• 408 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Uzun zamandır okumak istediğim, merak ettiğim bir kitabı nihayet okumuş bulunmaktayım.. Az önce son satırlarını okudum ve bir insan neden bütün bir hayatı hem kendine hem de çevresine heba etmek için uğraşır diye düşünmeye koyuldum.. Aslında kitaptan beklentim biraz daha farklıydı yani kitabın ismi bende daha farklı bir duygu ve düşünce uyandırmış olacak ki bu açıdan beni şaşırttı demek doğru olur..

    Eser yazarın ne yazık ki ilk ve son eseri eğer ömrü yetseymiş daha bir sürü güzel eser kaleme alabilirmiş... İlk eseri olmasına rağmen kullandığı dil ve kitabın kurgusu gayet başarılı... Sonlara doğru biraz sıkıldığımı söylemekten hicap duyuyorum ancak sıkıldım.. Bu belki eserden değil de karakterlerden kaynaklı veya beklediğim adaletin gerçekleşmediğini göremememden kaynaklı bilemiyorum.. Ama genel olarak sevdim mi evet sevdim başarılı mı evet bir çok yönden çok başarılı... Yazarımız iyi ki bize böyle güzel bir eseri armağan bırakmış..

    Konusuna gelecek olursak eğer çok fazla detaylara inmek istemiyorum nitekim herkes tarafından okunulup kendince yorunlanmasını çok isterim bu eserin.. Küçük bir giriş yapmak gerekirse eğer, şöyle ki bir kaç yıl önce Eve Düşen Yıldırım adlı bir dizi yayınlanmıştı bilmem hatırlar mısnız bay Heathcliff'i anlatan bir benzetme diye düşünüyorum.. Kahramanımız tam olarakta ona yardım eden ailenin hayatında yıldırım etkisi yaratıyor ve herkes için hayatı çekilmez hale getiriyor en fazla da kendisi için.. Evet bu hikayede bir aşk konu edinilmiş ancak bu aşk bizim alışık olduğumuz türde romantik ve iyilikler saçan bir aşk değil tam tersi yıkıcı, intikam ateşi ile alevlenen ve oldukça yıpratıcı bir hikaye... Tüm hikayede sadece bay Lintonun kızı Caty ile olan ilişkisi okuyucuya sıcak duygular yaşatıyor diğer bütün karekterler aksi tavırlar ile karşımıza çıkmakta... Benim en çok üzüldüğüm nokta çocuk karekterlerin aile büyüklerinin yanlış davranışları arasında sevgisiz büyümesi hor görülmesi adeta ezilmesi okuldan ve eğitimden uzak tutularak yabani bir şekilde büyütülmesi bu bakımdan Hareton, hep üzüntü ile hatırlayacağım roman kahramanlarından bir tanesi olarak aklıma kazındı.. Biz tüm bu hikayeyi sevgili Nellynin ağzından dinliyoruz.. Nelly evin hizmetlisi olarak Bay Heathcliffin eve gelmesinden itibaren romanın son anına kadar yaşanan bütün olayları derinlemesine ve akıcı bir şekilde biz okuyucuya adeta karşılıklı sohbet edercesine aktarıyor..
  • Nietzsche’nin Otantik Yaşam Rehberi: Deve, Aslan ve Çocuk

    Doğukan Şayan

    Ünlü filozof Frederich Nietzsche popüler kitabı “Böyle Söyledi Zerdüşt”te, en bilinen teorisini ortaya koyar: Üstinsan.

    Nietzsche, Üstinsan’ı, kendisini ve insan doğasını aşan, onun üstüne çıkan kişi olarak tanımlar. Özünde, insan olma halinin esaretinden kurtularak özgürleşme, yaratıcı ve esnek olabilme halidir Üstinsan.

    Bu hal tamamen bireyseldir; toplumun değerleri ve otoritesi onu etkilemez. Kişi kaderini ister, kendi değerlerini yaratır ve ruhunun ritmiyle dans eder.

    Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt’te kişinin Üstinsan olabilmesi için geçirmesi gereken üç dönüşümden bahseder. Bu dönüşümler Üstinsan olabilmek ya da kişinin kendi ruhunu özgürleştirebilmesi için bir çeşit rehber olarak görülebilir.

    Şimdi bu dönüşümlere daha yakından bakalım:

    Dönüşüm 1: Deve

    Nietzsche’nin tarif ettiği ilk dönüşüm devedir. Şöyle der:

    Nedir ağır olan? diye sorar dayanıklı tin, sonra diz çöker bir deve gibi ve iyice yüklenmek ister. Nedir en ağır olan, ey kahramanlar? diye sorar dayanıklı tin, alayım sırtıma da kıvanayım [övüneyim] gücümle.

    Bu paragraftan sonra Nietzsche devenin yüklerini, yani hayatta karşılaşılabilecek bazı zor deneyimleri sıralayarak devam eder. Devenin bu yüklere bir çeşit davette bulunması gerektiğini belirtir. Örneğin şöyle der: “Yoksa: bizi aşağılayanları sevmek ve hortlağa tam da bizi korkutacağı sırada elini uzatmak mı?”

    Nietzsche, kişinin Üstinsan olmadan önce olabildiğince fazla yükü yüklenmesi gerektiğini söyler. Kişi korku, sevgi, hakikat, ölüm, yalnızlık, anlamsızlık gibi insan varoluşunun bütün yönleriyle mücadele etmelidir. Deve tüm bu zorlukları, mücadeleleri görev aşkıyla ve bütün asaletiyle kabul etmelidir.

    Başka bir deyişle, deve hayattan kaçmaz. O hayatı ve bütün zorluklarını bir görev aşkıyla kucaklar. Deve bunu yaparken gururunu bir kenara bırakır ve güçlenir. Bu acılara göğüs germek, devenin bir sonraki dönüşümü için ona güç ve direnç kazandırır.

    Dönüşüm 2: Aslan

    Nietzsche, devenin aslan olmadan önce “ıssız çöl”e girdiğini anlatarak devam eder. Deve hayatın ona sunduğu acıları davet etmiş ve onları yüklenmiştir. Bunu yaparken belirli bir düzeyde de yabancılaşmıştır. Ötekilerden ve onu üreten toplumdan farklılaşmış; kendini, sahip olduğu değerler de dahil, her şeyi sorgularken bulmuştur.

    Çöl, devenin ona bir amaç verecek evrensel bir kanun ya da erdemi aradığı, yani varoluşsal kriz yaşadığı yer olarak da görülebilir. Nietzsche için evrensel erdemler ya da nihai amaç yoktur. Deve bununla yüzleşmek zorunda kalır ve aslana dönüşmesi gerekir. Nietzsche şöyle der:

    Ne ki en ıssız çölde gerçekleşir ikinci dönüşüm: aslan kesilir burada tin, özgürlüğü geçirmek ister eline ve efendi olmak ister kendi çölünde. Son efendisini arar burada: düşman olmak ister ona ve son tanrısına; büyük ejderhayla dövüşmek ister zafer kazanmak için. Hangisidir büyük ejderha, tinin artık efendi ve tanrı diye adlandırmak istemediği? ‘Yapmalısın,’ der büyük ejderha. Oysa, ‘İstiyorum,’ der aslanın tini. ‘Yap-malısın’ çıkar yoluna, altın gibi ışıldayarak, pullu bir hayvandır o ve ‘Yap-malısın’ parıldar altın gibi her pulunun üzerinde. Bin yıllık değerler parıldar bu pullarda ve şöyle söyler tüm ejderhaların en güçlüsü: ‘Şeylerin tüm değeri – parıldıyor üstümde.’ ‘Tüm değerler zaten yaratılmıştır ve yaratılmış tüm değerler – işte bu benim. Gerçekten, artık hiçbir ‘istiyorum’ olmamalı!’ Böyle söyler ejderha. Kardeşlerim, tinde aslana ne gerek var? Yetmez mi, fedakâr ve saygılı, dayanıklı bir hayvan? Yeni değerler yaratmak – aslanın da gücü yetmez henüz buna. Ama yeni bir yaratım için özgürlük yaratmak – buna yeter aslanın gücü

    Bu uzun alıntıyı biraz açalım…

    Deve evrensel bir doğrunun ve erdemin olmama ihtimalini keşfettiğinde önüne iki seçenek çıkar. Ya bu anlamsız hayatı reddedip, muhtemelen intihar edecek; ya da özgürlüğe kavuşup, kendi değer ve anlamlarını oluşturacak. Kuşkusuz Üstinsan olabilmek için deve ikincisini yapmalıdır, bunu aşmalıdır.

    Bunu yapabilmesi için, deve gerçek özgürlüğün önündeki en büyük engeli yok etmelidir: gelenek ve toplum tarafından dayatılan ödev ve erdemler. Büyük ejderhanın temsil ettiği şey budur. Deve ejderhanın kölesi olmuştur, çünkü yaşamın zorluklarını davet eder ama her zaman ona dayatılan değerlerle uyumlu olarak yaşar. “Yap-malısın” diyen ejderha, bireye hayatı nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen kişiler olarak da görülebilir.

    Deve, bu geleneğin ve emirlerin ejderhasını reddetmelidir; ancak mevcut, görev aşkıyla yanıp tutuşan hali buna engel olur. Bu yüzden aslan olmalıdır. Çabaları, onun aslan olma gücüne kavuşmasını sağlar. Aslan cesareti, azmi, gerçekleri görmeyi ve hatta öfkeyi simgeler. Sadece bu durumda ruh (tin) “kutlu bir Hayır” diyebilir. ” Kutlu bir Hayır” , dış denetimin ve tüm geleneksel değerlerin tamamen reddini ifade eder. Toplum, din, devlet, aile ve her türlü propaganda tarafından dayatılan her şey güçlü bir kükreyişle reddedilmelidir.

    Bu, aslanın bu kurumların empoze ettiği tüm erdem ve değerlerin kötü ya da bozulmuş olduğuna inandığı anlamına gelmez. Gerçekten de yararlı ve iyi olabilirler. Ancak, reddedilir çünkü bir dış otoriteden gelmiştir. Bir Üstinsan, mutlak bir bireydir ve bu nedenle kendi koşullarıyla kendi değerlerini yaratmalıdır.

    Dönüşüm 3: Çocuk

    Aslan “Kutlu bir Hayır” a ulaştıktan sonra, ruh Üstinsan olabilmek için bir dönüşüm daha geçirmelidir. Ruh bir çocuk olmalıdır.

    Ama söyleyin kardeşlerim, aslanın gücünün yetmediği, ama çocuğun yapabileceği ne var ki? Neden yırtıcı aslanın bir de çocuk olması gerekiyor ki? Masumiyettir çocuk ve unutuş, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendi kendine dönen bir çarktır, bir ilk hareket, kutlu bir Evet deyiştir. Evet, kutlu bir Evet-deyiş gerekir yaratma oyununa, kardeşlerim: şimdi kendi istemini ister ruh, kendi dünyasını kazanır dünyayı kaybeden.

    Nietzsche aslanın unutmak için tekrar bir dönüşüm geçirmesi gerektiğini söyler. Ruh, dönüşümlerde çok fazla baskı ve kargaşaya maruz kaldı. Kendi zihnini geçmişten arındırmalı. “Kutlu bir Evet”e ulaşarak çocuk anı, belirsizliği ve yaşamın akışını onaylar. Çocuk kendi kendine dönen bir çarka döner ve yaşamı da öyle görür. Çocuk hayatla oynamayı, dans etmeyi seçer.

    Sonuç olarak, Nietzsche için saf yaratıcılık bu oyun halinden ortaya çıkar. Birey çocuk zihnine (anın içine dalmış, merak ve eğlence dolu bir zihne) ulaştığında kendi istemini ister, kendi değerlerini ve dolayısıyla kendi gerçekliğini yaratır. Bu son dönüşümden geçerek ruh kendini aşar, dünyasını fetheder ve Üstinsan haline ulaşır. Ruh özgürlüğe erişir.

     

    Üstinsan’ı Günlük Hayatta Kullanma:

    Çoğu kişi Üstinsan teorisini erişilemez bir ideal olarak koyar. Şahsen ben daha geniş bir perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum. Üstinsan teorisinden bazı yararlı ve önemli çıkarımlar yapılabilir:

    Acı, olumlu bir dönüşüm için gereklidir ve kucaklanmalıdır.

    Temelde acı (fiziksel, ruhsal ya da varoluşsal) hayatta kaçınılmazdır. Çoğumuz onun kaygılarımızın ya da daha derin üzüntülerimizin kaynağı olmasına izin veririz, çünkü bu konuda suçlu hissederiz. Sonra da neden mutlu olmadığımızı merak ederiz. Bunun yerine, zor deneyimlerimizden ötürü daha dayanıklı ve değer bilir olduğumuzun farkına varmalıyız. Bu nedenle, acıyı tamamen kabul etmeliyiz. Onu kucaklamalı ve sakince gözlemlemeliyiz.

    Özgür olabilmek için, dışsal otoritelere karşı savaşmalıyız.

    Düşüncelerimiz ve eylemlerimiz dışımızdaki varlıklar tarafından dikte ediliyor ise, gerçekte kim olduğumuzu bilemeyiz. Dolayısıyla otantik olarak yaşayamayız. Burada önemli olan bir şeye körü körüne bağlanmamak ve bildiklerinizin mutlak doğru olduğunu varsaymamaktır. Bir düşünceyi kabul etmeden önce ona etraflıca bakmalıyız. Doğru olduğuna kanaat getirdiğimiz fikrin, her an değişebilecek dünyamıza girmesine izin vermeliyiz. Her fikri kendimiz üretmeli veya ruhumuza uygun şekilde dönüştürmeliyiz.

    İplerini koparan kukla olabilmek için cesaret ve güç kazanmalıyız.

    Çoğu insanın körü körüne yaşamasının bir nedeni var; çünkü alternatiflerin peşine düşmek korkutucudur. Her ne pahasına olursa olsun hakikatin ve özgürlüğün peşine düşmek çoğu zaman kişiye acı verir ve insan bu yolda yalnız kalmaya mahkumdur. Daha yüksek bir varoluş arayışı içinde ulaşılabilecek özgürlük, güç, aşk ve birlik hissi insan deneyiminin tarif edilmez hazineleridir. Ancak, Nietzsche’nin vurguladığı gibi, gerçekten tinsel bir büyüme için aslan olmalıyız. Hayatımızı kontrol etmek isteyenleri aşabilecek cesareti kendimizde bulmalıyız.

    Amacımız hayatı onaylamak ve onunla dans etmek olmalıdır; bir çocuk gibi oyun oynamalı ve yaratmalıyız.

    Çocuk yalnızca hayatı kabul etmez; onu yüceltir de. Çocuk ruhu kendi düşünce ve beklentilerinin, deneyimlerinin kaynağı olduğunun farkındadır. Dolayısıyla spontan, hafif ve şenlikli yaşar hayatı. Bunu yaparak akıntıya karşı yüzmektense, kendini akışa bırakır. Son derece yaratıcıdır çünkü otantik bir yaşama sahiptir. Sınırsız hayal gücüne temas edebilir. Biz de bunu yapmayı amaçlamalıyız.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Her incelemeye kitabı nasıl aldığımın hikayesini yazmadan başlayamadığımı fark ettim. Bu incelemede kendimi durduruyorum bu yüzden. Bir şekilde aldım kitabı dhdjfhs. Ve birkaç arkadaşım (aycan, ipek ve esin) kitabı çok beğendiği için özellikle (ipek çok heyecanlıydı) ben de 2020’nin ilk kitabı yapmaya karar verdim.

    Kitap bir gizemi anlatıyor. Kitabın en başından size bir şey, kötü bir şey olduğu söyleniyor ama başkarakterimiz Cady bunu hatırlayamıyor. Bir ip yumağı düşünün. Normalde kitaplarda o ip dağılmış halde olur ve yazar tüm kitap boyunca o ipi toplamaya çalışır ve en sonunda da bize yumağı, gerçeği verir. Ancak burada tam tersi söz konusuydu. Bize tam manasıyla olmasa da gerçeği vermişti ve kitap boyunca bize o gerçeğin nasıl oluştuğunu, meydana geldiğini anlattı. Yani elimizde yumağı aldı ve onu ortalığa saçtı. En sonunda da ipin içindeki gerçek açığa çıktı.

    Ben kitaba epey beklentiyle başlamıştım. Yani kitapta Yalancılar denilen bir arkadaş grubu vardı ve ben de bu yüzden içimizi ısıtacak bir dostluk, aile ilişkisi, diyaloglar falan beklemiştim ama kitapta öyle bir şey yok. Zaten yazar bize böyle bir vaat de vermiyor, kitapta bize vermek istediği şey de sıcaklık değil zaten, aksine soğukluk. Dolayısıyla bunu bir eksi olarak yazmıyorum, sadece böyle bir beklentiyle başlamamanızı tavsiye ediyorum yoksa üzülürsünüz.

    Yazacağım her şey spoi niteliğinde olacağı için çok fazla bahsedemiyorum ama gerçekten çok akıcı bir kitaptı. Gerçek yavaş yavaş açığa çıktığı için elinizden bırakamıyorsunuz ve tempo da hiç düşmüyor. Ayrıca kitabın sonunda yaşadığınız o şok… muhteşemdi. Böyle akıcı ve sürükleyici kitaplar okumayı gerçekten çok özlemişim. İki günde bitti kitap, zaten kısa bir kitaptı.

    Benim tek eksi puanım Yalancılar’ın nereden geldiğini yazarın anlatmamış olması. Yani bu arkadaş grubuna neden Yalancılar deniyor? (??) Kırdığım bir puanın yarısını bu ayrıntı oluşturuyor. Diğer yarısı da, yine spoi olacağı için yazamıyorum ama siz kitabı okurken kitabın sonunu asla tahmin edemiyorsunuz. Çünkü yazar tahmin etme yolunuzu tıkamış bir şekilde. Ve ben bu tıkama şeklini sevmiyorum, beni deli ediyor. Tamam kitabın sonunda şoke olmak güzel ama biraz haksızlık yapıldığını düşünüyorum okuyucuya, biraz hile gibi geliyor. Kitabın sonundan sonra bazı küçük ipucularının kitabın içine serpiştirildiğini fark ediyorsunuz ama yine de yeterli değil. Çünkü bu ufacık şeyler o tıkanıklıkta görülemez bile.

    Ama yine de uzatmaya gerek yok, iyi bir kitaptı. Eğer biraz Pretty Little Liars tarzında, akıcı, temposu düşmeyen ve sizi rs’den çıkarabilecek ayrıca sizi iyice kitap okumaya itecek bir kitap arıyorsanız doğru yerdesiniz!

    Ve son olarak şu alıntıyla bitiriyorum yorumu çünkü tüm kitabın özeti gibi.

    Belkiler.
    Keşkeler.
    Bizim için çok fazla şey istemiştim; sıkışmaların ve önyargıların olmadığı bir yaşam. Sevip sevilmekte özgür bir yaşam.

    Dipnot: kısa inceleme yazdım.. ben.. evet, beeen!!
  • •••
    Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki tesirini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcı idi ki ben kendi hesabıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla beraber, inanın ki doğru tek söz bile söylememişlerdir. Ancak, uydurdukları birçok yalanlar arasında, beni usta bir hatip diye göstererek sözlerimin belagatine* (Konuyu bütün yönleriyle kavrayarak hiçbir yanlış ve eksik anlayışa yer bırakmayan, yorum gerektirmeyen, yapmacıktan uzak, düzgün anlatma sanatı.) kanmamak için sizi uyanık bulunmaya davet etmelerine çok şaştım. Ağzımı açar açmaz hiç de güzel söyleyen bir adam olmadığım meydana çıkacak, yalancılıkları elbette anlaşılacak olduğu halde, bunu söylemek için insan doğrusu çok utanmaz olmalı. Eğer onlar her doğru söyleyen adama hatip diyorlarsa, diyeceğim yok. Bunu demek istiyorlarsa ben hatip olduğumu kabul ederim; ama onların anladığından bambaşka manada. Herhalde, demin de dediğim gibi, söylediklerinde doğru bir taraf hemen hemen yoktur; ben ise size bütün hakikati söyleyeceğim. Fakat Atinalılar, ben onlar gibi baştanbaşa parlak ve gösterişli sözlerle bezenmiş hazır bir nutuk söyleyecek değilim; Tanrı korusun. Hayır, şu anda iyi kötü dilim döndüğü kadar söyleyeceğim; çünkü bütün diyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum. İçinizde kimse benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın. Toy delikanlılarımız gibi huzurunuzda birtakım süslü cümlelerle konuşmak, benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden yalnız şunu dileyeceğim: kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, agorada, sarraf tezgâhlarında, o gibi yerlerde nasıl konuşursam burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayınız, o yüzden de sözümü kesmeyiniz. Çünkü ben yetmişimi aştığım halde ilk defa olarak yargıç huzurunda bulunuyorum; bu yerin diline bütün bütüne yabancıyım. Bunun için, bir yabancının ana deli ile kendi yurdu adetlerine göre konuşmasını nasıl tabii karşılarsanız beni de tıpkı bir yabancı sayarak alışık olduğum gibi konuşmama müsaade ediniz. Bu dileğimi yersiz bulmayacağınızı umarım. Söyleyiş iyi veya kötü olmuş, bundan ne çıkar? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakiniz, asıl buna önem veriniz. Zaten yargıcın asıl meziyeti (üstünlüğü) buradadır; nasıl ki hatibinki de doğruyu söylemektir.

    Atinalılar! Önce bana yönelmiş olan daha eski suçlamalara ve beni çok daha eskiden beri suçlayanlara cevap vermek isterim, bundan sonra daha yenilerine cevap vereceğim. Çünkü Atinalılar, yıllardan beri haksız yere beni size karşı suçlayıp duran birçok kimseler olmuştur; Anytos ile arkadaşları benim için daha az tehlikeli olmamakla beraber, ben bunlardan daha çok korkarım. Evet, yargıçlarım, bunlar daha tehlikelidirler; çünkü bunlar birçoğunuzun ta çocukluğunuzdan beri yalanlarla kandırarak güya göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler geçtiğini araştıran, yanlışı doğru gibi göstermeyi beceren, Sokrates adlı bir bilgin olduğuna sizi inandırmışlardır. Beni suçlayanlar içinde en çok korktuklarım, işte bu masalı yayanlardır; çünkü bunları dinleyenler, bu gibi meselelerle uğraşanlar tanrılara inanmaz sanıyorlar. İnanınız, bu adamlar çoktur; eskiden beri beni bununla suçluyorlar. Üstelik bunları, çocukluğunuzda olsun, gençliğinizde olsun, daha çok tesir altında kalabileceğiniz çağlarda iken, kulaklarınıza doldurmuşlardı. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerine cevap verecek kimse olmadan, benim arkamdan oluyordu. Bir komedi yazarını bir yana bırakırsak, ötekilerinin adını ne biliyorum, ne de size söyleyecek durumdayım, işin en korkunç tarafı işte bu. Kıskançlıkları, kötülükleri yüzünden, bazen ilkin kendilerini bile inandırmaya kadar vararak, sizi bütün bu suçlamalara inandıran bu adamlar, uğraşılması en güç olanlardır, çünkü bunları ne buraya getirmek ne de söylediklerini çürütmek mümkündür. Bu yüzden kendimi savunurken sadece gölgelerle çarpışmak, karşımda cevap verecek biri olmadan iddialarının yanlışlığını göstermek zorunda kalıyorum. O halde, demin de dediğim gibi, düşmanlarımın iki çeşit olduğunu görüyorsunuz: bir beni şimdi suçlayanlar, bir de eskiden suçlamış olanlar. Umarım ki, ilkin ikincilere cevap vermemi siz de yerinde bulursunuz; çünkü bunları hem ötekilerden daha önce, hem de daha sık duymuşsunuzdur.

    O halde, Atinalılar, artık savunmama başlayabilirim. Yıllardan beri kafanızda kökleşmiş olan bir suçlamayı kısa bir zamanda söküp atmaya çalışmalıyım. Eğer hakkımda ve hakkınızda hayırlı ise, bunu başarmayı ve kendimi temize çıkarmayı temenni ederim. Ama bunun kolay bir iş olmadığını da iyice biliyorum. Her ne ise, bunu Tanrının buyruğuna bırakalım; bana düşen vazife, kanunun emrine göre kendimi savunmaktır.

    Baştan başlayarak, benim kötülenmeme yol açan ve Meletos’u bu davayı aleyhime açmaya cesaretlendiren suçlamanın ne olduğunu araştıralım. Bir defa, bana iftira edenler bakalım ne diyorlar. Beni dava ettiklerini farz ederek bunların suçlamalarını şöyle kısaca bir toplayacağım: “Sokrates kötü bir insandır: yeraltında, gökyüzünde olup bitenlere karışıyor, eğriyi doğru diye gösteriyor, bunları başkalarına da öğretiyor.” Suçlamanın aşağı yukarı özü bu. Aristophanes’in komedyasında gördüğünüz gibi: sahnede Sokrates adlı bir adam dolaştırılıyor, havada gezdiğinden, benim hiç ama hiç anlamadığım şeylerden dem vurarak bir sürü saçma sapan sözler söylüyor. Bunu, böyle bir bilgisi olanlar varsa onları küçültmek için söylemiyorum. Meletos’un bana açtığı bu davadan kurtulamayayım ki, Atinalılar, gerçekte benim bunlar üzerinde en küçük bir fikrim bile yoktur. Burada bulunanların çoğu bunun doğruluğuna şahittir, onlara hitap ediyorum: beni dinleyenler, içinizde bu meseleler hakkında şimdiye kadar tek söz söylediğimi bilen varsa buradakilere söylesin. Cevaplarını istiyorsunuz. Suçlamanın bu kısmına verdikleri bu cevap karşısında, geri kalanının doğruluğu hakkında da bir hüküm verebilirsiniz. Bunun gibi, benim para ile ders vermekte olduğuma dair dolaşan sözün de hiç bir temeli yoktur, bu da ötekiler kadar asılsızdır.

    Doğrusu, bir kimsenin insanlara gerçekten bir şey öğretmesi mümkün olsaydı, buna karşılık para alması bence o kimse için bir şeref olurdu. Leontinoi’li Gorgias gibi, Keos’lu Prodikos gibi, Elis’li Hippias gibi şehir şehir gezerek ders veren gençlerin kendi hemşehrilerinden parasız ders almaları pekâlâ mümkün iken, onları bu hemşerilerinden ayırarak kendilerine çekecek kadar kandıran, dersleri için para almakla kalmayıp üstelik bu parayı lütfen kabul ettiklerinden dolayı bir de teşekkür ettiren kimseler var! Şimdi Atina’da Paros’lu bir bilgin varmış. Bu adamı öğrenişim şöyle olmuştu: bir gün, bilgicilerin (sofist) uğruna dünya kadar para harcayan Hipponikos oğlu Kallias’a rastlamıştım: bu zatın iki oğlu olduğunu biliyordum, onun için kendisine sordum: “Kallias, dedim, iki oğlun olacağına iki tavuğun veya buzağın olsaydı, bunları, eline verecek birini bulmakta zorluk çekmezdik; onları kendi tabiatlarının (huy) mümkün kıldığı ölçüde yetiştirecek ve olgunlaştıracak bir seyis veya bir çiftçi tutardık; fakat mademki birer insandırlar, onları kimin eline vereceğini biliyor musun? Onları bir insan ve bir yurttaş olarak yetiştirecek biri var mıdır? Herhalde, senin oğulların olduğuna göre bu meseleyi düşünmüşsündür? Ne dersin, böyle bir kimse var mı?” Kallias bana, “evet vardır” dedi. “Öyleyse kim? nereli? Derslerini kaça veriyor?” diye sorunca, “Paros’lu Evenos, dersine beş mina* (Eski Helen parası.) alıyor” cevabını verdi. O zaman kendi kendime düşündüm ve dedim ki: Evenos gerçekten böyle bir bilgin ise, bu bilgisini bu kadar ucuza öğretiyorsa, doğrusu bahtiyarmış. Bende de böyle bir bilgi olsaydı, gerçekten ben de gurur ve sevinç duyardım; fakat Atinalılar, doğrusu benim böyle bir bilgim yoktur.

    Belki içinizden biri bütün bunlara karşı diyecek ki: “Sokrates, bunların hepsi güzel ama uğradığın bu suçlamalar nereden çıkıyor? Herhalde alışılanın dışında bir şey yapmış olacaksın ki aleyhine bu gibi suçlamalar var. Sen de herkes gibi olaydın bütün bu dedi kodular çıkmazdı; o halde, hakkında acele bir hüküm vermemizi istemiyorsan bize bunların sebebini anlat.” Bu itirazın haklı ve yerinde olduğunu kabul ederim; onun için ben de size bu kötü şöhretimin nereden çıktığını anlatacağım. Lütfen dikkatle dinleyiniz. Bazılarınız belki şaka ediyorum sanacak; ama inanın ki tamamıyla doğru söylüyorum. Atinalılar, bu şöhret bende bulunan bir nevi bilgiden, sadece ondan çıkmıştır. Bunun ne biçim bir bilgi olduğunu sorarsanız derim ki “bu, herkesin elde edebileceği bir bilgidir” ben de ancak bu manada bilgim olduğunu sanıyorum. Hâlbuki sözünü ettiğim kimselerin bende olmadığı için size anlatamayacağım insanüstü bilgileri var. Benim böyle bir bilgim olduğunu söyleyen yalan söyler, bana iftira eder. Atinalılar, size belki mübalağa (abartı) ediyorum gibi gelecek, fakat sözümü kesmemenizi dilerim. Çünkü size şimdi söyleyeceğim sözler benim sözlerim değildir. Size güvenilir bir şahit göstereceğim. Benim bir bilgim varsa, bunun nasıl bir bilgi olduğunu Delphoi tanrısından dinleyin Khairephon’u tanırsınız; çok eski bir arkadaşımdı, sizin de dostunuzdu, geçen sürgünde o da sizinle birlikteydi, dönerken de birlikte gelmiştiniz. Khairephon’un huyunu bilirsiniz, kafasına koyduğu şeyi muhakkak yapardı. Bir gün Delphoi’ye gitmiş lütfen sözümü kesmeyiniz, benden daha bilgin bir kimse olup olmadığını tanrıya çekinmeden sormuş; Python’lu tanrısözcüsü de benden daha bilgin bir adam olmadığını söylemiş. Khairephon bugün sağ değil, ama kardeşi burada mahkemededir, söylediklerimin doğruluğunu tasdik edebilir.

    Bunu size sırf bu kötü şöhretimin nereden çıktığını göstermek için söylüyorum. Tanrının bu cevabını öğrenince düşündüm: Tanrı bu sözüyle ne demek istemiş? Bu muamma nedir? Çünkü az olsun, çok olsun, bende böyle bir bilgi olmadığını biliyorum. Böyle olduğu halde insanların en bilgini olduğumu söylemekle ne demek istiyordu? Tanrı yalan söylemez, yalan onun özü ile uzlaşır bir şey değil. Ne demek istediğini uzun zaman düşündüm; en sonunda için aslını bir deneyim dedim. Bilgisi belli birini bulup Tanrıya gider, sözünü çürütmek için derim ki: İşte benden daha bilgili bir adam; oysaki sen benim için en bilgili demişsin. Bunun üzerine bilgisi ile ün almış birine gittim, kendisine iyice baktım. Adı lazım değil, denemek için seçtiğim bu adam devlet işleriyle uğraşır. Vardığım sonuç şu oldu: bu adam çok kimselere, hele kendisine bilgin gözüküyor ama gerçekten hiçbir bilgisi yok. Bunun üzerine kendisini bilgin sandığını, hakikatte ise olmadığını anlatmaya çalıştım. Bunun sonucu, onun da, üstelik orada bulunup beni dinleyen birçok kimselerin de düşmanlığını kazanmak oldu. Yanından ayrılırken kendi kendime dedim ki: doğrusu belki ikimizin de iyi, güzel bir şey bildiğimiz yok; ama gene ben ondan bilginim; çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor; ben ise bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ben ondan biraz bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bilirim sanmıyorum. Bundan sonra başka birine, daha da çok bilgili tanınan başka birine gittim. Gene o sonuca vardım; onun da, daha birçoklarının da düşmanlığını kazandım.

    Böylece, kendime birçok düşmanlar edindiğimi bile bile, birini bırakıp ötekine gidiyor, gittikçe umutsuzlaşıyor ve kederleniyordum. Artık boynumun borcu oldu, her şeyden önce tanrının sözünü göz önünde tutmalıyım, diyordum. Bilgili denen kim varsa ona başvurarak Tanrının ne demek istediğini anlamam gerekti. Size doğruyu söylemeliyim. Atinalılar, köpek hakki için, bütün o araştırmalarımda baktım, asıl bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Boştur denenlerde ise daha çok akıl var. Size bütün o dolaşıp durmalarımı anlatayım, Atinalılar: o kadar didindim, tanrının sözünü çürütemedim. Devlet adamlarından sonra tragedya yazanlara, dithyrambos şairlerine, her çeşidinden şairlere başvurdum. Kendi kendime, artık bu sefer göreceksin, kendinin onlardan çok daha bilgisiz olduğunu anlayacaksın, diyordum. Yazılarından bence en işlenmiş parçaları seçtim, ne demek istemiş olduklarını gidip kendilerinden sordum, bir şey öğreneceğimi umuyordum. Yargıçlar, inanır mısınız? Doğruyu söylemeye utanıyorum; ama söylemeliyim. O şairlerin, eserleri hakkında dedikleri, orada bulunan hemen herkesin diyebileceğinden daha iyi değildi. O zaman anladım ki şairler eserlerini bilgilerinden değil, bir çeşit içgüdü ile Tanrıdan gelme bir ilhamla yazıyorlar, tıpkı bir sürü güzel şeyler söyleyip de dediklerinden bir şey anlamayan tanrısözcüleri, biliciler gibi. Şairler için de öyle olduğunu gördüm; üstelik onlar, kendilerinde şairlik var diye, bilmedikleri şeylerde de insanların en bilgini olduklarını sanıyorlar. Yanlarından ayrılırken anlamıştım ki, devlet adamları karşısında nasıl bir üstünlüğüm varsa, onlardan da böylece üstünüm.

    En son, ustalara gittim: çünkü kendimin bir şey bilmediğimin farkında olduğum gibi, onların da hem çok, hem iyi şeyler bildiklerine emindim. Bu sefer aldanmamışım; onlar benim bilmediğim birçok şeyleri gerçekten biliyorlardı ve bunda hiç şüphesiz benden daha bilgin idiler. Ama Atinalılar, gördüm ki iyi ustalarda da şairlerdeki kusur var; kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu, o kadar ki Tanrının sözüne geldim, onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de, bilgisizliklerini de edinmeyip olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi? diye düşündüm; gerek kendime, gerek Tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.

    Atinalılar, bütün bu araştırmalarım birçok düşmanlar, hem de en kötü, en tehlikeli soyundan düşmanlar edinmeme sebep oldu; birçok iftiralara yol açtı; adim bilge diye çıktı, çünkü beni dinleyenler, başkalarında bulunmadığını gösterdiğim bilginin bende bulunduğunu sandılar. Asıl bilen, Atina yargıçları, belki yalnız Tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; “ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir” demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun, yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da, Tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor, bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de iyice uğraşacak vakit bulamıyorum; o kadar ki, Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım.

    Dahası var: birtakım gençler kendiliklerinden başıma toplanıyor; babaları zengin, vakitleri bol; ben önüme aldığım adama sorular sorarken durup dinliyorlar; üstelik bilgiçlerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, çok defa bana benzeyerek kendileri de başkalarını denemeye kalkışıyorlar; az bir bilgiyle hatta büsbütün bilgisiz, kendilerini bilgin sananlar sayısız: bunu o delikanlılar da buluyorlar. Sıkıştırdıkları adamlar kendilerine kızacaklarına bana kızıyor, “ah! bu alçak Sokrates! gençleri baştan çıkarıyor!..” diyorlar. Hâlbuki biri çıkıp da kendilerine sorsa “peki ama bunun için ne yapıyor? Ne öğretiyor?” dese ne cevap vereceklerini bilmezler; fakat şaşkınlıklarını belli etmemek için de her zaman filozoflara karşı çevrilen “bulutlarda, yerin dibinde olup bitenleri öğretmek”, “tanrılara inanmamak”, “iyiyi kötü göstermek” gibi beylik sözleri sayıp dökerler; çünkü bir şey bilmedikleri halde biliyor görünmek istemelerinin açığa vurulduğunu söylemeğe bir türlü dilleri varmaz. Onlar ille iyi tanınacağız, sözümüz geçecek diyen, hem de kalabalık insanlardır; benim sözüm açılınca, bir ağızdan konuşup karşılarındakini kandırmayı bildikleri için, öteden beri, ağır iftiralarla kulaklarımızı doldurdular, gene de dolduruyorlar. Meletos’a Anytos’a, Lykon’a, bana saldırmak cesaretini veren, işte bu iftiralardır. Meletos, şairlerin, Anytos, ustalarla politikacıların, Lykon da hatiplerin kinlerine tercüman olmuştur. Sözüme başlarken de dediğim gibi, böyle kök salmış bir iftiradan kendimi böyle az bir zamanda temize çıkarabileceğimi ummam. İşte, Atinalılar, size doğruyu söyledim; büyük, küçük, bir şeyi saklamadım, bir şeyi değiştirmedim. Biliyorum ki bu yüzden yine garazlarına uğrayacağım; bu da gösterir ki ben doğruyu söylüyorum, bana iftira ediliyor, sebebi de budur. Simdi arayın, sonra arayın, bulacağınız hep budur.

    Beni suçlayanların birincilerine karşı bu kadar savunma yeter; şimdi ikincilere dönüyorum. Bunların başında Meletos, kendi sözüyle, iyi, yurdunu gerçekten seven Meletos var. Bunlara karşı da kendimi savunmaya çalışacağım. Nelerden şikâyet ettiklerini bir okuyalım. Aşağı yukarı şöyle deniyor: Sokrates, gençleri doğru yoldan ayırmakla, devletin tanrılarına inanmamakla, bunların yerine yeni yeni tanrılar koymakla suçludur. İşte bana yükledikleri suçlar; bunların hepsini ele alalım.
    Gençleri doğru yoldan ayırmak sucunu işliyormuşum, ben de iddia ediyorum ki Meletos ciddi şeyleri alaya alarak herkesle eğlenmekten, gerçekte üzerinde hiç uğraşmadığı işlere güya taassup (bağnazlık) ve ilgi göstererek herkesi mahkemeye sürüklemekten suçludur. Bunun böyle olduğunu size ispata çalışacağım.

    Meletos, şöyle gel, bana cevap ver:

    – Gençlerimizin mümkün olduğu kadar erdemli olmalarına çok önem veriyorsun, değil mi?
    – Tabii veriyorum.
    – O halde, onları daha iyi kılanın kim olduğunu da yargıçlara söyle. Mademki onları doğru yoldan ayıranı meydana çıkarmak zahmetine katlanmışsın ve yargıçların karşısında beni göstererek bu suçlunun ben olduğumu iddia ediyorsun, o halde şunu da bilmen gerekecektir. Onları terbiye edenler kim yargıçlara adları ile söyle… Gördün mü Meletos, susuyorsun işte. Bir şey söylemiyorsun ama bu susman, senin için utanılacak bir şey değil mi? Mesele ile hiçbir ilişiğin yoktur dememin bu, açık bir kanıtı değil mi? Söyle dostum, söyle, gençleri daha iyi kılan nedir?
    – Kanunlar.

    – Fakat, delikanlım, bu benim soruma cevap değil ki. Ben şunu bilmek istiyorum: her şeyden önce bu kanunları bilen kim?
    – İşte bu mahkemedeki yargıçlar. Sokrates.
    – Ne dedin? Nasıl, Meletos? Onlar gençleri yetiştirebilir, daha iyi kılar mı diyorsun?
    – Elbette.
    – Hepsi mi, yoksa bazıları mı?
    – Hepsi.
    – Ira* (HeraZeus’un kız kardeşi) hakkı için ne güzel söz! Demek gençleri daha iyi kılanlar birçok kimselermiş. O halde, söyle bakalım, burada bizi dinleyenler de gençliği terbiye ediyorlar mı?
    – Evet onlar da.
    – Peki, ya bule* (Atina senatosu) üyeleri?
    – Onlar da.
    – Acaba ekklesia’da* (Halk meclisi) toplanan yurttaşlar gençliği doğru yoldan ayırıyorlar mı, yoksa onlar da terbiye mi ediyorlar dersin?
    – Onlar da terbiye ediyorlar.
    – O halde, benden başka, bütün Atina’ lılar onları güzel ve iyi kılıyorlar; onları yalnız ben doğru yoldan ayırıyorum. İddian bu değil mi?
    – Tam işte bu.
    – Sen haklı isen, ben gerçekten, çok bahtsız bir adamım. Ama tut ki sana şöyle bir şey soruyorum; acaba sana göre atlar için de böyle mi? Atlara da herkesin, iyilik ettiğine, yalnız bir kimsenin kötülük ettiğine inanıyor musun? Hakikat bunun tam yersi değil mi? Atları, bir veya birkaç kişi, yani seyisler terbiye edebiliyor; kullananlar ise onları bozuyorlar, değil mi? Atlar için de, başka hayvanlar için de böyledir, değil mi Meletos? Bu, şüphesiz böyledir.; Anytos ile sen ne derseniz deyiniz, gençleri yalnız bir kişinin yanlış yola sürüklediği, ondan başka herkesin daha iyi kıldığı doğru olsaydı, bu onlar için gerçekten eşsiz bir bahtiyarlık olurdu. Ama hayır Meletos, gençler üzerinde hiç kafa yormadığını yetecek kadar gösterdim; senin kayıtsızlığın, bana karşı çevirdiğin şeyleri hiç umursamamış olmandan da açıkça anlaşılıyor.

    Şimdi sana bir sorum daha var, Zeus hakkı için cevap ver; Sence kötü kimselerle birlikte yaşamak mı, yoksa iyi kimselerle birlikte yaşamak mı daha iyi?… Cevap versene dostum; zor bir şey sormuyorum. İyi insanlar yanlarındakilere hep iyilik, kötüler de kötülük ederler, değil mi?

    – Şüphesiz.
    – Şimdi, bir arada yasadığı kimselerden, faydalanan çok zarar görmek isteyen var mı?.. Cevap ver, dostum, kanun, cevap vermeni emrediyor. Zarar görmek isteyecek kimse var mıdır?
    – Elbette yoktur.
    – Peki, gençleri doğru yoldan çıkarıyor, kötülüğe götürüyor diye beni suçluyorsun; Bence ben bu suçu bilerek mi, bilmeyerek mi isliyorum?
    – Bilerek diyorum.
    – Demek ki, Meletos, iyilerin, yanlarındakilere iyilik, kötülerin ise kötülük ettikleri şu genç yaşında senin yüksek zekanca bilinen bir gerçek olduğu halde, ben bu yasımda, birlikte yasamak zorunda olduğum bir kimseyi doğru yoldan ayırırsam, ondan bana zarar geleceğini bilmeyecek kadar karanlık ve bilgisizlik içindeyim; hem de bunu, iddiana göre, bile bile yapıyorum. Meletos, buna ne beni inandırabilirsin, ne de başkalarını.

    Öyleyse ya ben onları doğru yoldan çıkarmıyorum yahut da çıkarıyorsam bunu bilmeyerek yapıyorum; her iki halde de yalan söylüyorsun. Bundan başka, işlediğim suç bilmeyerek işlenmişse, kanun onu suç tanımaz; beni bir kenara çekerek ayrıca hatırlatman ve öğüt vermen gerekirdi; çünkü öğütle, bilmeyerek işlediğim suçu herhalde islemekten vazgeçerdim; hâlbuki sen benimle konuşmaktan, bana öğretmekten kaçındın; bunu istemedin; beni mahkemeye, kanunun, aydınlatılması gerekenleri değil, cezalandırılması gerekenleri gönderdiği mahkemeye sürükledin.

    Atinalılar, artik anlaşılıyor ki Meletos bu işlerle, az olsun çok olsun, kafa yormamıştır; ama Meletos sen gene söyle; ben gençleri nasıl yanlış yola sürüklüyorum? Yazdığın suçlamadan anladığıma göre, gençlere devletin tanıdığı tanrıları tanımamayı, onların yerine başka tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; gençleri bozan derslerim bunlardır, diyorsun, değil mi?

    – Evet, bunu bütün kuvvetimle iddia ediyorum.
    – Öyleyse, Meletos, sözünü ettiğimiz tanrılar hakkı için ne demek istediğini bana ve bu yargıçlara daha açıkça anlat. Sence ben birtakım tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; öyle ise o tanrılara ben kendim de inanıyorum, demek ki büsbütün tanrı bilmez değilim, böyle bir suç işlememişim; simdi sunu anlayalım: sen beni devletin tanrılarını bırakıp başka tanrılara inanmakla mı suçluyorsun yoksa tanrılara büsbütün inanmayıp bunu başkalarına da aşılamakla mı?
    – Evet, ben senin hiçbir tanrıya inanmadığını söylüyorum.
    – Şaşılacak şey! Meletos, bunu nereden çıkarıyorsun? Herkes gibi, güneşin veya ayın tanrılığına inanmadığımı mı söylemek istiyorsun?
    – Emin olun, yargıçlar, inanmaz; çünkü güneşin taş, ayın toprak olduğunu söylüyor.
    – Fakat, dostum Meletos, sen beni Anaksagoras sanmışsın da buraya çıkarmışsın. Buradaki yargıçları Klazomenai’li Anaksagoras’ın yazılarının bu kuramlarla dolu olduğunu bilmeyecek kadar boş ve cahil mi sanıyorsun? Gençler bu yazıları orkestrada en çok bir drahmiye satın alabilirlerse, Sokrates de bu fikirleri kendine mal edince delikanlılar onunla pekâlâ alay edebilirlerse, bunları neden gelip benden öğrensinler? Doğru söyle Meletos, sen gerçekten benim hiçbir tanrıya inanmadığımı mı sanıyorsun?
    – Zeus’a yemin ederim ki, hiç, hiçbir tanrıya inanmıyorsun.
    – Buna kimse inanmayacak. Atinalılar, bu Meletos azgının, küstahın biri; beni suçlaması da gençliğinden, hakaret olsun diye. Kim bilir, belki de beni denemek için bu muammayı (bilmece) uydurmuştur. Belki de, kendi kendine, “bakalım bilgin Sokrates işi alaya alıp birbirini tutmaz sözler söylediğimi bulacak, meydana çıkaracak mı, yoksa onu da bizi dinleyenleri de aldatabilecek miyim?” demiştir. Bana öyle geliyor ki suçlamasında bir dediği bir dediğini tutmuyor. Sanki şöyle demiş; “Sokrates, tanrıların varlığına inanmamaktan, tanrılar olduğuna da inanmaktan suçludur”. Buna düpedüz alay derler.

    Atinalılar, Meletos’un düştüğü tutmazlıkları benimle beraber gözden geçirin ve sen Meletos, bize cevap ver. Siz de benim ta baştaki dileğimi hatırlayın da alışık olduğum gibi söz söylersem, ses çıkarmayın. Dünyada bir kimse var mıdır ki, Meletos, insanlık işler olduğuna inansın da insanlar bulunduğuna inanmasın? Şunu söyleyin Atinalılar, kaçamaklı yollara sapmadan bana cevap versin. Bir adam bulunur mu ki at yoktur ama atın kullanıldığı işler vardır, flavtacılar yoktur ama flavtacılık vardır desin? Bulunmaz, dostum, bulunmaz. Mademki sen cevap vermekten kaçınıyorsun, sana da buradakilere de cevabı ben vereyim; ama hiç olmazsa şuna cevap ver; bir kimse var mıdır ki tanrılık işlere inansın da tanrılara inanmasın? Daimon’lara (ruhlar ve cinler) inanmasın da Daimonların kuvvetine inansın?

    – Hayır, yoktur.
    – Çok şükür, yargıçların zoruyla ağzından bu cevabi alabildim. Demek daimonluk işlere, bu işler yeni olsun eski olsun, inandığımı ve bunları öğrettiğimi iddia ediyorsun. O halde, söylediğine göre, ben daimonluk işlere inanıyorum. Suçlamanda buna yemin bile ediyorsun. Bu işlere inanıyorsam, onların var varlığına da ister istemez inanmam gerekir, öyle değil mi? Hiç şüphesiz, cevap vermediğine göre senin de ayni fikirde olduğunu kabul ediyorum. Peki, Daimonları tanrı veya tanrı okulları olarak alabiliriz, değil mi?
    – Evet, şüphesiz.
    – Öyle ise, söylediğim gibi, Daimonların varlığına inanıyorsam, öte yandan da, ne adla olursa olsun, Daimonlar bir nevi tanrı iseler, muammalar (bulmaca) çıkarıyorsun ve bizimle eğleniyorsun demekte haksız mıyım? Hem tanrılara inanmadığımı iddia ediyorsun, hem de biraz sonra Daimonlara inandığımı söylemekle tanrılara inandığımı kabul etmiş oluyorsun! Denildiği gibi Daimonlar, tanrıların nymphalar! veya başka analardan doğan piçleri iseler, tanrılar olmadığı halde, tanrıların çocukları olduğuna kim inanabilir? Bu katırın, eşekle atın çocuğu olduğuna, fakat eşeğin de atın da var olduğuna inanmamak kadar yersiz olur. Hayır, Meletos, sen bütün bu saçmaları ya beni denemek için kasten çıkarmışsındır yahut da bana karşı ciddi bir suç bulamadığından suçlamana koydun. Fakat inan ki, aynı bir kimsenin daimonluk işlere inandığı halde, Daimonlara, tanrılara, kahramanlara inanmayacağına biraz anlayışı olan hiçbir kimseyi inandıramazsın.

    Meletos’un suçlamalarına yeter ölçüde cevap verdim sanıyorum, daha fazla savunmama gerek yoktur. Bununla beraber, üzerime ne kadar çok kin çekmiş olduğumu düşünüyorum ve hüküm giymem gerekirse, beni yok edecek olanın bu olduğunu, onun Meletos, Anytos değil, şimdiye kadar birçok iyi insanların ölümüne sebep olmuş, belki ileride de olacak olan iftira ve çekememezlik olduğunu düşünüyorum; çünkü bu kurbanların sonuncusu herhalde ben olmasam gerek.

    Belki biri şöyle diyecek: “Sokrates, seni böyle vakitsiz bir sona sürükleyen bir ömürden utanç duymuyor musun? Bana bunu soracak olana açıkça cevap verebilir ve diyebilirim ki: dostum, yanlıyorsun. Değeri olan bir kimse, yaşayacak mıyım yoksa ölecek miyim diye düşünmemelidir; bir iş görürken yalnız doğru mu eğri mi hareket ettiğini, cesaretli bir adam gibi mi yoksa tabansızca mı hareket ettiğini, düşünmelidir. Hâlbuki sizin özünüzde, Troia’da ölen kahramanların, hele namussuzluğa karşı her türlü tehlikeyi küçümseyen Thetis’in oğlunun bir değeri olmaması lazım. Hektor’u öldürmek için sabırsızlanırken, anası tanrı ona, yanılmıyorsam, aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: “Oğlum, arkadaşın Patroklos’un öcünü alacak ve Hektor’u öldüreceksin, ancak bil ki onun arkasından sen de hemen öleceksin; çünkü tanrı hükmü böyle emrediyor”. Hâlbuki o, bu öğüde aldırmayıp her şeyi göze alarak, arkadaşının öcünü almadan namussuzca yaşamaya, ölümü ve tehlikeyi üstün gördü: “Burada şu eğri gemilerin yanında, dünyaya lüzumsuz bir yük olarak, maskara gibi durmaktansa, düşmanımdan öcümü alayım, arkasından da öleyim.” dedi. Onun bu hareketinde hiç ölüm ve tehlike korkusu var mıydı? En doğru hareket, Atinalılar, bir kimsenin yeri neresi olursa olsun, ister kendinin seçtiği, ister komutanının gösterdiği yer olsun, tehlike karşısında direnmek; ölümü veya başka tehlikeleri değil, ancak namusu göz önünde bulundurmaktır.

    Atinalılar, benim için de bundan başka türlü hareket etmek gerçekten çok garip olurdu; çünkü Potidaia’da, Amphipolis’te, Delion’da seçtiğiniz komutanların gösterdikleri yerde, her türlü ölüm tehlikesi karşısında bütün cesaretiyle duran ben, simdi, kendi fikir ve sanımca, Tanrı tarafından, kendimi ve başkalarını denemek için filozofluk vazifesi ile gönderildiğim zaman, ölüm veya başka bir şey korkusu ile vazifemi bırakıp nasıl kaçardım? Böyle bir hareket gerçekten ağır bir suç olurdu. Kendimi bilge sanarak ölüm korkusu ile Tanrı sözüne baş eğmeseydim, o zaman mahkemeye pek haklı olarak çağrılabilir, tanrıların varlığını inkârdan suçlanabilirdim. Çünkü yargıçlar, ölüm korkusu, gerçekte bilge olmadığı halde kendini bilge sanmak değil midir? Bilinmeyeni bilmek iddiası değil midir? İnsanların, korkularından en büyük kötülük saydıkları ölümün en büyük iyilik olmadığını kim bilir? Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir? İşte yargıçlar, ancak bu noktada başkalarından farklı olduğuma inanıyorum. Belki de onlardan daha bilge olduğumu iddia edebilirim: Ben, öteki dünyada olup bitenler hakkında pek az bir şey bildiğim halde, bir şey bildiğime inanmıyorum, fakat tanrı olsun, insan olsun, belki, kendinden daha iyi olanlara haksızlık ve itaatsizlik etmenin bir kötülük, bir namussuzluk olduğunu biliyorum; ben, kötülük olduğunu iyice bildiğim şeylerden korkarım, ama iyilik olmadığını kestirmediğim şeylerden ne korkar, ne de sakınırım. Onun için siz beni simdi serbest bırakıp; Anytos’un size: “Sokrates mademki böyle bir suçla suçludur, ona herhalde ö1üm cezasını vermek gerekiyor, yoksa bütün çocuklarınız onun öğütlerini dinleyerek büsbütün bozulacaklardır” demesine bakmayarak, “Sokrates, biz Anytos’un fikirlerine inanmak istemiyoruz, seni serbest bırakacağız ama bir şartla: artık bir daha böyle herkesi sorguya çekmeyeceğine ve filozofluk etmeyeceğine söz vermek şartıyla; bunları yapmakla bir daha suçlandırılırsan, öleceksin” derseniz, kurtulmam için ileri sürülebilecek böyle bir şarta karşı derim ki: Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak, ben size değil, yalnız Tanrıya baş eğerim; ömrüm ve kuvvetim oldukça da iyi biliniz ki, felsefe ile uğraşmaktan, karşıma çıkan herkesi buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten vazgeçmeyeceğim; karşıma çıkana, her zaman dediğim gibi gene şöyle diyeceğim: “Sen ki, dostum, Atinalısın, dünyanın en büyük, kudretiyle, bilgeliğiyle en ünlü şehrinin hemşerisisin; paraya, şerefe, üne bu kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz mısın? Kendisiyle münakaşa ettiğim bir adam bu saydıklarıma önem verdiğini söylerse, yakasını bırakacağımı ve salıvereceğimi sanmayınız; hayır, gene soracağım, onu gene sorguya çekeceğim, onunla gene münakaşa edeceğim; erdemli olduğunun bir sözden başka bir şey olmadığını anlarsam, kendisini, değeri büyük olana az değer verdiğinden değeri küçük olana çok değer verdiğinden ötürü utandıracağım Ayni sözleri genç, ihtiyar, yurttaş, yabancı, her kese, hele benim kardeşlerim olduklarından dolayı bütün hemşerilerime tekrarlayacağım. Çünkü biliniz, bu bana Tanrının bir buyruğudur; şuna inanıyorum ki şehrimizde, şimdiye kadar Tanrıya benim bu hizmetimden daha büyük bir iyilik edilmemiştir. Çünkü ben, genç, ihtiyar, hepinizi, vücudunuza, paranıza değil, her şeyden önce ruhun en yüksek terbiyesine önem vermeniz gerektiğine kandırmaktan başka bir şey yapmıyorum. Evet, benim vazifem, size para ile erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da, genel olsun, özel olsun, her türlü iyiliğin de, ancak erdemden geldiğini söylemektir. Ben bunları öğretmekle gençler doğru yoldan ayırıyorsam, zararlı bir insan olduğumu kabul ederim. Ama biri gelip öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını iddia ederse yalan söylemiş olur. Bu noktada, Atinalılar Anytos’a ister inanın ister inanmayın, hakkımda ister beraat hükmü verin, ister vermeyin; herhalde, iyice bilin ki, bir değil bin kere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim.

    Atinalılar, sözümü kesmeyiniz, beni dinleyiniz; sonuna kadar dinleyeceğinize söz vermiştiniz, söyleyecek bir şeyim daha kaldı, öyle bir şey ki işitince, korkarım, haykırmak isteyeceksiniz; fakat beni dinlemek sizin için daha hayırlı olacaktır, onun için, çok yalvarırım, sakin olunuz. Bilmelisiniz ki, benim gibi bir adamı öldürmekle, beni değil kendinizi cezalandıracaksınız. Bana kimse, ne Meletos ne de Anytos, zarar verebilir; kötü bir kimse iyi bir adamı nasıl zarara sokabilir? Ancak kendine zarar vermiş olur. Onlarda şüphesiz beni öldürtmek, süründürmek veya hemşerilik haklarından yoksun bırakmak imkânı vardır; onlar herkesle beraber böyle bir cezanın bana karşı büyük bir kötülük olduğunu sanabilirler. Fakat burada onlarla bir düşünemem; çünkü onların şimdi yaptıkları gibi, başka bir kimsenin hayatını haksız yere yok etmek daha büyük bir kötülüktür.

    O halde, Atinalılar, siz Tanrının bir vergisi olan beni mahkûm etmekle ona karşı bir günah işlemeyiniz dediğim zaman, sizin sandığınız gibi kendimi değil, sizi düşünüyorum. Çünkü gülünç bir benzetmeye müsaade edin, beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, Tanrının musallat ettiği benim gibi bir at sineğine kolay kolay bir halef (yerine) bulamazsınız, ben Tanrının, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, kandırıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız; onun için, size kendinizi benden yoksun bırakmamanızı tavsiye ederim. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, caniniz sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve Tanrı size acıyıp başka bir at sineği gönderinceye kadar, hayatınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız. Size Tanrı tarafından gönderildim demenin ispatini mi istiyorsunuz? Ben başkaları gibi olsaydım, yıllarca sizi erdeme yeltmekle (yöneltmekle), bir baba, bir ağabey gibi teker teker sizin meselelerinizle uğraşmakla, kendi işlerimi savsamaz, onlara sabırlı bir seyirci kalmazdım; böyle bir hal, sanırım ki, insan tabiatına (doğasına) uyan bir şey değildir. Bundan bir şey kazansaydım yahut yol gösterme ve aydınlatmalarımın karşılığında para alsaydım, bu hareketimin belki bir anlamı olurdu; fakat şimdi, kendiniz de görüyorsunuz ki, beni suçlayanların küstahlığı bile bir kimseden para aldığımı veya almak istediğimi söylemeye varamıyor; çünkü bunu hiçbir vakit görmemişlerdir. Bu sözümün doğruluğuna, yetecek kadar şahitlik edecek bir şeyim var: fakirliğim.

    Devlet işlerine girerek fikirlerimi oradan söylemek varken herkese ayrı ayrı öğüt vermeye, başkalarının işlerine karışmaya kalkışmam belki size şaşılacak bir şey gibi gelebilir. Bunun sebebini de söyleyeceğim. Bir tanrının veya tanrısal bir ruhun bana göründüğünden, çok kere ve birçok yerde söz ettiğimi işitmişsinizdir. Meletos’un, suçlamasında, bununla alay ettiğini de bilirsiniz. Bir nevi ses olan bu işaret, bana çocukluğumda gelmeye başlamıştı; bu ses beni hep göreceğim islerden alıkor, ama yap! diye hiçbir vakit emretmezdi. İşte beni siyasete girmekten alıkoyan da budur. Bu alıkoymanın da çok yerinde o1duğuna inanıyorum. Çünkü Atinalılar, ben siyaset ile uğraşsaydım, besbelli ki çoktan yok olurdum, ne size ne de kendime, hiç bir iyilikte bulunamazdım. Canınız sıkılmasın ama hakikat sudur ki, devlette görülen birçok kanunsuz, haksız işlere karsı doğrulukla savaşarak size veya herhangi başka bir kurula karşı giden hiçbir kimse ö1ümden kurtulamıyor. Evet, ancak hak yolunda çalışan bir kimsenin, kısa bir zaman olsun yaşayabilmesi için devlet adamı değil, sadece yurttaş olarak kalması gerekiyor.

    Size, hem yalnız sözle değil, daha çok değer verdiğiniz işle söylediklerimi ispat edebilirim. Size başımdan geçen bir olayı anlatayım, o zaman ölüm korkusu yüzünden haksızlığa hiçbir vakit boyun eğmemiş, eğmeye ölümü üstün tutmuş bir adam olduğumu görüsünüz. Size mahkemeler hakkında, belki pek önemli gözükmeyen, ama gerçekten olmuş olan bir şeyi anlatacağım. Atinalılar! Şimdiye kadar üzerime aldığım biricik devlet memurluğu, halk kurulu üyeliği olmuştur: Mensup olduğum Antiokhis oymağı, deniz savaşından sonra ölenlerin cesetlerini toplamayan on komutanın duruşmasında prytaneia makamında bulunuyordu; hepinizin sonraları kabul ettiğiniz gibi, kanuna aykırı olarak onları toptan muhakeme etmeyi ileri sürmüştünüz; o zaman kanuna aykırı olan bu harekete karşı koyan biricik üye ben olmuş, oyumu sizin tarafınıza vermemiştim; hatipler beni suçlamakla, hapse sokmakla korkuttukları zaman, sizler bağırıp çağırdığınız zaman, ben ne hapsolmaktan ne de öldürülmekten korkarak haksızlıklara ortak olmaktansa kanun ve doğruluğun tarafında tehlikeye atılmaya karar vermiştim. Bu olay, şehrimizin demokratlıkla yönetilmekte olduğu zamanlarda olmuştu. Otuz1arin oligarşiliği, iktidarı ele alınca benimle birlikte öbür dört kişiyi Tholos’a çağırarak, öldürmek istedikleri Salamin’li Leon’u Salamin’den getirmemizi istediler. Bu, onların, işledikleri cinayetlerden ellerinden geldiği kadar çok kişiyi sorumlu kılmak için verilmiş emirlerinden biriydi. O zaman bu şartlar altında, sözüm caizse, ölüme kıl kadar önem vermediğimi, en çok hatta biricik önem verdiğim şeyin haksızlıktan, günah işlemekten sakınmak olduğunu yalnız sözle değil, edimle de gösterdim. Bu zorlu idarenin kuvvetli kolu haksızlık işletecek kadar beni korkutamadı; Tholos’tan çıkar çıkmaz öteki dört kişi Salamin’e gidip Leon’u getirdikleri halde, ben sadece evime döndüm. Belki çok geçmeden Otuzların idaresi sona ermeseydi, bu hareketimi hayatımla ödeyecektim. Bu sözlerin doğruluğuna size birçok kimse şahitlik eder.

    O halde, siyaset hayatına girdiğim halde, iyi bir adam gibi hep hak gözetir ve tabii olarak doğruluğu her şeyden üstün tutsaydım, şimdiye kadar sağ kalabilir miydim, sanırsınız? Hayır, Atinalılar, hayır; bu ne bana, ne de başka bir kimseye nasip olurdu. Hâlbuki bütün hayatımda; özel olsun, genel olsun, bütün hareketlerimde hiç değişmedim, öğretiliklerimi lekeleyenlere de başkalarına da, doğruluktan ayrılarak, alçakçasına boyun eğmedim. Devamlı öğrencilerim olduğu iddiası da doğru değildir. Ben, bana düşeni yerine getirmeye çalışırken, genç, ihtiyar, beni dinlemek isteyenleri geri çevirmedim.

    Bana yalnız para verenlerle konuşmadım; zengin, fakir, herkes bana sorabilir, cevap verebilir, sözlerimi dinleyebilir; fakat bundan sonra, o kimse iyi yahut kötü bir insan olmuş, her ikisini de bana yüklemek haksızlık olur, çünkü ben ona ne bir şey öğrettim, ne de öğreteceğime söz verdim. Bir kimse benden başkalarının işitmediği, ayrı bir şey öğrendiğini veya işittiğini ileri sürerse, biliniz ki, yalan söylüyor.

    Öyleyse, birçok kimsenin benimle konuşmak için birçok zamanlarını vermekten hoşlanmalarına sebep nedir? Bunun asıl sebebini, Atinalılar, açıkça size söyledim: bu kimseler hiçbir bilgelikleri olmadığı halde, bilge olduklarını iddia eden kimselerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, gerçekten bu pek tatsız bir şey de değildir. Başkalarını sorguya çekmeyi bana Tanrı emretmiştir, bu yol bana Tanrı sözleriyle, gözüme gözüken hayallerle, Tanrı iradesinin insanlara göründüğü her vasıta ile gösterilmiştir. Atinalılar, bu sözüm gerçektir; öyle olmasaydı şimdiye kadar karşıtı ispat olunurdu. Ben gençleri bozmuşsam, hala da bozuyorsam, şimdiye kadar büyümüş olanlar, gençliklerinde kendilerine kötü öğütler verdiğimi anlamış olanlar ortaya çıkarak beni suçlar, benden öç alırlardı. Bunu yapmak istemezlerse bile, hiç olmazsa yakınlarından biri, babaları, kardeşleri veya hısımları benim yüzümden ailelerinin ne felaketlere uğradığını söylerdi. Şimdi tam zamanıdır. Onların birçoğunu burada görüyorum. İşte çocukluk arkadaşım, benim bölgemden olan Kriton, işte oğlu Kritobulos. Sonya, Aeskhines’ in babası da, Sphettos’lu Lysanias da burada; bunlardan başka, Epigenes’in babası Kephisia’li Antiphon’u ve benimle beraber bulunmuş olan birçok kimsenin kardeşlerini de görüyorum. Theozotides’in oğlu ve Theodotos’un kardeşi Nikostrates (Theodotos şimdi sağ değil, onun için o mani olamaz); Demodokos’un oğlu ve Theages’in kardeşi Paralos; Ariston’un oğlu ve şurada gördüğünüz Eflatun’un kardeşi Adeimantos hazır bulunuyor; Apollodoros’la kardeşi Aiantodoros’u da görüyorum. Daha birçoklarını sayabilirim. Meletos bunların bazılarını, suçlamasında şahit göstermeliydi. Unutmuşsa şimdi yapsın, kendisine yol gösteriyorum. Bu çeşitten, istediği şahidi göstersin. Fakat Atinalılar, hakikat bunun tam tersidir. Çünkü bunların hemen hepsi Meletos’la Anytos’un iddiasına göre arkadaşlarını bozmuş, bastan çıkarmış olan benden yana şahitlik edeceklerdir; hem yalnız bozulan gençler değil, benden yana şahitlik etmelerine hiç sebep olmayan bozulmamış daha yaşlı akrabaları da. Bunlar şahitlikte niçin benim tarafımı tutarlar? Herhalde, yalnız hakikatin, doğruluğun hatırı için, doğru söylediğimi, Meletos’un yalan söylediğini bildikleri için.

    Sözün kısası, Atinalılar, savunmam için bütün söyleyeceklerim, buna ve buna benzer şeylere varır, Bir sözüm daha var. Belki, içinizde, buna benzer, hatta bundan daha az önemli bir sorunda kendisinin, gözyaşları dökerek yargıçlara yalvarıp yakardığını, yargıçları yumuşatmak için çocuklarını bir sürü hısım ve dostlarıyla birlikte mahkemeye getirdiğini hatırlayarak kızan biri olacaktır; halbuki ben, belki de hayatım tehlikede olduğu halde, bunların hiçbirini yapmadım. Bunun tam tersine hareket ettiğimi görünce, belki bu kızgınlıkla oyunu benden yana vermeyecektir.

    Aranızda böyle biri varsa muhakkak vardır demiyorum ona açıkça cevap verip derim ki: Dostum, herkes gibi ben de bir insanım; Homeros’un dediği gibi, tahtadan veya taştan değil, etten, kandan yapılmış bir varlığım; benim de çoluğum, çocuğum vardır; evet Atinalılar, biri hemen hemen yetişmiş, erkek olmuş, ikisi henüz çocuk, üç oğlum vardır; böyle olduğu halde, sizden beraatımı dilemeleri için, hiçbirini buraya getirmeyeceğim. Niçin? Küstahlıktan yahut size karşı saygısızlıktan dolayı değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir mesele, şimdi bundan söz açacak değilim. Ancak, bence böyle bir hareket, kendimin, sizin ve bütün devletin şerefine aykırıdır. Benim yaşıma gelmiş, bilgeliği ile tanınmış bir kimsenin böyle bir aşırılığa düşmemesi gerekir. Her halde, herkes Sokrates’in şu veya bu bakımdan başkalarından ayrı olduğuna inanıyor, halkın bu fikri bana uyuyormuş, uymuyormuş, bunu burada araştırmıyorum. Aranızda bilgeliği, cesareti yahut herhangi bir erdemi ile sivrilmiş olduğu söylenen kimselerin böyle aşağı bir harekete düşmeleri ne kadar utanılacak bir şeydir. Hüküm giydikleri zaman garip garip birtakım hareketlerde bulunan nice tanınmış adamlar gördüm; bunlar, sanki ö1ümle korkunç bir ıstıraba gideceklerini, sanki sadece yaşamalarına izin verilmekle ölmez olacaklarını sanıyorlar. Fikrimce bu gibi şeyler devlete karşı saygısızlıktır; bunların bu gibi hareketleri dışarıdan gelen bir yabancıya, Atina’nın en ünlü adamlarının, gene kendi hemşerilerinin ün ve mevki verdiği bu kimselerin, kadınlar kadar bile yürekli olmadıkları kanaatini verir. O halde, Atinalılar, bu gibi şeyleri hiç olmazsa bizim gibi ünlü kimselerin başarmaması gerekir; başarırlarsa sizin de onlara göz yummamanız; soğukkanlılık göstereceği yerde, acıklı sahneler hazırlayarak şehri gülünç bir hale sokan bu gibi kimseleri daha şiddetle mahkûm etmek istediğinizi göstermeniz gerekir.

    Bundan başka, halkın düşüncesi meselesini bırakalım yargıcı aydınlatmak ve kanıksatmak yerine, onun lütfünü rica ederek beraat kazanmak da doğru bir şey değildir. Çünkü yargıcın vazifesi, doğruluğu bağışlamak değil, herkesin hakkim ö1çerek hüküm vermek; kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hüküm vermektir. Yalan yere ant içmeye alışarak sizi tesir altında bırakmamalıyız, siz de buna göz yummamalısınız; bu, dine uymaz bir hareket olur.

    O halde, Atinalılar, hele şimdi, Meletos’un ileri sürdüğü iddiaya göre, burada dinsizlikten muhakeme edildiğim bir sırada şerefsiz, dine uymaz, yanlış saydığım bir şeyi yapmamı benden beklemeyiniz. Çünkü sizi rica kuvvetiyle kandırmaya, yeminlerinizi bozmağa çalışsaydım, tanrıların olmadığına inanmayı size öğretmiş, kendimi müdafaa ederken, tanrıları inkâr etmek ithamına karşı yalnız kendi kendimi kandırmış olurdum. Fakat hakikat büsbütün bunun tersidir; ben, tanrıların varlığına, ey Atinalılar, bütün beni suçlayanların inandığından daha yüksek bir anlamda inanırım; bundan dolayıdır ki sizin için ve benim için hayırlısı ne ise ona karar vermek üzere davamı size ve tanrıya bırakıyorum”.

    II

    Atinalılar, benim için verdiğiniz mahkûmiyet kararına üzülmeyişimin birçok sebepleri var. Bunun böyle olacağını bekliyordum, yalnız, oyların birbirine bu kadar denk denecek derecede ikiye ayrılmış olmasına şaştım; çünkü benim aleyhimde olan çokluğu daha büyük sanıyordum. Hâlbuki şimdi, öbür tarafa otuz oy gitmiş olsaydı beraat kazanmış olacaktım. Bu yüzden diyebilirim ki, Meletos’un suçlamasından beraat kazanmış sayılırım; hatta üstelik Anytos ile Lykon beni suçlamak için buraya gelmeselerdi, kanunun istediği gibi, oyların beşte birini kazanmayarak bin drahmi para cezasına da mahkûm olacaklardı.

    O şimdi ö1ürn cezası teklif ediyor. Bense kendi hesabıma neyi ileri süreyim Atinalılar? Şüphesiz değerim neyse onu. O halde hakkım nedir? Bütün hayatında herkesin düşkün olduğu birçok şeylere, zenginliğe, aile bağlarına, askerlik rütbelerine, halk kurullarında nutuklar vermeğe, başkanlıklara, taraflara hiç aldırmamış bir adama verilecek karşılık ne olabilir? Ben bir siyaset adamı olmak için fazla dürüst olduğumu düşünerek, size ve kendime iyilik etmeme engel olacak hiç bir yola sapmadım! Tam tersine, hepinize iyilik etmemi mümkün kılan bir yola girdim, herkesin kendini düşünmekten, kendi işlerinin peşinde koşmaktan önce erdemi bilgeliği araması gerektiğini, devletin sırtından faydalanmaya bakmazdan önce devlete bakması lazım geldiğini sizlere kabul ettirmeye çalıştım. Böyle bir kimseye ne yapılır Atinalılar, herhalde, ona bir mükâfat verilmek lazımsa, iyi bir şey verilmeli ve bu iyilik ona yakışır bir şey olmalıdır. Sizi yetiştiren, sizi aydınlatmak için işini gücünü bırakmayı her şeyden üstün gören fakir bir adama yakışan mükâfat ne olabilir? Atinalılar, ona Prytaneion’da beslemekten daha yakışan bir mükâfat olamaz; böyle bir mükâfat, Olympia’da at yarışlarında, bilmem kaç atılı araba yarışlarında mükâfat kazanan bir yurttaştan çok ona yaraşır. Çünkü ben fakirim, hâlbuki onun yetecek kadar geliri vardır: o size yalnız bahtiyarlığın görünüş1erini bense gerçeği veriyorum. Bana vereceğiniz cezanın uygun ve yerinde bir ceza olması isteniyorsa, diyeceğim ki, bana Prytaneion’da beslenmek en doğru bir karşılıktır.

    Belki, daha önce, gözyaşları ve yalvarmalar hakkında söylediğim gibi, bu sözlerimle de size boyun ekmediğimi göstermek istediğimi sanacaksınız; ama öyle değil; hiç öyle değil; bunları isteyerek, hiç bir yanlış harekette bulunmadığıma inanarak söylüyorum. Böyle olduğu halde sizi de buna kandıramam, çünkü vakit pek dar; başka şehirlerde olduğu gibi, Atina’da da büyük davaların bir günde görülmemesi için bir kanun olsaydı, o zaman sizi kandırabileceğime inanırdım. Fakat bu kadar az bir vakitte bu kadar büyük suçlamaları dağıtamam. Nasıl şimdiye kadar kimseye kötülük etmemişsem, kendime de elbette etmeyeceğim; kendimin bir kötülüğe layık olduğumu söylemeyeceğim, kendim için bir ceza teklif etmeyeceğim. Niçin edeyim? Meletos’un ileri; sürdüğü ö1üm cezasından korktuğumdan mı? Ölümün bir iyilik mi yoksa bir kötülük mü olduğunu bilmediğim halde, muhakkak kötülük olan bir cezayı neden teklif edeyim? Hapis cezası mı? Niçin ceza evlerinde, yılın yargıçlarının, Onbir’ lerin* (Savcılar kurulu) kölesi olayım? Para cezası mı diyeceksiniz, yoksa para cezası ödeninceye kadar hapislik mi diyeceksiniz? Buna karşı da ayni şey söylenebilir; çünkü beş param olmadığından, cezayı da ödeyemeyeceğimden, cezaevinde ö1eceğim. O halde, sürgünlüğü mü teklif edeyim? Belki siz de bu cezayı kabul edersiniz. Ama benim kendi hemşerilerim olan sizler bile, artik benim konuşmalarıma, sözlerime tahammül edemezken, bunları çekemez ve iğrenç bulurken, başkalarının bana tahammül edeceğini umacak kadar düşüncesiz olmak için, yasamak hırsının gerçekten gözlerimi bürümüş olması lazım. Hayır, hayır, Atinalılar, bu hiç de böyle değildir. Yer yer dolaşarak, sürgün yerimi hep değiştirerek, her gittiğim yerden kovularak yaşamak, benim yaşımda bir edam için ne acı bir şeydir! İyi biliyorum ki burada olduğu gibi, her gittiğim yerde gene gençler beni dinlemek için etrafıma üşüşecekler; onları yanımdan uzaklaştırsam daha yaşlı hemşerilerini ayaklandırarak beni dışarı attıracaklar; etrafıma toplanmalarına izin verirsem babaları, dostları gene onların yüzünden beni yurtlarından kovacaklar.

    Belki bana denecek ki: “Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın? Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmanın Tanrı’ya karsı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meseleleri her gün tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, imtihansız hayatın yaşamaya değer bir hayat olamadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla birlikte, söylediklerim doğrudur.

    Kendimi hiçbir cezaya layık görmeye de alışmadım. Param olsaydı, beni beraat ettirecek bir para cezası teklif ederdim; bundan bana kötülük gelmez. Ama ne yapayım, yok; bunun için bu para cezasını, ancak benim verebileceğim kadar kesmenizi dilerim. Evet, belki bir mina verebilirim, onun için bu cezayı teklif ediyorum. Buradaki dostlarım Eflatun, Kritobulos ve Apollodoros otuz mina teklif etmem için beni sıkıştırıyorlar; onlar kefil olacaklar. Haydi, otuz olsun; bu para için onlar size yeter teminat olacaklardır.

    III

    Atinalılar, Sokrates’i, bir bilgeyi öldürmüş olmakla, şehrinizi ayıplayacak olanlardan alacağınız kötü üne karşılık, büyük bir karınız olmayacak; ben gerçekte hiç bir şey bilmeyen bir adam olduğum halde onlar bizi kötülemek istedikleri zaman, benim bilge olduğumu söyleyecekler. Hâlbuki biraz daha beklemiş olsaydınız, istediğiniz, tabiatın yürüyüşü ile kendiliğinden yerine gelmiş olacaktı. Çünkü gördüğünüz gibi, yaşım çok ilerlemiştir; ölümden çok uzak değilim.

    Şimdi hepinize değil, .yalnız bana ölüm hükmünü verenlere sesleniyorum. Onlara söyleyecek bir şeyim daha var: Belki beraatımı kolaylaştıracak şeyler söylemediğimden, suçluluk kararından kurtulmak için gereken şeyleri söylemeği ve yapmağı kabul etmediğimden dolayı mahkûmluğuma karar verildiğini sanacaksınız. Hayır; mahkûm olmama sebep olan kusur, sözlerimde değil sizin istediğiniz gibi, ağlayarak, sızlayarak, haykırarak, bence bana yakışmayan, fakat başkalarından daima işitmeğe alıştığınız birçok şeyleri söyleyerek ve yaparak, size söylemek istediğimi yüzsüzlüğümü küstahlığımı göstermeyişimdendir. Fakat ben, tehlikeye düştüğüm zaman, ne böyle aşağılıklara, alçaklıklara saparım, ne de kendimi müdafaa etmediğime pişman olurum. Asla! Böyle bir şey yapmaktansa, sizin alıştığınız gibi kendimi müdafaa etmektense, alıştığım gibi söz söyleyerek ölmeği üstün görürüm. Çünkü savaş meydanında olduğu kadar adalet karsısında da ben de, başka hiç kimse de kendini ö1ümden kurtaracak vasıtaları kullanmağa kalkışmamalıdır. Evet, çok defa, bir kimse savaşta silahlarını bırakmakla, düşmanlarının önünde diz çökmekle ölümden kurtulabilir; her şeyi söylemeği, her şeyi yapmayı kabul eden bir kimse için her türlü tehlike karşısında ölümden kurtulmanın daha birçok çareleri vardır; yalnız şuna iyice inanınız, yargıçlarım, asıl mesele, ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar, Ben yaşlı ve ağır olduğumdan yavaş kosan bana yetişmiştir; hâlbuki beni suçlayanlar kuvvetli ve çabuk olduklarından, çabuk koşan kötülük onlara yetişmiştir. Simdi ben, tarafınızdan ölüm cezasına, onlar da hakikat tarafından kötülüğün ve haksızlığın cezasına mahkûm edilerek ayrılıyoruz. Ben cezama boyun eğerim, onlar da cezalarına boyun eğsinler. Herhalde böyle olması mukaddermiş; belki de yerindedir…

    Şimdi, ey beni mahkûm edenleri Size bir kehanetimi söylemek isterim; çünkü ben simdi hayatın öyle bir anında bulunuyorum ki, bunda insanlar ölmezden önce kehanet gücüne erişirler. O halde benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir. Beni öldürmekle hayatınızın hesabını soranlardan kurtulacağınızı sanıyorsunuz. Fakat bana inanınız, sandığınızın tam tersi olacaktır. Evet, hiç şüphe etmeyiniz, şimdiye kadar öne atılmalarına engel olduğum birçok kimseler, karşınıza çıkacak, sizi şiddetle suçlayacaklardır; bunlar daha genç oldukları için sizi daha çok incitecekler, sizinle daha çok uğraşacaklardır. Atinalılar, insanları öldürmekle, herkesi kötü hayatınızı kınamaktan alıkoyacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bu, olası bir kaçış yolu, ünlü bir kaçış yolu değildir; en kolay en asil yol, başkalarını hiçbir şey yapamayacak bir hale getirmek değil, kendinizi yükseltmektir. İste buradan ayrılmadan önce beni mahkûm eden yargıçlara söyleyeceğim kehanet budur.

    Beni beraat ettiren dostlar, yargıçlar meşgulken, öleceğim yere gitmeden, sizlerle olup bitenler hakkında görüşmek isterim. Onun için azıcık daha durunuz, birbirimizle görüşebilecek kadar vakit var. Siz benim dostlarımsınız, onun için başıma gelenin manasını size belirtmek isterim. Ey yargıçlarım! (Çünkü ancak sizlere gerçekten yargıç diyebilirim.) Size gerçekten şaşılacak bir olayı anlatmak isterim. Şimdiye kadar, gündelik işlerde bile kötü veya yanlış bir iş işlemek tehlikesi karşısında içimden gelen tanrısal bir ruh beni alıkoyuyordu; simdi ise, gördüğünüz gibi herkese göre belki de kötülüğün en kötüsü ve en sonuncusu başıma gelmiştir. Hâlbuki sabahleyin evimden ayrılırken de, mahkeme karsısına çıktığımda da, burada söz söyleyeceğim anlarda da Tanrı sesi beni alıkoymamıştır; başka hallerde, birçok kereler söz söylerken, beni alıkorken, bugün bu mesele üzerinde söylediğim ve yaptığım şeylerin hiç birinin önüne geçmemiştir. Bu susmanın manası nedir? İste size bunu söyleyeceğim: bu şüphesiz başıma gelenin iyilik olduğuna, ölümün bir kötülük olduğuna inananlarımızın yanıldıklarına bir alamettir. Çünkü iyiliğe değil, kötülüğe doğru gitmiş olsaydım, her zamanki işaret herhalde beni alıkoyacaktı.

    Başka türlü düşünürsek, ölümün bir iyilik olduğunu umduracak sebep olduğunu da görürüz; ölüm iki şeyden biridir: ya bir hiçlik, büsbütün şuursuzluk halidir yahut da, herkesin dediği gibi, ruhun bu dünyadan ayrılarak başka bir dünyaya geçmesidir. Ölüm bir şuursuzluk, deliksiz ve rüyasız uyuyan bir kimsenin uykusu gibi bir uyku ise, o ne mükemmel, ne tam bir kazançtır! Bir kimse, uykusunda, hiç rüya görmediği bir gecesini düşünerek, bunu hayatının öteki günleri ve geceleriyle karşılaştırsaydı, bütün hayatında bundan daha iyi ve daha hoş kaç gün ve kaç gece geçirmiş olduğunu da bize söyleseydi, sanırım ki herkes, değil yalnız alelade kimseler, Büyük Hükümdar bile, hayatında böyle pek az gündüz ve gece bulurdu. Ölüm bu çeşit bir uyku ise, büyük bir kazançtır; çünkü öyle olunca, zamanın bütün akışı, tek bir gece gibi gözükecektir. Ama. ö1üm bizi bu dünyadan başka bir dünyaya götüren bir yolculuk ise ve herkesin dediği gibi, bütün ölenler başka dünyada yaşıyorlarsa, yargıçlarım, bizim için bundan daha büyük ne iyilik olabilir? Gerçekten öteki dünyaya vardığımızda, bu dünyada doğruluk iddia eden kimselerden kurtularak, denildiği gibi asıl doğruluğu veren gerçekten yargıçları, Minos’u, Rahadamanthos’u, Aiakos’u, Triptolemos’u doğru yaşamış olan yarıtanrıları bulacaksak, bu yolculuk hiçbir zaman bir ceza olamaz. Bir kimse orada, Orpheus’a, Musaios’a Homeros’a, Hesiodos’a kavuşacaksa, bunun için ne vermez ki? Hayır, bu doğru ise, bırakınız bir daha, bir daha öleyim. Hele Palemedes ile Telamon oğlu Aias ile haksiz bir hüküm yüzünden
    Helen eski kahramanları ile buluşmak bizim için ne yüksek bir şeydir! Kendi sonumu onların sonu ile karşılaştırmak benim için ne büyük bir zevk! Hepsinin üstünde, burada olduğu gibi öteki dünyada da öz ve yanlış bilgeliği araştırmamı ilerletebileceğim, kimin bilgiç, kimin cahil olduğunu anlayabileceğim. Yargıçlar! Büyük Troia seferinin önderi Odysseus’u, Sisyphos’u, kadınlı erkekli daha birçoklarını deneyebilmekte ne büyük bir zevk var! Onlarla, konuşmakta, onların arasında yaşamakta, onlara sorular sormakta ne sonsuz bir zevk olacaktır! Orada hiç şüphesiz, sormak yüzünden ö1üme mahkûm edilmek tehlikesi de yoktur. Bizden daha mesut olduktan başka, doğruyu söyleyen, orada ölmez de olacaktır. O halde, yargıçlar! siz de benim gibi ölümden korkmayınız, şunu biliniz ki, iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra hiçbir kötülük gelmez. Onu ve onun gibileri tanrılar daima korurlar. Benim yaklaşan sonum, sadece bir tesadüf işi değildir; tam tersine, apaydın görüyorum ki ölmek ve böylece bütün acılardan büsbütün kurtulmak, benim için daha değerlidir. İşte, içimden gelen işaretin alıkoymamasının sebebi budur. Gene bunun için beni mahkûm edenlere, beni suçlayanlara asla kızmıyorum. Onlar bana iyilik etmeyi bile bile istememişlerse de, bana hiç kötülük de etmemişlerdir. Onları ancak, bana bilerek kötülük etmek istediklerinden dolayı kınayabilirim.

    Sizden dileyeceğim bir şey daha kaldı: çocuklarım büyüdükleri zaman, Atinalılar, erdemden çok zenginliğe yahut herhangi bir şeye düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraşmışsam, siz de onlarla uğraşınız, onları cezalandırınız; kendilerine, kendilerinde olmayan bir değeri verir, önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bir hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa, ben sizi nasıl azarlamışsam, siz de onları öyle azarlayınız. Bunu yaparsanız, bana da, okullarıma da doğruluk etmiş olursunuz.

    Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeye, siz yaşamaya.
    Hangisi daha iyi?
    Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.
  • 136 syf.
    ·6 günde·9/10
    Rousseau'yu oldum olası sevmişimdir. Kendisi bir filozof olmaktan çok adeta hikaye anlatıcısı gibidir. Herhangi bir filozofun eseri düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri metnin aşırı yoğunluğu ve ağırlığıdır. Rousseau'da bu durum farklı. Kendisi çok samimi bir dille ifade ettiği düşüncelerini adeta bir keşif süreciymiş gibi anlatır. Okurunu kendisinin çıkacağı düşünce keşfine davet eder. Bu keşiflerin ucu kimi zaman ilk insanlara dek giderken (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı), kimi zaman da modern toplumun düzenine gider.

    Toplum Sözleşmesi denildiğinde isim olarak bildiğim ama içerik olarak bihaber olsam da ağır, kalın ve nitelikli bir eser beklentisi içine giriyordum. Halbuki bu istemsizce içine girmiş olduğum beklentilerin ikisi hakkında yanıldığımı eseri okuduğumda çok iyi anladım. Toplum Sözleşmesi genel olarak, haklı ve doğru bir toplumun temellerinin atılmasını amaçlar. Aynı zamanda bu eser maalesef tamamlanamamış daha kapsamlı başka bir eserin yalnızca bir kısmını oluşturur. Rousseau bu yapıtları tamamlayabilseydi şayet modern düzen hakkında bu denli nitelikli olan yalnızca tek bir eserle yetinmeyecektik adeta. Rousseau ilk olarak modern toplumlardaki insanların köleleşmesini inceler. Ama bunun nasıl olduğunu değil bunu yasallaştıran ilkeler ile ilgilenir bu eserde Rousseau. Konunun kökenlerine bu eserinde değil de İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nda bolca değinecektir. Zaten bu açıdan bakıldığında da Toplum Sözleşmesi'ni İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'ndan sonra okumak gerektiğini düşünüyorum.

    Rousseau, aileleri ve devletleri olgusal olarak karşılaştırır. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdiği sevgisi, onlar için ortaya koyduğu özeni adeta karşılamaktadır. Yani elde edilen ve devam ettirilen sevgi, özen için gösterilen çabayı bilfiil karşılıksızlaştırır. Buradaki ifadeden kastım kasıtlı bir çıkar görülmemesidir. Bir dersimizde bunun çok benzeri bir konuda, sevgi duymanın da bir çıkar olup olmayacağı konusunda uzun bir tartışmaya girmiştik. Bu durumda sevgi kasıtlı olmaktan çıkmakta, kasıtsız, amacı kurulmadan, adeta olgunun sonunda açığa çıkan bir duygu haline gelmektedir. Yani bizim sevgiyi de salt bir çıkar olarak göremememizin ana sebeplerinden birisi zannımca sevginin bu kasıtsız açığa çıkışında yatmaktadır. Fakat bu durum devlette ise farklılaşarak devlet başkanın bizatihi kendisinde yine kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini bir hükmetme zevki alır. Buna sevgi bile demez Rousseau, sadece zevk der. Bir ebeveyn en baştan sevgi duyma amacıyla çocuğunun başını okşamaz, sevgi adeta en başta açığa çıkan bir durum değildir. Bir amaç içerisinde olma sevgi duyma yetisi ile alakalı değildir. Fakat devlet başkanının bu hükmetme zevki devleti bir noktadan sonra salt bu zevki hissetmek için her şeyi meşrulaştıran bir sistemler bütünü haline getirir.

    Rousseau daha sonrasında güç-hak ilişkisini inceler. Güçlü olana boyun eğmek bir ödev ahlakı olamaz ona göre. İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa şayet boyun eğmek zorunda değildir. Ama daha sonrasında güçlü haklı ise o zaman güçlü olmaya bakılması gerektiğinden söz eder. Buraya birazdan tekrar döneceğiz çünkü bu noktada Rousseau çelişkili gibi gözükse de kendini bütüncül olarak destekleyen bir olgular sisteminden bahseder. Fakat güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkacak olana halen daha hak diyip diyemeyeceğimizi de sorar. Demek ki hak, ona hükmeden gibi kabul edilenler yok olsa dahi ortadan kalkmayan, yok olmayan bir olgudur. Ortadan kaldırılamaz olandır. Son zamanlarda sıkça duyduğum bir sözü anımsattı bu da bana. Hak alınmaz, diye bir söz. Evet hak alınmaz, verilemez de. Hak zaten en başından beri vardır, yasa koyucunun yaptığı iş bu hakkı bulmaktır, yoktan var etmek değil. Haklar insan çeşitliliği arttıkça kendi kendilerini siyaset ve ahlak felsefesi açısından adeta türetmekte, hak koruyucularının ve yasa koyucuların yaptığı iş de bunları keşfetmeyi kendilerine ilke edinmektir.

    Rousseau mükemmel bir benzetme yapar. Başkasının kölesi olmak, topluma dinginlik, huzur veriyormuş gibi gözükse bile bu köleliğe değer mi? İnsanın zindanda da sessizlik, dinginlik içinde yaşadığından bahseder ama bu orayı özlenir, aranır bir yer yapmaya yeter mi diye sorar. Hayır. Köle mutluluğu dediğimiz bir kavram var. Eğer bir insan köleliğini yaptığı kişiyi tatmin ederse mutlu olur bu olguya göre. Dolayısıyla burada da başkalarına bağlanan bir mutluluk duygulanımı görüyoruz. Duygulanımlar insanın içinden geldiği için, bu tüm duygulanımların tek tek bütünü toplum sözleşmesini oluşturmaktadır, bir tek uğruna hissedilen duygulanımlar değil. Başka bir deyişle, eğer siz toplumdaki belirli bir kesimden iseniz, salt bu kesimin mutluluğu ile toplumun bütünü huzura kavuşamaz. Toplum sözleşmesi olarak anılan düzen öyle üst düzey bir düzendir ki toplumun her kesimi başka herhangi bir kesimden kendini gerek maddi gerekse de manevi olarak soyutlamaz. Bunun aksinin yaşandığı yüzyılların sonucunu Rousseau belki de göremedi ama o ana kadar yaşanmış olan yaşanmaması gereken şeyleri çok nitelikli olarak izah edebildi.

    Savaşa yol açan insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkidir. Burada o, "olaylar" kelimesi ile mülkiyeti kastetmiştir. Gerçekten de öyle, dünya savaşlarında gereksiz yere ölen milyonlarca insanı düşününce, mikro açıdan, yani bizzat bir askerin açısından başka hiç kimse ile hiçbir sorunlu ilişkisi yoktu. Sorunlu ilişkiler devletlerin birbirleri ile olanlardı ve bu makro sorunlu ilişkiler bütünü, adeta mikro ilişkiciklere mal ediliyordu. Ki zaten insanlık da bu anlayıştan yıllardır çıkamadı, çıkamıyor da. Doğal yaşam halinde nasıl savaş çıkmıyorsa, her şeyin yasa gücüne bağlı olduğu toplumda da savaş olamaz ona göre. Zaten üstte bahsettiğim gibi savaşlar da insanla insan arasında değil, devletle devlet arasında olmaktadır. Bu durumda insanlar da birbirlerine insan olarak değil, asker olarak; yurdun üyesi olarak değil, koruyucuları olarak saldırır. Özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz Rousseau'ya göre. Buradan hareketle de insan-asker kavramının ilişkisizliğinden bahsedebiliriz. Önceki çağlarda iki devlet aralarında savaş kararı almışsa bu kadar önceden her iki devlete de bildirilirdi. Bu ön uyarı devletlerden çok insanları uyarmak için idi. O yüzden tarihte insanları, uyrukları da öldürüp hapsedenler Rousseau'ya göre haydutturlar, hükümdar değil.

    Kölelik ve hak kelimelerinin zaten en başta çelişmeli kelimeler olduğunu, birinin bulunduğu yerde ötekinin bulunmayacağından söz eder. Toplumun üyelerinden her biri bütün haklarıyla kendini "bir" olan topluma adarsa şayet durum herkes için "bir" haline gelir. Böyle bir "bir"lik olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte de kimsenin bir çıkarı olamaz zaten en baştan. Çünkü "bir" olmaklığın bozulması bu "bir"i oluşturanların tamamını etkilemektedir. Bu açıdan aristokrasi ve burjuvazinin yanlışlığını görüyoruz aslında. Toplumda belirli seçkin bir kesimin çıkarı için toplumun geri kalanının tamamı adeta feda edilmektedir her defasında. Bu da zaten bu anlayışa hakim toplumların baştan "bir" olamadıklarının bir göstergesidir. Rousseau'nun toplumunda her kesimden insan diğerinin kötü yola düşmesinden çıkar sağlamaz, çünkü bu bütünlüğü yok eder. Bu açıdan bakıldığında da kendini topluma bağlayan kişi aslında kendini bilfiil hiç kimseye bağlamamış olur. İşte tam da burada ilk başta bahsettiğimiz güçlü olmaya bakılmalı sözünün asıl anlamı da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda güçlü olmak da zaten "bir" olmaklıkla açığa çıkmaktadır. Burada bir de Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi olgusunun bir tür özet cümlesini de paylaşmak istiyorum:

    "Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz."

    İşte Rousseau tam da bu tüzel bütünlüğü kasteder. Bu tüzel bütünlük de zorunlu bir yasa değildir. En baştan bir gönül işidir. Bütünün birliğinin devamı bireylerin de devamı anlamına gelmektedir. Doğal yaşamdan toplumsal yaşama geçiş insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Davranışındaki içgüdünün yerine adaleti koyar, böylece daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü verir ona. Rousseau toplumunda bir "ilk oturma hakkı"ndan söz eder. Bir kişi ilk nereye yerleştiyse orada kalmalı, daha fazlasını talep etmemelidir. Toplum ve genel irade de aynı zamanda kişilerin mallarını kabul etmekle onların, bu malları yasal bir biçimde ellerinde tutmalarını sağlıyor. Zorbalıkla ele geçirme diye bir mevzu da kalmıyor.

    Yeri gelmişken belirtelim. Rousseau bu eserinde sonradan doğası bozulmuş olan insanın, girebileceği muhtemel en iyi halinin bir tablosunu çizmektedir bize. Çünkü ona göre insanlar ilk başta barış halinde yaşarlarken yanlış bir gelişim sergileyip bugünkü hallerine gelmişlerdir. İşte onun Toplum Sözleşmesi de tam da burada başlar. Bu geri döndürülemez yanlış gelişimi ne denli daha az zararlı hale gelebileceğini tasarlar Rousseau. Bu yanlış yola neden ve nasıl girildiğinden de incelememin başında bahsettiğim gibi İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni adlı eserinde izah eder. O esere ayrı bir inceleme yapmak istediğim için pek ayrıntıya girmeyeceğim. Rousseau'ya göre bu sözleşme doğal eşitliği ortadan kaldırmaz, aksine maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar da güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak-hukuk yoluyla eşit olurlar.

    Bu toplumda çıkarlar arasında da bir ortaklık vardır. Bunlar birbirinden ayrı çıkarlar dahi olsa eninde sonunda birleştikleri ortak bir noktada mevcuttur. Bu da genel istem kavramını meydana getirmektedir. En temel çıkar bütünlüğün devamının sağlanması olarak kalmaktadır. Dolayısıyla her türlü bireysel gibi gözüken çıkar da bir noktada mutlaka ortak çıkara ulaşacaktır. Basit bir örnek verecek olursak, bir kişi fizikten hoşlanıyorsa bu ona bir haz verecek ama eninde sonunda topluma, devlete faydalı olacaktır. Ya da bir çiftçi ektiği ile kendi karnını doyuracak ama gelişerek toplumun bütününe de yarar sağlayacaktır. Genel istemin kendini dile getirebilmesi için de ayrı ayrı birleşmeler olmamalıdır. Her yurttaş kendi görüşüne göre fikrini söyleyebilmelidir. Şayet ille de parça parça birleşmeler olursa da bu defa da birleşmelerin sayısı artırılmalıdır. Toplumdaki birleşmeler sadece çok az sayıda sınırlı kalırsa eğer tıpkı aristokrat sınıfı gibi bir birleşmenin oluşup toplumun geri kalan kısmını birleşmeye fırsat bile vermeden kullanması içten bile değildir. Yetki verme genel istemin yönetimi altında olunca da bu elbette ki egemenlik halini alacaktır. Bu sistemde herkes başkalarına sunduğu koşullara ister istemez kendisi de uyar. Bu açıdan herkes kendi için istemeyeceği şeyi başkası için en baştan isteyemez. Bu adeta çıkar ile adaletin uyuşmasıdır Rousseau'ya göre.

    Egemenlik işlemi de dolayısıyla ast-üst ilişkisini değil, bütünün tüm üyelerinin birbirleriyle yaptığı bir sözleşmedir. Temeli toplum anlaşmasıdır. Ayrıca bu sözleşmede, kabul edilmesi bakımından bireylerin haklarından vazgeçme söz konusu değildir. Onlar vazgeçme yerine değiş tokuş yapmışlardır, çünkü durumları öncekinden de iyi olmuştur adeta. Toplum sözleşmesinin bir amacı da sözleşmeyi yapanların korunmasıdır bu yüzden de. Adaletin uygulanabilirliği için de ilk başta karşılıklı olarak kabul edilmesi gerektiğinden söz eder Rousseau. Yasama ile yönetme farkı önemlidir. Yasacıyı makineyi bulan, icat eden bir mühendis, yöneticiyi ise yalnızca onu kurup işleten olarak görür Rousseau. Dolayısıyla hükümet, makinenin mucidi olan egemen varlık ile karıştırılmamalıdır. Aynı zamanda Rousseau aristokrasiyi toplum kurumlarının yarattığı eşitsizliğin, doğal eşitsizliğe üstün gelmesiyle açığa çıkan bir durum olarak ifade eder. Bu fark oldukça önemli. Burada kurumların yaşattığı eşitsizliğin ne olduğunu az çok tahmin edebiliriz; zenginlik. Doğal eşitsizlik ise yaş ve tecrübe olarak örneklendirilebilir. Böylece kendisinin ifadesiyle babanın varı yoğu oğula geçti, böylece bu aileleri soylulaştırıp yönetimi de babadan oğula geçer bir hale getirdi. Bu noktada Rousseau üç çeşit aristokrasiden de söz eder: Doğal aristokrasi; ki bu basit halklar içindir, seçime bağlı aristokrasi ve soydan gelme aristokrasi.

    Sonsuza kadar sürecek bir devlet yoktur. Şayet böyle olmasaydı ütopyaların imkansızlığı da söz konusu olmazdı. En iyi ihtimalle bir devlet diğerlerinden daha geç ölür, ama her devlet eninde sonunda ölecektir Rousseau'ya göre. Politik bütün, adeta doğduğu anda bir anlamda ölmeye başlayan bir insan bedeni gibidir. İyi bir devlette işler parayla dönmez. Mesela parayla asker tutulmaz, paralı bir temsilci olunamaz. O devlette yurttaşlar ödevlerinden kurtulmak için değil, onu bizatihi kendileri yapmak için para verirler. Rousseau temsili demokrasinin de bir yönünden söz eder. İnsanlar temsili demokraside ancak bu temsilcileri seçerken özgürlerdir. Bu kısa süren özgürlük anlarını insanlar o kadar kötüye kullanırlar ki onu böyle yitirmeyi de adeta hak ederler zaten Rousseau'ya göre. Çünkü bir temsilci ne kadar nitelikli olursa olsun bütünün tüm ayrıntılarını temsil edemeyecektir. Mutlaka bir eksiklik olacak, unutulan ya da göz ardı edilen bir kesim mutlaka olacaktır. Ayrıca yürütme gücünü elinde tutanlar halkın efendileri değil, görevlileridir. Bu ayrım çok önemli, bu görevi kendilerine hükümdarlık anlamı gibi mal eden kimi liderler oldukça dünyada en iyi yönetim, toplum düzeni bile hiçbir işe yaramaz hale gelecektir.

    Toplumda yeni bir yasa konulma zorunluluğu doğarsa da bu zorunluluğu herkes hissetmelidir. Başkalarının koyduğu yasaları bizlerin ihtiyacına göre denk gelip gelmemesi adeta şans işi haline gelmiştir modern çağda. İşte Rousseau'nun toplumu bu işi asla şansa bırakmaz. Modern çağda iş öyle bir noktaya gelir ki, bir raddeden sonra verilen oylar devlet bekası ya da genel istenç için değil, şu adam ya da şu parti için söz konusu olmaya başlar.

    Son olarak Rousseau'nun derin tarih bilgisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Rousseau eserinde Roma İmparatorluğu'ndan birçok ayrıntılı örnekler verir. Ona göre Roma İmparatorluğu toplum sözleşmesine bazı açılardan en çok yaklaşabilmiş devlettir. Rousseau eserinde son olarak din konusuna da değinir. Dinlere saygının çok önemli olduğunu belirtmenin yanında egemen varlığın yurttaşların yalnızca yaşamdaki halleriyle ilgilendiğini söyler. Egemen varlık bile olsa insanların dinsel inancına karışamaz der. Bu ayrım zannımca günümüzde de çok önemli. Din, anlamı itibariyle hayatı anlamlandıran, hakikatleri açıklama iddiasıyla ortaya çıkan inanç sistemidir. Fakat felsefeyi bir dini ya da aşkın varlığı, yaratıcıyı (nasıl isimlendirirseniz) kanıtlama ya da çürütme adına araç olarak kullanma baştan mantıksal olarak pek akılcı gelmiyor bana. Kanıtlama dediğimiz olgu bu dünya olgularında gerçekleşen, bizatihi bu dünyaya bağlı olan bir durumdur. Fakat Tanrı kavramı aşkındır, bu kanıtlama olması ya da çürütme olması yönünde gerçekleşmez. Din zaten yapısı itibariyle kayıtsız şartsız bir teslim olma durumudur. Mantıklı olması da gerekmez, ama mantıklı ise bu inanmayı güçlü hale de getirebilir. Bu yüzden kişilerin neye inanılması ya da inanılmaması gerektiğini tartışmak zaten baştan anlamsız hale gelir. İnanç kişide başlar, bitecekse de kişide biter. Bu açıdan bir dinin ilkelerinin kanıtlanması da o inanan kişiden zaten istenemeyecektir, felsefe onun kendisi dışındaki tezleri tartışır. Dinin kendisini değil, onun evrene ya da topluma ilişkin söylemlerini, gerçekten de bu böyle midir diyerek tartışır felsefe. Çünkü toplum ve evren felsefenin konusu olduğu için bu açıdan ona söz hakkı doğmaktadır. Bu açıdan dindeki tutum ile felsefedeki tutum birbirinden farklılaşır. Dine inanan teslim olur, felsefeci ise bu teslim olma dışında sorular sorar. Din yaratıcının varlığını zorunlu kılar, felsefe böyle bir zorunluluğu onaylamaz, tartışır. Kişi inanmak istiyorsa inanır, felsefe buna karışmaz da, fakat inanan kişi ya da din öğretileri kişilere bir zorunluluk tanırsa bu mutlaklaştırmaya karşı çıkar ve bunu sorgular felsefe. Bir örnek verelim, kimi dini perspektiften bakanlar mesela şeriati tartışılamaz bir şey olarak görürler ama felsefe, şeriat toplumu ilgilendirdiği için sorgulamaya başlar. Kişinin kendisinden çıkıp başka olgulara dayandırılan şeyleri tartışır felsefe. Dikkat ediniz, reddetmez ama sorgular ve tartışır. İlkeler bireysel inanç olarak kaldığında sorun yoktur ama kişi veya din o ilkeleri başkalarına adeta olması gerekenmiş gibi lanse etmeye başladığında o zaman felsefeye söz hakkı doğar.

    Rousseau hakkında son bir yorumda bulunup incelememi sonlandırmak istiyorum. Rousseau bizzat insanlara yasalar vermek için Tanrıların gerekli olduğundan söz eder, çünkü yasacı insandan üstün olmalıdır ona göre. İnsan doğasını bilmesine rağmen onunla ilişiği olmayan üstün bir akıl olması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Rousseau'nun sürekli olarak bahsettiği "egemen varlık" ya da "yasacı" kavramlarının Tanrısal bir bağlantısı da kuruluyor. Bunun iki sebebi var, ya kendisinin de bahsettiği gibi bu düzeni ancak bir Tanrı sağlayabilir ya da bu toplumsal sözleşme insanların uygulayabileceğinden çok daha üstün bir şeydir, bu yüzden de bir ütopya haline gelmektedir.

    Kendisinin demokrasinin belirli uygulanışlarını eleştirdiğinden de söz etmiştik. Ancak ona göre toplum sözleşmesini destekleyen ideal bir demokrasi anlayışı da vardır. O yüzden şunları dile getirir Rousseau:

    "Bir Tanrılar ulusu olsaydı demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil."

    Ne dersiniz, belki de en baştan beri imkansız olanı belirtmeye çalışıyordu Rousseau. Ya da düşünce keşfinde o denli uzaklara gitti ki insanlıkla bağlantısını kaybetti artık.

    Emin değilim, ama şundan şüphem yok: Her ne şekilde olursa olsun Rousseau'nun sizi çıkaracağı düşünsel keşiften asla pişman olmayacaksınız, bu keşfi kaçırmamanız dileğiyle...
  • 148 syf.
    ·1 günde
    30 Aralık 2019 Pazartesi
    14:04

    Güngör Dilmen ismi daima edebiyat kitaplarında karşıma çıkan bir isimdi. Özellikle Canlı Maymun Lokantası kimin diye sorduklarında Güngör Dilmen diye cevap verirdik. Geç kalınmış bir okuma süreci olsa da bu son aylarda tam 8 tane Güngör Dilmen kitabını okudum. 20 Aralık - 20 Ocak arası devam edecek olan bir etkinlikle de birkaç arkadaşımızı daha katıp yazarı daha çok okutmaya çalıştım. Katılan herkese tekrar teşekkür ederim.
    #56846731 Elimde iki tane daha kitabı var (Midas Üçlemesi, Aşkımız Aksarayın En Büyük Yangını) sonra kalan kitaplarını temin edene kadar sona erecek okumalarım.

    Daha önce
    Toplu Oyunlar 5 #52107732
    Kurban
    #56241535
    Canlı Maymun Lokantası
    #56119884
    Oyunlarını inceledim bu kitabı incelemekten ziyade değineceğim arta kalan kısımlar kişisel rahatsızlıklarımı dile getirmekten ibaret olacak.

    Yerli tiyatro yazarlarımız sessiz sedasız bir hayat belirli bir azınlığın elinde dolaşan bir kadere mahkum ülkemizde bunun sebebi ise sanat ve edebiyata verdiğimiz önemin azlığı daha doğrusu yokluğundan kaynaklanıyor.

    Eğitim sisteminin içinde tiyatro metni okuma okutma diye bir şey yok maalesef, daha öykü ve romanı okuyamaz halde olan insanlarımız tiyatronun varlığını tamamen unutuyor. Halbuki bizim sanat edebiyata önem veren ve gerçek anlamda donanımlı bireyler yetiştiren Köy Enstitülerimiz vardı birkaç siyasinin aptallığı yüzünden ülkenin çalınan devrimi Köy Enstitülerimiz'den Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde eğitimi verilen bazı müzik aletleri şöyleydi:

    Mandolin
    Keman
    Bağlama
    Akordeon
    Piyano
    Metronom
    Amplifikatör
    ..

    Ve son yılında oynanan bazı tiyatro oyunları şöyledir;

    Anton Çehov: Teklif

    Moliére; Zoraki Tabip, Kibarlık Budalası

    Sophokles; Kral Oedipus

    Gogol; Müfettiş

    Shakespeare; Bir Yaz Gecesi

    Benim için Köy Enstitüleri; Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç kırmızı çizgidir bu ülke için yapılan en büyük "Aydınlanma Hareketi''nin mihenk taşlarıdır ve aynı zamanda bu ülkede en fazla ihanet edilen insanların başında gelirler.

    1940 yılında başlayan ve evrensel bir oluşum olan köy enstitüleri üzerine onlarca ülkeden araştırma heyetleri yollanmış ve mercek altına alınmıştır.

    Biz ise haince onları kapattık, kapattık da ne oldu? Vitrin edebiyatına tâbi bir nesil yetiştirdik, her sene eğitim sistemi değişen rezil bir vaziyete büründük. İçerikleri boş, etkinlikleri saçma müfredat programı ile bomboş, cahil nesiler yetiştirmeye başladık. Bazı bölgelerde Ortaokul öğrencileri okuma yazmayı dahi bilemez duruma gelmiş, öğretmenler baş edemeyeceği kadar sorumluluklar ve geçim mücadelesi ile baş başa bırakılmıştır.

    Katlanarak ilerleyen edebiyata ve sanata olan uzaklığımız yüzünden mutsuz, hayattan zevk alamayan sosyal medya bağımlısı, kişiliği oturmamış, sosyal ilişkilerde başarısız ve öz güveni düşük bireyler mezun ediyoruz.

    70 yıl önce okunan ve okutulan klasikler ve verilen dil eğitimi seviyesi ile günümüzde var olan durum arasında gerçekten büyük bir uçurum var. Biz hala Hasan Ali Yücel'in klasikler dizisini okuyor ve hâlâ en çok Köy Enstitüleri mezunlarının eserlerine güveniyoruz.

    Geçenlerde Devlet Tiyatrolari ile ilgili bir paylaşım yapmıştım, altına bir arkadaşımız (Denetimli Tiyatro: Devlet Tiyatrosu) cevabını yazmıştı, evet sanat ve edebiyat bu ülkede daima siyasi bir kuşatma altında belki de hep öyle kalacaktır ama ben Devlet Tiyatroları yönetmenlerinin bazılarının hayatlarını araştıran her şeye rağmen sanata tutunmak için ellerinden geleni yapan insanlara da şahit oldum. Devlet Tiyatroları maddi durumu iyi olmayan insanların bir oyun seyredebilmesi için en iyi seçenektir ben öğrencilik hayatımda Denizli Hasan Kasapoğlu Devet Tiyatrosunda tanıdım sahne sanatlarını, hayatımda ilk kez orada gittim tiyaroya. Sonra bir yıl kadar Ankara Kızılay'da yaşadım yürüme mesafesinde olan Ziraat, Akün ve Şinasi sahneleri ile haftada en az iki kez tiyatroya gidiyordum. Şimdi de Gaziantep ilinde yaşıyorum burada da Onat Kutlar Devlet Tiyatrosu var elimden geldiğince sezon oyunlarına gitmeye çalışıyorum. Ben bu sahnelerde sevdim tiyaroyu bu sahnelerde: Yeraltından Notlar, Kurban, Töre, Kontrabas, Rumuz Goncagül, Moby Dick, Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe, Hürrem Sultan, Felatun Bey ile Rakım Efendi, Tolstoy ve Anna, Satranç... Ve daha nice eserleri bu sahnelerde izledim. Devlet Tiyatroları oyuncuları az bir para ile hayatlarını devam ettirmekte sözde aydın olan topluluklarımızın her oyununun bileti 100 liraya yakın oluyor burjuva sınıfına seslenen bir aydın kesimini reddediyorum özel tiyatroları çok nadir tercih ediyorum bu ekonomik şartlarda benim verecek bu kadar param yok ki olsaydı da nadir gideceğimi düşünüyorum. Mevcut iktidarın yanlış ekonomi politikalari yüzünden aşırı pahalı yaşama direnmeye çalışan insanların bir sanat kaygısı taşıması için hamurunda her şeye rağmen sanat ve edebiyat mayasını taşıması gerekir bu durum bizim ülkemizde hiçbir zaman gerçekleşmeyecek sanatı takip eden ve temsil eden kesim daima orta ve üst sınıf olacak bir iki odalı eve ben maaşımın yüzde 35'ini kira parası olarak verirken, soğanın sarımsağın girmediği evleri binaları görüyorken aydın sanatını tercih etmemeye devam edeceğim, bütün masrafları kısıp minimalist bir hayat sürmeme rağmen kitaplarımın yarısını alamıyorken, kütüphane kütüphane dolaşıp, yüzlerce e kitap okuyorken ben halkçıyım, ben aydınım diye geçinen ama ücretinden de ödün vermeyen tüm halkçı yazar ve sanatçıların performanslarına gitmeyi reddediyorum. Her kötü koşula rağmen unutulan edebiyat ve sanata kavuşmaya çabalıyorum.

    Edebiyata ve sanata yönelim insan hayatında bir gereklilik olması gerekirken bizim ülkemizde bir hobi ya da bir boş zaman faaliyeti olarak vücut buluyor benim için bir gereklilik hem sahnede olsun hem yazılı metni okumak olsun hayatımda uzun zamandır olan ve olacak bir alandır tiyaro..

    Güngör Dilmen bu ülke tiyarosuna uzun yıllar hizmet etmiş değerli bir tiyatro yazarı İstanbul Üniversitesi Klasik Filoloji Bölümünü bitirdi, Tel Aviv ve Atina'ya tiyatro alanında araştırmalar yapmak için gitti. Yale ve Washington Üniversitelerinde tiyatro eğitimi gördükten sonra Türkiye'ye dönüp İstanbul Şehir Tiyatrosunda, İstanbul Radyosunda, Anadolu Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyaro bölümünde olmak üzere değişik ama sürekli tiyatro üzerinde görevler üstlendi. Genç dramatugları yetiştiren bir öğretmen oldu.

    Eserlerinde tarih ve mitolojiyi başarılı bir şekilde kullanarak günümüze uyarladı.
    Bu kitabında da iki oyunu yer alıyor. Deli Dumrul oyununu az çok biliriz Dede Korkut Hikayelerinden Azrail ile olan sürtüşmesinden sonra kendi canının yerine can bulmaya çalışan Deli Dumrul ne en yakındaki adamından ne de Anne Babasından dilediği canı alabilecektir.

    İkinci oyun Akad'ın Yayı;

    Oyundaki tanrıça adına tahsis edilen yay'ın insanın eline geçince evrensel bir güce dönüştüğünü ve İnsan aklının bu gücü hangi yönde kullanacağını sorgulayan bir oyun. Akad ise yayı kullanıp kötülük ve şiddet getirmek yerine sevgi ve barış getirsin diye kullanmadan sırtında taşımış kötü emellerine alet etmesin diye tanrıçasına geri vermekten vazgeçiyor, babasının ve çevresinin şiddete dayalı önerilerine kulak asmadan barışçıl bir yol haritası çiziyor. Onlar onu dışlayıp dağda Haydut arkadaşı Yatpan'ın yanına sürdüler o elindeki muazzam yay ile susuz kalmasınlar diye dağları delip su getirmeye çalıştı. Akad insanın kendi başına, tanrısız yalnızca kendi iradesiyle başa çıkması gereken bir çağın öncüsüdür. İnsanlığın başına gelen tüm felaketlerin iyi yerine kötüyü tercih eden bazı yöneticilerin elinden geldiğinin habercisidir Akad, elindeki bilimsel gelişmeleri evrensel güzellik için değil de kitle imha silahlarının geliştirilmesine, sınır güvenliği için yüksek savunma sistemleri yatırımına ayıran kutuplaşmış dünya düzenin habercisidir Akad...

    Babası Kadı Danyal onu yakıp yıkıp kahramanlık yapması için dolduruşa getirirken düşmanına yardım etmeyi seçen bir Akad'ı konuşuyoruz;

    "DANYAL : Anlayamıyorum seni. Hem kaç gündür yemek yediğini görmedim, oruç mu tutuyorsun? Sofu mu oldun?
    AKAD : Hitit ülkesinde kıtlık var.
    DANYAL : Sana ne Hitit ülkesindeki kıtlıktan?
    AKAD : Onların çektiği açlığı bir ölçü ben de duymak istiyorum.
    DANYAL : Zorun ne çocuk? Hititler bizim düşmanımızdır. Açlık kıtlık ülkelerini kasıp kavuruyorsa bizim sevinmemiz gerek. AKAD : Kimse benim düşmanım değil. Açlık denen sarı ejder bizim yurdumuzu da ziyaret edebilir komşularımızın mutsuzluğuna sevinmek nicedir? Yardım etmeliyiz onlara.


    Haydut Yatpan'ı yayın gücü olmadan dağdan indirio halkının önünde özür dilettğinde halk yayla birlikte Akad'ın elde edeceği başarıları, kazanacakları savaşları gözleri dönmüş ve kana susamış bir şekilde dile getirdikleri vakit Akad şöyle cevap verecektir;

    1. YURTTAŞ : Ele geçirdiğimiz fırsatı kullanmayalım mı?
    AKAD : Yarın onların eline geçebilir fırsat dediğiniz .
    I. YURTTAŞ : Gelecekten korkup oturalım mı?
    II. YURTTAŞ : Bu düzen böyle kurulmuş, sen mi değiştireceksin?
    ı. YURTTAŞ: Yay bizim elimizde şimdi
    savaş isteriz , savaş.
    YURTTAŞLAR : Savaş isteriz, savaş
    AKAD : Omuzumda taşıdığım bu yayın size verdiği garip sinsi güven gözünüzü döndürüyor. Ama hiç kimse Akad 'ı bir yıkıcı ordunun başında görmeyecek.
    YURTTAŞ : Sen korkuyorsan yayı bize teslim et .
    YURTTAŞLAR : .Yayı bize teslim et .
    AKAD : Onu kimseye veremem.
    1. YURTTAŞ : Sen kullanmazsan biz kullanırız .
    AKAD : Açılın.yayı vermem dedim.
    DANYAL (bir gayretle): Açılın , açılın diyor Akad
    YURTTAŞ : Zorla alırız biz de.
    AKAD (yayı doğrultur): Öz yurttaşlarıma çekmek zorunda bırakmayın beni?
    1. YURTTAŞ : Yürüyün üstüne, korkmayın, dediğini yapa-maz . Yayı kapalım elinden . Yürüyelim Boğazköy'e .
    YURTTAŞLAR : Mısır'a yürüyelim, yayı kapıp elinden.
    DANYAL : Durun, açılın, Akad dediğini yapar. (Akad yayı gerer yıldırım düşer, öndeki kişiler cansız yere serilir.

    Akad barışçıl tutumunu sürdürmede halkına zarar vermeyi göze alacak kadar kararlıdır.
    Çok akıcı ve bir o kadar düşündürücü metni okumanızı tavsiye ederim, tabi bu eser bu sitede sadece iki okunma oranına sahip ki kitabı siteye ben eklemiştim diğer birkaç kitabı gibi eserlerinden haberi olmayan bizlerin duyarsızlığına rağmen Güngör Dilmen hep var olacak ve eserlerinde evrenselliği çoktan yakalamış bir değerdir.