Hadiselerin Muhasebesi - 21
Yusuf Ziya Gümüşel üzerinden iktidara yakın İslamcı kesim yargı ve hukuk sistemini eleştiriyor. Çok garip; yani yıllardır her kesim, hatta kesimsiz sade vatandaş dahi hukuk sisteminin mağduru iken, yıllardır hukukun ırzına geçilirken sesleri çıkmıyor da bir hadise üzerinden "Vay efendim hukuk katlediliyormuş!" filan deniyor. ​Türkiye’de yargı mekanizması yıllardır silindir gibi toplumun üzerinden geçerken, çıtı çıkmayanların, sırf kendilerine yakın birinin uğradığı haksızlık karşısında adalet naraları atmaları mide bulandırıcı. ​Hele bir tanesi var ki sözde mütefekkir diye yutturdukları sahtekar çıkmış, "İdeolojik bir grubun baskısı ile Yusuf Ziya Gümüşel'in tutukluluğu hukuksuz devam ediyor," diyor. ​Ulan yavşak; senin ideolojinin, senin gücünün ve senin mahallenin baskısıyla alınan hukuksuz kararları, karartılan hayatları nereye koyacağız? ​İşin trajikomik tarafı şu: Eğer iddia ettiğin gibi bu ülkenin hukuku, muhalif bir grubun tesiri altında kalabilecek kadar satılık ve zayıfsa; o halde düşün ki muazzam bir devlet gücünü elinde tutan iktidara yakın ideolojiler, hukuka bugüne kadar neler yaptırmıştır? ​Zulüm gören senden diye ortalığı ayağa kaldırıp, başkasına reva görülen haksızlığa karşı kafanı çeviriyorsan, sırtını dönüyorsan, senden ala zalim mi var? ​Hoşunuza gitsin ya da gitmesin; hukuk, adalet dağıtmak, milletin hakkını ve hukukunu korumak için değil; egemen olanın haksızlığını meşrulaştırmak için icat edilmiştir. Bu hadisede hukuk çığlığı atanlar adalet arayışı içinde değiller, sadece kendi imtiyazlarını istiyorlar. Bu samimiyetsiz, ikiyüzlü tavır sadece iktidara yakın çevrelere ait bir hastalık değil. Cemiyetin ekseriyetine işlemiş genel kalitesizlik, her kesimi sarmış toplumsal bir çürüme. Seküleri, milliyetçisi, solcusu veya dindarı fark etmiyor;
12 Angry Man
12 kızgın adam yeni bir erginin cellatları mı yoksa piskolojik bir savaşın sembolleri mi ? Bence ikisi de değil "Neden ikisi de değil , nasıl yani?" derseniz eğer aslında 8.jüri bir fikirdi INCEPTION Filmindeki gibi rüyanın en derin katmanında insanın en gizli kasasında en korunaklı kısmındaki bir fikir ve 'Bence' filim bize zihnimizin en derininde o tek ihtimalin nasıl içimizdeki bütün her şeyi bütün rüya katmanlarındaki ve gerçeklikteki bizi değiştirmekte bence günümüzün INCEPTION Filmi zamanında ondan esinlenmiş Filimde Mahkeme salonu ilk katman , girdikleri oda 2. katman ve filimde dikkat çektikleri kapı kitlenir mi kısmı ise 3. katman ve o 3. katmanda bir Olayın gerçekten x kişisi tarafından yapılıp yapılmadığını tartışılıyor ve olayın o kişi tarafından işlendiğini "Onaylanmak" için oy birliği yani 12 kişinin de evet olayı işleyen sanık der ise sanık elektirikli sandalyeye oturtularak İdama mahkum edilir AMA Eğer Tek 1 kişi Makul şüpheye sahip ise yani sanık suçu işlemedi veya suçsuz gibi kavramlar kullanır ise o zaman idam edilmez ta ki herkes sanığı suçlu ve ya suçsuz bulana kadar ve aslında bu Başyapıtta mantık yolu ile bir fikir nasıl 1 beyinden 11 diğer beyine bulaşıyor izliyoruz ama bu tek fikir yani 8. jürinin çok göze çarpan bir yanı var Ön yargıdan Yoksun olması onu filmin başından beri düşündüğü şeyi bize gösteriyor "Bu adamın hayatı hakkında bir karar vermeden önce, her şeyi en baştan düşünmem gerekiyor." ve bunu diğer karekterlerde o kadar görmüyoruz örnek olarak 12. jürinin ve 3.jürinin davayı ne kadar takmadığını gösteriyor ve bu iki kişi de çocuğa suçlu dedi burda bir devletin adalet anlayışının ne kadar yok olduğunu anlatır nitelikte umurlarında olmayan yasal olarak yeni yeni ergin olan birinin idamına o
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Geleneksel Kemalist burjuvazi için taşraya, çevreye veya taşraya hastane, okul, fabrika açmak saf bir sosyal sorumluluk projesi değildir; bir bağışlama ve terbiye etme seansıdır. O açılışlarda kurulan cümlelerin arkasında şu kod gizlidir: "Biz size burayı açarak medeniyet, şifa ve lütuf getiriyoruz; siz ise bizim gözümüzde hala rasyonelleşememiş, kontrol edilmesi gereken geri kalmış unsurlarsınız." * Kürt kadını orada özne değil, o elit grubun kendi "aydınlanmış, çağdaş ve üstün" kimliğini tahkim etmek için kürsüden fırlattığı dramatik bir dekordur. Koç Grubu’nun ve geleneksel sermayenin son dönemdeki Anıtkabir çıkışları ve AKP ile yaşadığı o kontrollü gerilim, bir "demokrasi veya rejim mücadelesi" değil; "Mülkiyet ve Meşruiyet Sigortası" hamlesidir. Geleneksel sermaye, siyasi iktidarın (Osmanlıcı elitlerin) kendisini tamamen mülksüzleştiremeyeceğini veya oyunun dışına itemeyeceğini bildiği anlarda Anıtkabir kartını masaya sürer. Anıtkabir ziyareti, siyasi iktidara verilmiş şu mesajdır: "Siz devleti, ihaleleri ve bürokrasiyi kontrol ediyor olabilirsiniz; ama bu devletin asıl kurucu tapusu ve ekonomik omurgası hala bizim sembolik dünyamızla mühürlüdür." Bu bir ölüm kalım savaşı değildir. Sermaye, iktidarın popülist sıkışmalarında ona bir "düşman" veya "vesayet odağı" malzemesi verir; iktidar da sermayeye küresel piyasalarla entegrasyon ve iş gücü sömürüsü konforu sağlar. Kavga, pastanın büyüklüğü ve paylaşım oranları üzerinedir. Bu 200 yıllık elitler savaşında Kürt tebaası (özellikle de Kürt kadını) her iki mahallenin de en kullanışlı paratoneridir. Kemalist elitler için; kurtarılması, eğitilmesi, modernleştirilmesi ve "çağdaş dünyaya entegre edilmesi" gereken, kendi ilerici kimliğini kanıtlayacağı bir hayırseverlik nesnesidir. Osmanlıcı/İslamcı elitler için; yeri
Sosyoloji
1 Dakika Haziran, Mayıs kitaplarımı selamlar mısın:)
1 aylık süren kitap yolculuğumda kimi yerde harap oldum, kimi yerde gulumsemekten kendimi alamadım; manzaram bana neyi sunduysa duygularım ona göre şekillendi.. Bir tren yolculuğu gibi; rotam öncelikle John Steinbeck'imin Yukarı Mahalle Sardalye Sokağı Tatlı Perşembe Eserleriyle Amerika'nın California şehrindeki Monterey'i gezdi.. Bu eserleri okurken empati yeteneğim gelişti, Mack'le, Doc'la, Danny'le, Pilon'la, Jesus Maria'yla, ve niceleriyle tren yolculuğumun molasında mahalle arasında oturdum.. Sonrasında gitmek istemesemde kitap bitti ama John Steinbeck'i özlemeye başladım, akabinde Krizantemler Alev Alev Eserleriyle Salinas'ta gezindim. Krizantemler için yüksek bir beklentim vardı ama ben bu kitabı okurken yine yazara hasretlik çektim, tadı damağımda kaldı, böyle bitemez dedim, Steinbeck bu değil, ama yine de yaşadım diye sevindim.. Yolculuğumu bitirmeye niyetli değildim, Alev Alev eserinde kimi zaman bir sirk gösterisinde bulundum, sonra bir çiftlikte ve en sonunda limandan seyrettim 4 karakteri.. Onlar orda o kadar acı çekerken araya giremedim, durun diyemedim, neden yolculuğumda engel olamıyorum gördüklerime, haksızlık bu diyerek, kızdım Victor'a.. sonra bir yanım acıdı ona.. Yine de veda etmek zorunda kaldım, canım Amerika'dan çıkıp 1800'lerin İngiltere'sine gitmek istedi; Akıl ve Tutku 'la yoğun duygular yasadım, ablamı özledim, kardeşler arasındaki ilişkinin anlatımıyla sahip olduklarımı daha bir elimde tutmak istedim.. Nerdeyse Trenim, ingiltire'nin bir çok yerinde gezindi; Londra, Norland Park, Dewonshire.. Güzel bir gezintiyle denizler okyanuslar geçip Japonya'da aldım soluğu, en sevdiğim şehri Tokyo. Şişmanlayamayan Sumocu 'la Zen budizmi'ni öğrendim, biraz sancılı geçti, kimi yerde pes ettim, ama verdiği etki öyle nezihti ki.. kahraman adına sevindim, değerlerim gereği öğrenmekle kaldım, ama
Teknoloji Dünyası Nasıl Kötücül Hale Geldi?
🔥Bir zamanlar halka güç veren karşı kültür idealistleriydiler. Bugün ise açgözlü tekelciler haline geldiler. Devlet tarafından herhangi bir şekilde dizginlenmektense demokrasimizi yok etmeyi tercih edecek durumdalar. Ve durdurulmaları gerekiyor. I. Şu Deccal Saçmalığı Amerikan teknokrasisinin yükselişini yirmi ikinci yüzyılda inceleyecek tarihçiler, bu dönüşümün zirvesini Peter Thiel’in Eylül ve Ekim 2025’te San Francisco’daki Commonwealth Club’da verdiği dört konferansta bulabilir. Thiel’in serveti 29 milyar dolar. Kendisi veri madenciliği devi Palantir’in yönetim kurulu başkanı ve PayPal’ın kurucularından biri. Bu tarihçiler, Amerikan teknokrasisinin garajlarda tuhaf icatlarla uğraşan, Whole Earth Catalog okuyan neşeli tiplerden Philip K. Dick kehanetlerini hayata geçiren karanlık oligarklara dönüşümünü izlerken, o dört konferansa özel bir yer verebilir. Konferansların konusu Deccal’di. Thiel şöyle açıklıyordu: “On yedinci, on sekizinci yüzyılda Deccal, bir Dr. Strangelove olurdu; bu türden kötü, çılgın bilim yapan bir bilim insanı.” Thiel konuşurken dışarıda onlarca protestocu yürüyordu. Bazıları şeytan kostümü giymişti. Ellerindeki pankartlarda “Son Yakın / Palantir Yoldur / Thiel Yolu Gösteriyor” gibi ifadeler yazıyordu. Thiel devam etti: “Yirmi birinci yüzyılda Deccal, bütün bilimi durdurmak isteyen bir Luddit’tir. Greta ya da Eliezer gibi biridir.” Greta, İsveçli iklim değişikliği aktivisti Greta Thunberg’di. Eliezer ise Berkeley merkezli yapay zekâ eleştirmeni Eliezer Yudkowsky’ydi. __Sınıf savaşı bundan daha zıvanadan çıkmış hale pek gelemez. Amerikan plütokrasisi hakkında ne derseniz deyin, ekonomik çıkarını nadiren dinî bir zorunluluk olarak çerçeveler. Ama Silikon Vadisi daha masum günlerinde bile büyüklenmeye yatkındı. Yalnızca yeni bir
Makale|Yazı
Sosyal Medya Bağımlılığı ve “Sevgili Avı” Hastalığı Bugün telefon elimizden düşmüyor. Sabah gözümüzü açtığımız anda Instagram, TikTok, Twitter/X, Tinder, Bumble… Hepsi orada, bizi bekliyor. Bir bildirim sesi, bir like, bir “ilgili” mesaj ve bam! Beynimizde dopamin patlaması. Tam bir kısır döngü. Sosyal medya bizi yalnızlaştırmak için tasarlanmış gibi. İnsanlar eskiden komşuyla, arkadaş grubuyla, okul kantininde tanışırdı. Şimdi ise oluyoruz. Profil fotoğraflarıyla, özenle seçilmiş 5-6 fotoğrafla, bio’da yazdığımız birkaç cümleyle yargılanıyoruz. Bu kadar yüzeysel bir zeminde “gerçek aşk” aramak, bence modern çağın en büyük kandırmacalarından biri. Bağımlılık kısmı çok net: Uygulamalar seni tutmak için her şeyi yapıyor. Sonsuz kaydırma algoritma seni en çok sinirlendirecek ya da heyecanlandıracak içeriği ön plana çıkarıyor. Sen fark etmeden 3 saat geçmiş, haber akışında gezerken kendini “keşfet” sayfasında “ideal tipini” ararken buluyorsun. Bu arada gerçek hayatta göz teması kurmayı bile unuttuk. En tehlikeli yanı da şu: Sosyal medya sevgili bulmayı “kolay” gösteriyor. Oysa çoğu zaman tam tersi. İnsanlar en iyi halini gösteriyor, filtreli, düzenlenmiş, yalan yanlış hayatlar. Sonra match oluyorsun, iki hafta mesajlaşıyorsunuz, “çok uyuyoruz” diyorsun, derken karşı taraf ghost’lıyor. Ya da sürekli yeni insan arayışında olduğu için sen de “daha iyisi var mı” diye kaydırmaya devam ediyorsun. Bu bir hastalık haline geldi resmen. Sevgili bulma hastalığı. İnsanlar artık “gerçek” bir ilişki için uğraşmak istemiyor. Zorlanmak, emek vermek, tartışmak, barışmak, tanımak… Bunlar zahmetli. Onun yerine hızlı validasyon tercih ediliyor: , “sen çok farklısın” mesajları. Ama o mesajları 10 kişiye birden atan birinden ne kadar gerçeklik bekleyebilirsin ki? En büyük eleştirim
1000Kitap