TAVSİYE FALAN ETMİYORUM, İSTİYORUM!
Salih Mirzabeyoğlu ile yapılan röportajların yer aldığı kitaptan, bir bölüm: DEDİ: Bize ne tavsiye ediyorsunuz? **DEDİM: "Tavsiye filân etmiyorum, istiyorum!.. İslâm inkılâbı bir çeşit “aydınlar aristokrasisi”dir… Bu sınıfı temin, bunun önderliği, bu zemini teminin siyaseti… Gâye, esas, usûl, hedef buna nisbetle!.. Küfür yobazlarını, din yobazlarını tasfiye gâyesine bağlı bir hareket… Benden isteneni istiyorum: Muazzam bir kadro… Sizin en büyük rolünüz şu: Gençlik, toplumda maya tutturan dinamik kısımdır… Bunun çok büyük bir kısmını hayat yutar; sonra arkadan gelen gençliğin itici gücü… İşin ideali, pörsümeden hep genç kalmak, kalabilmek ve hayatını davasına nisbetle tanzim etmek… Çevreye şöyle bir bakın: Yaşı 30’u bulan adamların çoğunda dâva, hayat sofrasındaki tuzluk gibidir… Çilesiz, rizikosuz, çöpten tatminler!.. İmân, dünyalık telâşe sofrasının tuzluğu gibi değil ki!.. İmân için yaşamak lâzım!.. Bu nasıl bir mükellefiyettir?.. Abdülhakîm Arvasî Hazretleri’nden söyleyeyim: Şehitlik şuuru… Bu nimetten kaçınıcı bir tavırla imân dâvası olmaz… Dikkat edin: Herkesin gûya iyi niyetle, “o da çalışıyor, bu da çalışıyor!” diye birbirine avans vermesi, kendisini riziko getirecek bir tertibten sıyırmak içindir… Nemelâzımcı da, ahmâk da, bu başıbozukluk zeminine bayılır… Böyle bir zeminde tezahür eden heyecan da, futbol seyircisinin “bizim takım” ruhiyatından farklı değildir… “İslâm’a muhatab anlayış”ı temsil eden bir ideolocyaya bağlı, gerektiği yerde gerekeni yapacak insanlar; bu lâzım… Bizim, insanları rahatsız edici bir tarafımız var: Sahte dengeleri, çerezlik doyumları, ucuz tesellilerini yıkıyoruz… Çoğu, bizim haklı olduğumuzu bile bile kaçıyor; kaçışını mazur göstermek için de, muhalif olmak için mazeret tedariki gibi hâllere düşüyor… Bu tesbitler çerçevesinde siz,
ADIMLAR -1984 den 1996 ya -I- , 13 Mayıs 2012, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
Deneme, İnceleme
yüreğimizde her daim ölümden telâşe her zaman arkadan çekilir gömleğimiz habil'dir her zaman en büyük kardeşimiz
Sayfa 38
Şiir
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Dünyaya atılan ben Oltanın ucunda yem Bir güzele vuruldum Hayâl içinde âlem Akıl kümesi mekân Çeşit çeşit telâşe Ele teselli gelen Bana yalancı neş’e Ruhuma düşen ateş Çağıran sese durdu Yolumuz ve hâlimiz Çareye geçit buldu Bilinen sen bilen ben Arada doğan ilgi Kimbilir hangi elden Birleşiyor bu çizgi
Aslında bütün hikayemiz, yaşanılanlar, bunca telaşe unutmakla başladı. Bu öyle ocağın altını açık unutmak gibi bir şey değil üstelik. Ocak yanarken kokusu gelir, dumanı tüter kendini yine bir şekilde hatırlatır. Lakin insanın yanışı madde gibi olmaz. Yanar, kavrulur da dumanı bile tutmaz. Sonra bir bakar ki koz olmuş yüreği. Öylesine hissizleşmiştir ki nereden vurulduğunu dahi hissedemez hale gelir.
Garibanların garibanlık nedenleri karşısında sarsak ve telaşe olmalarını affedemiyorum
1000Kitap
Işıktını tek başına öylece durdu. Bir eli duvarda, diğer eli alnında, nefes alıp verdi, nefes alıp verdi. Niye bu kadar terliyordu? Binlerce rica dinlemişti ve az öncekinden çok daha kötü birçok ricayla karşılaşmıştı. Hamile kadınları ölümlerine yollamış, çocukları ve ailelerini, masum ve inançlı insanları kötü kaderleriyle baş başa bırakmıştı. Böyle aşırı tepki vermesini gerektirecek bir sebep yoktu. Buna dayanabilirdi. Öyle büyütülecek bir şey değildi. Tıpkı her hafta yeni birinin Nefesini alması gibi. Ödenmesi gereken küçük bir bedel... Kapı açıldı ve içeri biri girdi. Işıktını dönüp bakmadı. “Benden istedikleri tüm bu şeyler, Llarimar,” dedi. “Bunu gerçekten yapacağımı mı zannediyorlar? Kendinden başka kimseyi düşünmeyen Işıktını'nın kendini feda edeceğine mi inanıyorlar? Gerçekten içlerinden birine hayatımı vereceğimi mi düşünüyorlar?” Llarimar birkaç saniye boyunca sessiz kaldı. “Onlara umut veriyorsunuz, Efendimiz,” dedi sonunda. “Son bir umut. Umut, inancımızın bir parçası. Bir gün müritlerinizden birine bir mucize bahşedileceği bilgisinin bir parçası.” “Peki ya yanılıyorlarsa?” diye sordu Işıktını. “Ölmeye hiç niyetim yok. Ben lüksün keyfini sürmekten hoşlanan avare adamın tekiyim. Benim gibiler hayatlarından vazgeçmezler. Bir şekilde tanrı bile olmuş olsalar.” Llarimar buna karşılık vermedi. “İyiler zaten çoktan öldü, Telaşe Nazırı,” dedi Işıktını. “Durugörü, Parlakton... Kendinden vazgeçebilenler onlardı. Biz geri kalanlar bencil olanlarız. En son ne zaman bir rica karşılık buldu? Üç yıl oldu mu?” “Aşağı yukarı, Efendimiz,” dedi Llarimar yavaşça. “Niye başka türlü olsun ki?” diye sordu Işıktını acı acı gülerek. “Yani onlardan birini iyileştirmek için bizim ölmemiz gerekiyor. Bu sana da çok saçma gelmiyor mu? Ne tür bir din, mensuplarını,