• 1. Tasavvuf, tatmak ve yaşamakla, manevi tecrübe ile anlaşılan hâl ilmidir.
    2. Tasavvuf bilgisinin konusu “ma’rifetullah”tır.
    3. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan, mürşid ya da şeyh denilen üstad nezdinde ve terbiyesi altında öğrenilir.
    4. Tasavvuf neş’esini öğreten, mürşid ya da şeyh denilen zâtın Hz. Peygamber (s.a.v)’e ulaşan kesiksiz bir silsileye sahip bulunması gerekir.
    5. Tasavvuf kitabi bir ilim değildir.
    6. Tasavvuf mâ verâe’l-akl bir ilimdir.
    7. Tasavvuf, gözle gördüğümüz bu şehadet ve nasut aleminden başka, zaman zaman gayb aleminden de bahseder.
    8. Tasavvufa tarikat denilen ve Allah’a götüren özel yollarla girilir.
  • “Ben Allah'a üç kez kasem ederim ki tasavvuf ve tarikat bugünkü haliyle İsrail’e, Amerika’ya ve Şia’ya hizmet ediyor

    Akidevi olarak onların en çok düşmanlık ettiği alimlerimize Cübbeli ve tayfası da düşmanlık ediyor.”🔺
  • 'Bütün an’anevî doktrinler arasında, sâdece İslâm doktrinindedir ki, biri diğerinin mütemmimi olan ve zâhir ve bâtın diye adlandırılan iki kısım farkı en açık bir şekilde belirtilmiştir. Bunlar, Arapça terimleriyle, “şerîat” ve “hakîkat” tir. Şerîat lügat mânâsıyla “büyük yol” demektir ki herkes için müşterektir.

    Hakîkat ise, keyfî bir hüküm netîcesinde değil, fakat mevzüun tabiatı gereği olarak havâssa mahsüs olan derünî hakîkattir. Zîra herkes bu “hakîkat”e vâsıl olmak için gerekli olan istîdat ve “evsâf’ a sâhip değildir. Bu iki kısmın “dış” ve “iç” oluş vasfını ifâde etmek için, bunlar ekseriya “kabuk” ve “çekirdek”e (kışr ve lübb) veya bir dâirenin çember ve merkezine benzetilir. “Şerîat”, batı dillerinin “dînî” (religieux) diye adlandırabileceği herşeyi ve bilhassa bütün sosyal ve hukükî yönü ihtivâ eder ki, Islâm’da bu yön esas îtibâriyle “dîn”e (religion) dâhildir.

    Denilebilir ki şeriat, her şeyden önce amel nizâmıdır, halbuki “hakîkat” saf bilgidir (mârifet). Fakat şu da iyice anlaşılmalıdır ki, “şerîat”e yüce ve derin mânâsını veren ve gerçek sebeb-i vücüdu olan da bu “mârifet”tir. Şöyle ki, bu an’aneye (dîn) dâhil olan herkes her ne kadar farkında olmasa bile, merkez nasıl dâirenin esâsı ise “hakîkat” de “şerîat”ın gerçekten esâsıdır.

    Fakat mesele bu kadar değildir. Denilebilir ki, tasavvuf sâdece “hakîkat”i değil, aynı zamanda hakîkate ulaşmak için gerekli olan vâsıtaları da ihtivâ eder. Bu vâsıtaların tamâmına, “şerîat”ten “hakîkat”e götüren “yol” veya “patika” mânâsında "tarikat" ismi verilmistir.
  • 207 syf.
    İki durumdan bahsedeceğim ve epey uzun olacak. Yoğun olmadığınız bir vakitte okumanız sizin faydanıza olur kanaatindeyim. Yine de okursanız elbet sevinirim.

    ***

    Öyle ya, kişi başladığı noktaya dönemedikten sonra niçin yola çıksın ki?

    Daire'ye Dair, Dücane Cündioğlu

    ***

    Sene 2009. Tvnet ekranlarında Gündem Özel adlı programda konu Aşk Pazarı. Dönemin popüler romanlarını konu edinecek olan programda sayın konuk uzunca bir girizgah yapıyor. İnsan eylemlerinin haz, fayda, iyi olmak üzere üç amacı olduğunu belirtiyor öncelikle. Sonrasında örneklerle bunların tanımını yapıyor. Söz gelimi; eroin satmak faydalı, içmek haz verici fakat iyi değil. Daha sonra iyi'den vazgeçilip geçilemeyeceğini, ihlas'ın ne demek olduğunu, istem'in eylem'den önce geldiğini, bizatihi kendinden ötürü istenen bir şeyin olup olamayacağını ve dahasını anlatıyor, irdeliyor. Dakikalar ilerliyor ve nihayet konu rayına oturuyor.

    Ahmet Ümit'in Bab-ı Esrar'ı, Elif Şafak'ın Aşk'ı ve Saide Kuds'in Kimya Hatun'u o yıllarda birbiri ardına çıkan "tasavvufi" romanlardan en çok tutulanları. Piyasada arz-ı endam eden bu ve bunun gibi kitapları veciz bir dille yeriyor sayın konuk. Yeriyor çünkü bu kitaplar Mevlana ve Şems Hazretlerini anlatmıyor, kullanıyor. Hem de ne kullanmak! Yazarları, bu yüce insanlara olmadık isnatlarda bulunuyor, onlar için ipe sapa gelmez laflar ediyor ve demeye utanılacak sözlerle, davranışlarla bu isimleri yanyana kullanıyor. Tüm bunlar da “aşk” çatısı altında yapıyor yazarlar. İşte burada bir yerde haklı olarak "Aşkın üç yüz bin okuru olmaz" diyor sayın konuk.

    Konuk tüm bunlardan bahsederken üzülüyor. Eskilerin, manası yıpranır deyu demekten bile imtina ettikleri bu kutsi kelimenin ağızlarda sakız haline gelmesine, hatta sakız hale getirilenin yere tükürülmesine, hatta ve hatta tükürülen sakızın üzerine defalarca basılmasına ve en sonunda üstte adı geçen kitap türlerinin ortaya çıkmasına üzülüyor sayın konuk. Kahroluyor.

    Burada dikkat çeken noktalardan birine parmak basmak istiyorum. Sayın konuk, Elif Şafak'ın Aşk kitabından bir bölüm anlatırken yutkunuyor, gözleri dolar gibi oluyor, hatta nefesi çıkmıyor. Tabi ki bölümün enfesliği gibi bir durum söz konusu değil, aksine mezkur bölümün fecaat oluşundan kahroluyor. Zira Şems Hazretlerinin ölümünü anlatan Elif Şafak, yüreklere kor atıyor, onu kötü hatta rezil bir duruma itiyor. Sayın konuk ise Şems Hazretlerinin ölümü hakkında çeşitli rivayetler olduğunu söylüyor ilkin ve bu rivayetler olmasa bile diyor "Elif Şafak bunu Şems'e yapmamalıydı" diye iç çekiyor. İşte sayın konuk öyle hassas ve öyle mahzun ki bunu anlatırken bile üzülüyor, gözleri doluyor hatta. Ne diyeceğini bilemiyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Sene 2012. Sinemayı felsefe vechesinden irdeleyen bir kitap yayımlanıyor. Zaten bu ikisinin birbirinden bağımsız olması düşünülemez. Hakir görülen Hollywood yapımlarının dahi temelinde bir felsefe yatıyor. Tabi bunu propaganda yahut pragmatizm/hazcılık için kullanıyor o ayrı.

    Kitap, Ingmar Bergman'ın Winter Light (1963) filminin yorumu olan şu cümleler ile başlıyor;

    "Neredeyse hiç secdeden kalkmazken alnım, niçin bir kez bile sesini duymam? Günler, geceler... asırlardır adı dudaklarımdan düşmediği halde neden bir defa da ben onun adımı andığını işitmem?“

    İşte kitap boyunca sürecek olan yorumlarına bu sözlerle başlayan yazar, kitabının bir yerinde “hayatımın en büyük hatalarından biriydi” dediği durumu anlatıyor. Başlığı “günaha sonra çağrı” olan bu yazıda (yorumda) bir grup yüksek lisans düzeyindeki ilahiyat öğrencilerine mantık dersi verdiği yıllardan bahsediyor. Mağarasından çıktığını, dolayısıyla tutkulu gözlere hasret olduğunu da mühim bir not olarak belirtiyor. Kendi sözleriyle “dinlerine bağlı, temiz, saf Anadolu çocukları” dediği öğrencileriyle bir gün bir film izleyip üzerine konuşmaya karar veriyor. Seçtiği yapım Martin Scorsese’nin The Last Temptaion of Christ (1998) filmi oluyor. Hz. İsa (as) efendimizin hayatını anlatan bir film. Film öncesi öğrencilerine “ayrıntılara takılmamaları” takdirde buna “tahammül edebilecekleri”ni söylüyor. Öğrenciler filmdeki “kısa süren bir erotik sahne”yi sorun ediyor. Yazıda geçmiyor belki ama o öğrencilerin Hz İsa (as) efendimizin düştüğü belirtilen halleri görmesi, ettiği söylenen sözleri duyması da onların yüzlerini “kireç gibi” etmiştir. Yazar tabiri caizse tam anlamıyla vahlanıyor öğrencilerinin bu tutumuna. Nasıl hissedemezler, nasıl anlamazlar demeye getiriyor.

    Nedir bunun sebebi?

    ***

    Evet, tahmin ettiğiniz gibi yukarıda bahsettiğim konuk ve yazar aynı kişi; Dücane Cündioğlu.

    Sorum kısaca şu; ne olmuştur?

    Ne olmuştur da Şems Hazretlerinin -rivayetlerden biri de olan- ölümünün yazılmasına vicdanı el vermeyen kişi, Hz. İsa (as) Efendimizin ve Meryem Annemizin içler acısı, hakir şekilde gösterilmesine üzülen, onları bu halde görmeye dayanamayıp surat asan, üzülen öğrencilerine karşı tavır takınır hale gelmiştir? Kaldı ki birisi yazı, diğeri görsel. Herkesçe malumdur ki görmenin gücü okumaktan daha vurucudur. Biz ki edepsizlik olur diye tuğla kadar kitabında Efendiler Efendisinin -O’nun hayatını yazmasına rağmen- adını dahi yaz(a)mayan Necip Fazıl Kısakürek’lerin neslindeniz. O kökteniz. Nasıl olur da bir peygamberi o halde görmeye (velev ki yaşanmış olsun) yürek dayandırabiliriz? Genel kültür olsun diye bir tutam kalan duruşundan vaz mı geçsin “Anadolu çocukları” !

    Ne olmuştur da Hz. İnsan adlı kitabı olan kişi kitabının uzunca bir kısmını kendini “19. Deliğin içindeyim (cehennemde)” diye tanımlayan Lars von Trier’e olan övgülerine ayırmıştır? O Trier ki çektiği filmler sınırsız özgürlükle süslü batıda bile sansüre uğruyor, yayımlanmıyor, hunharca tartışılıyor; festival izleyicileri filmi yarıda bırakıp çıkıyor. Filmlerinin “ahlak”, hadi kelimeyi biraz yumuşatalım, “insan onuru” seviyesini varın siz düşünün.

    Ne olmuştur da Hz. Havva Annemizin adını, Nietzsche’nin “Kadın, Tanrı’nın ikinci hatasıdır. ‘Kadın özünde yılandır’, Havva’dır” sözünün peşinden gelen paragrafta söylemiştir? Bununla da yetinmeyip yılan karşılığında kullanılan el-hayye kelimesinin (Taha:20) köküyle havva kelimesinin kökünün aynı yerden geldiğini belirtmiştir!

    Ne olmuştur da “Tanrı korusun, bir daha günah bile işleyemezsin” sözünü yazabilmiştir? Elbette günah olmasa tabiri caizse rahmet sıfatları havada kalır. Fakat bu söz hayr’dan ziyade şer’i çağırıyor. Evet, günahımız ve sevabımızla insanız. Şairin dediği gibi; “Yaşadım diyen, günaha dalmıştır” ve fakat bu günah işlememe çabasını yok saymamalı. Bir daha günah işleyemezsin değil, ya bir daha sevaba giremezsem demeli. Hayr’ı demeli ki onu çağırmalı. Günahımız zaten olacak çünkü insanız, noksanız. Yine de sevabı, hayr’ı, güzelliği, kusursuzu istiyoruz. İsteyelim.

    Ne olmuştur da aşk meclisinden bize nice buketler sunarken “kuyunun en dibini” yani cehennemi ve hatta “putperestler meclisini” övercesine anlatır hale gelmiştir?

    ***

    Yusuf Kaplan 25 Kasım 2012 tarihinde Yeni Şafak’ta şunları yazıyor;

    “ Dücane Cündioğlu, ne'yi, nerede/n konuşuyor, nereye ''çağırıyor'' bizi; bir varış noktası ve kalkış noktası fikri var mı, diye sormasını isterim kendisine.

    İkinci olarak, tasavvuf üzerinde her türlü takdirin üzerinde mesai sarfetmesine rağmen, düşünme biçimi, kategorik, -hatta imaginasyona dayalı meselelerde bile- analitik ve kavramsal. Şeriatla tarikati ve hakikati kategorik olarak birbirinden ayırması, bu düşünme tarzının bir sonucu.

    Oysa şeriat olmadan tarikat da olmaz; marifete de, hakikate de ulaşılmaz. Bunların hepsi birbirini vareden, birbirinin önünü açan kopmaz bir irtibat hâlindedir birbirleriyle. İbn Arabi Hazretleri'nde bile, söz, şeriata geldiğinde, akan sular durur. Bütün metinleri, bunun somut kanıtıdır.

    Cündioğlu, sıklıkla âriften bahsetmesine rağmen tasvîrî, -yani başkalarının, yani Batı uygarlığının yapıp ettiklerini, ürünlerini- konuşuyor çoklukla; kendisi konuşmuyor; orada konuşlanıyor, ora'dan bakıyor her şeye temelde. Ora'dan bakınca göreceği şey de, göstereceği şey de yine ora'sı (yani bura'ya da hâkim olan ora'sı) değil mi? ”

    ***

    Arkadaşlar ben “hassasiyet”in insanların en ulvi hasletlerinden biri olduğuna inanırım. Bu kelime (duruş) uğruna, onu sahiplenme, hatta onca sahiplenme uğruna yol almaya naçizene hep hazır tutmaya çalıştım kendimi. İşte bu nedenle ben Cündioğlu’nun durduğu yerde durmuyor, beni çağırdığı yere de gitmiyorum. Çünkü ne konuştuğu yerde ne de çağırdığı yerde göremediğim bir şey var; hassasiyet. Haddim değil kendisine bundan yoksun olduğunu söylemek. Söylemiyorum da. Asla. Fakat şu kitapla baktığı yerde (ora’da) bundan bir tutam dahi olmadığına eminim. Kendisinin bir an önce doğduğu/olduğu/başladığı yere gelmesini temenni ediyorum. Başladığı yerde bolca hassasiyeti mevcut çünkü.

    ***

    Kitapta hiç mi işe yarar bir şey yok diyenlere cevabım şu olsun;

    Bir tutam zehre sahip yemeğin lezzetinden bahseder misiniz?

    ***

    Hatam elbet olmuştur, bildiriniz.

    Hayr sizinle olsun.
  • Anadolu'da kurulan ikinci büyük tarikat Mevlana Celaleddin Rumi'ye nisbet edilen Mevleviliktir. Ru­mi de Hacı Bektaş gibi Ortaasya'da doğmuş, daha sonra Anadolu'ya gelmiş ve Konya'ya yerleşmiştir. Dünya çapındaki şöhretini, meşhur eseri Mesne­vi'ye borçlu olan Mevlana asırlardan beri sadece mevlevilere değil bütün tarikatlara, bütün müslü­manlara ve nihayet bütün insanlara seslenmektedir. Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasıyla dünyası değişen müderris Celaleddin artık gönül dünyasının derinliklerinden gelen hikmetleri ve defineleri insanlığa sunan bir derviştir. Sema meclisleri dervişlere dini hayatın doyumsuz anlarını yaşattığı gibi, şiir ve musıki dünyamıza da "vazgeçilemez" eserler armağan etmiştir. Farklı din­Iere mensup insanlar dahi kendilerini bu atmosferin tesirinden kurlaramamışlardır. Bugün bile her yıl Aralık ayında Konya uluslararası bir coşkuyla karşı­taşıyorsa sebebi bu his dünyasıdır.
    Mustafa Kara
    Sayfa 66 - Iletişim yayınları