap okunmaya değer mi? (Bence) Değmez tabi ki. Zaman önemli. Zaman geçiyor ve bunu iyi kullanmak lazım. O yüzden seçebildiğimiz kadar iyi kitaplar seçmeliyiz.

Fuar kitapların dışında bana keyifli sohbetler kazandırdı. Öncelikle Nostalji Sahaf, Türkiye İş Bankasın da ki görevli arkadaşlar, şans eseri denk geldiğim ileri yayınlarında ki arkadaş. (ileri Yayınlarını takip etmişliğim yoktur ya da okumuşluğum. Koskoca 5 metrelik bir Mustafa Kemal'in askerleriyiz standı haliyle dikkatimi çekti ve uğradım.) YKY'ye uğradım fakat sohbet ettik onun dışında bir şey alamadım. Daha devamı var.. Bu fragmandı :)

Sohbet tadında yaptığım alışverişlerden bakalım neler almışım. İlk önce sahaflardan başlayalım;

Atatürk'ün Hatıra Defteri (Türk Tarih Kurumu)
Cem Karaca Kitabı (Ada Müzik)

Bu iki kitabı adını hatırlamadığım bir sahaftan aldım ve çok temizler. Özellikle hatıra defteri el değmemiş resmen. İçinden de Anıtkabir den alınmış güzel bir kartpostal çıktı. Bu iki kitabı 30 TL'ye aldım. Çok uyguna geldi. Basımları yok çünkü. Sahaf'ın ne sahibi ne de çalışanı nazik değildi. Gözüme ilişti kitaplar aldım ve çıktım.

https://ibb.co/jxPzMJ

Yine adını hatırlamadığım bir sahaftan;

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na Ait olan,

Gelibolu ve Arıburnu kitaplarını aldım. Bu iki kitap bana çok uyguna geldi. Hem satışları yok hem de ciltli ve üzerlerin de özel bir şömiz kaplama mevcut. İkisini 35 TL'ye aldım. Normal de Tek bir kitap 36 lira zaten :) sıfır el değmemiş tertemiz kitaplardı. Sahaf ilgili ama kapanış saati geldi diye aceleci idi. Yenisinin Internette 21 TL olduğu Murat Bardakçı kitabına 25 TL istedi. Çok dedim. Sen bilirsin. Evet ben çok bilirim dedim çıktım :)

 https://ibb.co/bsYFvd

Gel gelelim Nostalji Sahaf'a. Bu abi'yi çok sevdim ve uzun uzun sohbet ettik. O kadar çok durdum ki artık insanlar çalışan olduğumu sandı ve kitap sormaya başladılar. :) İkinci kez gittiğim de daha çok sohbet ettik onu da anlatacağım...

Şimdi ilk seferden üç kitap aldım.

Yaşar Kemal - Ağrı Dağı Efsanesi (YKY)
Aziz Nesin - Yaşar Ne yaşar Ne Yaşamaz (Adam)
Aziz Nesin - Surname (Adam)

 https://ibb.co/dtthad

Çok cüzi bir miktar verdim bu kitaplara. 20 TL :)

Sahaf gibi sahaf. Çok sevdim kendisini. İkinci kez gittiğimde daha çok kitap aldım ve daha çok sohbet ettik. Bir de kaset aldım.. :)) neyse onun hikayesi sonra..

Bunlar ilk gittiğim de yaptığım kitap alışverişleri idi. Kısa bir fuar değerlendirmesi yapayım ;

Fuar'un bulunduğu lokasyon ücra bir yer değil. Her türlü otobüslerin geçip gittiği, zaten etrafı avm olan bir yer. Fuar alanı çok büyük. Sahaflar ayrı yerde, normal yayın evleri  ayrı yerlerde kümelenmiş. Anladığım kadarıyla bundan önceki senelerde kim nerede ise bu yılda aynı yerinde. Park yeri yeterli. İki sefer gittim ve sorun yaşamadım. Güvenlik iyi. Özel güvenlikler yerine polisler güvenliği sağlıyor. Havalandırma ve Yürüme alanı iyi kimse ile çarpışmadım :) Sadece gerçek Sahaflar daha fazla alanda hizmet verebilirdi. Bazı sahaf adı altında kitap satanlar vardı ki evlere uzak. Şaka gibi. 100 kitap yok. İki sefer de de aynı manzara ile karşılaştım.. Neyse biz ikinci seferimize geçelim ve daha sonra son bir değerlendirme yaparız.

Bugün çok fazla kitap aldım. Merak edip aldıklarımın yanında, listeye eklediğim kitaplarda vardı.

İlk iş olarak Nostalji Sahafa tekrar gittim. Selam verdikten 2 saat sonra falan ayrılabildim. İlk yarım saat'te kitapları seçtim. Ondan sonrası muhabbet oldu.. Hatta o kadar uzun durdum ki artık insanlar benden bir şeyler istemeye başladı. Dert yananlar kitap arayanlar. Onun dışında plak, kaset, cd de satıyordu.. Bolca kaset dinledim. Ac/Dc, Metallica, Nirvana, Sepultura, Overkill, Gun' s Roses.... Ve daha niceleri..
Çok keyifliydi.

Aldığım kitaplar;

Büyük Atatürk'ten Küçük Öyküler 1-2 (Can)
A'dan Z'ye Yaşar Kemal (YKY)
Nazım Hikmet;
Kuvayı Milliye,
Memeleketimden İnsan Manzaraları (YKY)
Aziz Nesin;
Nah Kalkınırız,
Bay Düdük,
Rıfat Bey Neden Kaşınıyor,
Tatlı Betüş,
Sosyalizm Geliyor Savulun, (Adam Yayınları)
Şimdiki Çocuklar Harika (Nesin Vakfı)
Sosyalist Gözle Sanat Ve Toplum (May) (Denk gelen bir kitap ince bir şey ama açtığım her sayfası bağladı beni. Verdiği mesajlar güzeldi. Merak edip aldıklarından.)

 https://ibb.co/kMYuoy

Ve bunlara ek olarak, hellboy ÇizgiRoman'ını aldım. Tamm bir koleksiyonluk. Matbaa'dan kesilmeden ve kapak takılmadan çıkmış. Tam sayfa. Sayfaların üstü bile tırtıklarından ayrılmamış. Koleksiyon olsun diye aldım. :)

https://ibb.co/mqDr1J

Bunlara ek olarak bir de kaset aldım. John Lennon'ın Imagine Albümü.

1988 Yılına ait ve tertemizdi. Çift kaset. Evde walkman im var dinlerim nostalji olur dedim aldım.. Eve geldim ama walkman çalışmıyor. İçindeki kaset çalar lastiği gevşemiş. Neyse ki basit bir şey ama ben walkman almaya karar verdim. Dün ilanlara baktım ve Sony walkman 10.yıl edisyon olan walkman satışa girmişti. Nadide bir parça idi ama alamadım satıldı maalesef. Sağlık olsun. Ne walkman i diyenler olabilir lakin yeri ayrıdır. :) üzgünüm... Çok değerli bir bir kasetçalar dı :(

 https://ibb.co/fay5vd

Kitap, Çizgiroman ve kaset'e bana göre çok cüzi bir miktar ödedim. Bütün her şeyi 100TL'ye aldım.. :)

Daha sonra bir kaç sahaf daha dolaştım. Ama pek ısınamadım ve son kez Şibumi'nin ilk basımını aramaya koyuldum. Bir yerde rastlamıştım
Alamamıştım. Tekrar gittim ama satılmıştı. Yoksa burada ne kıskançlıklar olacaktı.. Ah ahh.. :) Sahaf Abimiz de neyse, yazmayayım. Para kokluyor resmen. Kitaplara verdiği rakamlar efsane. Satışı yok, 100 lira.. Yahu 10 gün sonra satışı olacak.. Hint kumaşı değil ki? Milleti sömürmek için uğraşanlarda var tabii...!!

Oradan çıktım dedim normal yayınevleri'ni dolaşayım. Fuar'a gidenler bilir Internet fiyatlarından daha pahalıdır yayınevleri burada. Klasik %20-25 indirim uygularlar. Yanı fuar diye ucuza almaya gitmeyin :)

İlk durağın Ötüken oldu. Yüzleri gülen güzel insanlar vardı. Kitapları almam 44 saniye sürdü. Aklımda olanları aldım çünkü. Dedim şunu şunu ve şunu istiyorum. Arkadaşın yüzünde gülümseme. Tabi. Dedim 1 dakika da bu kadar kitap hiç satmadın değil mi :)

Aldığım kitaplar;

Cengiz Aytmatov'un Kutulu Kitap serisi vardı. İçinde 10 kitap var. Onu aldım. Hepsini yazamayacağım, liste bu;

https://ibb.co/c40kvd

Nihal Atsız - Deli Kurt
Ziya Gökalp - Türkçülüğün Esasları
Ve Bismark... (Merak ederdim kendisini iyi denk geldi)

Toplu olarak bakarsak görünüm şu şekilde;

https://ibb.co/nzSb1J

Aldığım bu kitaplar da Ötüken %40 yaptı sağolsun. Geçen hafta yaptığı indirimi devam ettirmiş. Ben ötükenle Mehmet sayesinde tanıştım. Bir kaç kitap vardı ama öyle takıldığım baktığım bir yayınevi  değil. Görüş olarak çok şey taraftalar o yüzden. Ben iki türlü de yanlı yayın yapan yayınları çok tercih etmem. Karışık yayın yapanlar benim için daha iyidir. Neysem..

Ötüken'den sonra Türkiye İş Bankası Yayınlarını ziyaret ettim.. Burada ki arkadaşla yarım saatten fazla muhabbet ettik. Sonra bir hacı amca geldi. Efsane bir amca :) Kazım Karabekir in kitaplarını arıyordu. Bir kaç kitap önerdim. Oho dedi onlar var tamam başka? Dedim nasıl başka :) e sen kulağına küpe takmışsın, sonra kaşına takmışsın, kulağının arkasına da takmışsın dedi. Bak çeşitlendirmişsin dedi. Bir tane yetmemiş dedi. Bende farklı kitaplarını arıyorum dedi eheheh. Biz başladık gülmeye. Bu kadar iyi bir örnek veremezdi herhalde. Amca Rizeli. Telefonundan kütüphanesini gösterdi. Net söyleyeyim İş Bankası Yayınları'nın standın dan daha fazla kitap vardı. Muhtemelen kitap sayısı 3 ile 4 bin arasında. Kütüphane gibi ev :) çok güzel sohbet ettik amca ile sonra o gitti.. Alacağım bir şey yoktu ama yine aldım üç kitap..

Resim Harp Tarihi - I. Dünya Savaşı (Bunun II. Dünya Savaşı olanı bende zaten vardı. Bir ara I.sini aradım bulamamıştım. Ya da 3 4 gün sonra gönderim seçenekli idi almamıştım. Görmüşken alayım dedim. Efsane bir kitaptır tavsiye ederim. Fotoğraflarla desteklenmiş harika bilgiler vardır. Şimdi takımı tamamladım.)

Talat ve Enver Paşaların hatıralarını aldım. (Çok kalın olmaması ve Ekstra bilgi edinebilmek için aldım..)

https://ibb.co/c3DVvd

Daha sonra YKY'ye Geçtim ama bir şey almadım. Sadece biraz muhabbet ettik orada ki arkadaşla. Sonra ayrıldım. Biraz dolandım neler var neler yok diye. İlgimi çeken çok fazla yer yoktu. Sonra Mustafa Kemal'in Askerleriyiz yazılı 5 metrelik koskoca bir stand gördüm. Yukarı doğru 5 metre ama fuar'ın sonlarında yer bulmuş. Dedim siz kimsiniz :) İleri Yayınları imiş. Hiç bilmediğim bir yayın. Bu da Ötüken gibi sanırım, kendi yayın politikasına göre uç görüşlerde yayın yapıyor. Takip ettiğim ya bir kitabını almışlığım yoktu. Ama güler yüzlü iyi insanlardı. Hepsi ile bir şeyler konuştuk. Çok ilginç kitaplar çıkardı. Ülkemiz de hiç çevrilmemiş ama önemli kitaplar. Neyse önerdiği kitaplardan bir tane seçtim... Meraktan aldım bu kitabı da :)

Transkafkasya İçin Mücadele

 https://ibb.co/bSvMJy

Dedim kitap iyi çıkmazsa yakana yapışırım :) okuyunca göreceğiz...

Oradan bir bakış attım. Kaynak yayınlarını buldum.. Dedim bir bakayım.. Gözüme ilişen bir kaç kitap denk geldi aldım. Bunlar hep çeşitlemek amaçlı yaptığım işler :)

İlker Başbuğ - Nasıl Bir Türkiye
Osmanlı'da Sosyalizm Türkçülük ve İttihatçılık (Kitabın adı bile albenili. Merak ettim)
Feroz Ahmad;
Ittihat Ve Terakki,
Ittihatçılıktan Kemalizme,
Modern Türkiye'nin Oluşumu

https://ibb.co/bCfcrJ

Son alışverişim bunlar oldu. Burada da biraz sohbet ettim ve artık kapanıyordu fuar. Dört saatlik bir kitap gezisinin sonuna gelmiştim.

Bir kaç özel baskı poster ve ayraç aldım.
Poster 1 https://ibb.co/kaTK5d
Poster 2 https://ibb.co/f0FtWJ
Poster 3https://ibb.co/kSU95d

Kitap Ayraçları ;
https://ibb.co/ieH1Jy

Daha fazla gezip daha az ya da çok kitap alınabilir ya da hiç alınmayabilir. Sadece o ortamda bulunmak binlerce kitap arasında dolaşmak bile ayrı keyfili. Fuar alanı'nın ekstra olarak sunduğu ne var-yok bilmiyorum. Onlara bakamadım. Araçları ile gelmeyenler için otobüsler, ring ler vs var sanırım tam bakamadım ama bu konuda ulaşımı kolaylaştırmışlar.

Yayınevi Fiyatları: Internet fiyatlarından %5 az ya da çok. Farkı yok. İndirim için gitmeyin. Hüsrana uğrarsınız. Bu bütün fuarlar için geçerli.

Sahaflar : çok fazla varlar evet. O kadar sahafı aynı anda görmekte güzeldi. Ama benim seçebildiğim kadarı ile işini layıkıyla yapabilen sayısı 6 yı geçmez. Diğerleri ya sizi soyma peşinde ya da çok fazla (en azından bana göre) kitap satmaya çalışmaktalar.. Tarih kitaplarına çok yöneldim ama çok az rastgeldim ve alamadım. Bunların içinden en keyiflisi tabi ki Nostalji sahaftı. Bir sonraki yıla daha değişik şeyler yapacağını söyledi. Balat'ta ki dükkanına da gideceğim. Sohbetimizi yarım bırakacak değiliz... :)

Çok ama uzun yazdık. Umarım biraz fikir oluşturmuşumdur. Çok fazla kitap aldım. Daha fazlasını da alabilirdim. Ne kadar gezerseniz ve ne kadar bütçe ayırırsanız o kadar çok şeyle evinize dönüyorsunuz.

Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederiz..!!

Sağlıcakla kalın..

{Ç News}

Kainat Sert, Görünmez Adam'ı inceledi.
 11 May 09:36 · Kitabı okudu · 13 günde · 8/10 puan

️️Bu kitabın yeri bende bir başkadır. 1969 doğumlu 2 günde bir kitap bitiren kitapçı babamın ilk okuduğu kitaptır bu kitap. Hepinize de tavsiyemdir ️.

"Ne kadar iyi eğitimli olsalar da, herkesin içinde bir takım batıl inançlar kalır."

️️Sanırım en sevdiğim replik buydu. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Öncelikle kitap bilim-kurgu /fantastik edebiyatının temel örneklerinden bir tanesi. Şunu söylemekte fayda var; kitap 1897 yılında yazıldı. Yani günümüzden tam 121 yıl önce. O dönemin bir diğer önemli özelliği aynı yılda Edison'un ampülu icat etmesidir. Yani bu da şu demektir ki TV, bilgisayar gibi terimler henüz yok, teknolojinin binde biri mevcut.
Bu kitap şuan da bilimkurgu sınıfında değil mi? Fakat o dönem "Bilimsel Roman " sınıfındaydı çünkü "Bilimkurgu" kavramı kitap yazıldıktan sonra yaklaşık 30 yıl sonra ortaya çıkıyor. Kısacası kitabı okurken buna göre değerlendirme yapalım. ️️ Kısaca konusuna değinecek olursak kitapta bir bilim aşığı var. Öyle bir adam ki görünmez olmayı kafasına takmış, bunun hayaline yıllarını vermiş. Avantajlarını o kadar düşünmüş ki dezavantajları aklına bile gelmemiş bilim aşığı. Bir o kadar senin benim gibi temel barınma, yeme, giyinme gibi ihtiyaçları olan bir insanın akıl almaz hikayesi. ️️İthaki yayınevi Bilimkurgu kitaplarını gönülden tavsiye ediyorum.

#kocaelikitapfuarı2018 #kocaelikitapfuarı #Körfezsahafçizgiromandünyası #kitap #kitapkurdu #kitapokumak #kitapfuarı #oku #kitapaşkı #kitaplar #kitapsever #Reading #book #ithaki #görünmezadam