29 - 30 yaşıma kadar (bundan 10 ve birkaç yıl evvel) malik olduğum sanat ve edebiyat şöhreti icinde daima ruhçu, maneviyatçı, umumi ve mücerret planda mutekid, materyalist ve komünist dünya görüşüne zıt bir insan olarak yaşadım. Fakat bu o zamandan beri gördüğüm ve anladığım mânada "efradını câmi, ağyarını mâni" Müslümanlık değildi. 30 yaşlarıma doğru, ismine tesadüf denilen ilâhî sır, beni, irşad edicilerin en kâmili ile karşılaştırdı. Bu ekmel mürşidi, Eyüpte, bahçemsi bir avlu içinde ziyaret ettiğim gün, o kadar kendimden geçtim ki, birdenbire kendimin nerede olduğunu araştırdığım zaman, gecenin yuvarlak bir halka üzerindeki simsiyah bir perde gibi dört bucağımı kaplamış bulunduğunu gördüm. Aradan pek az vakit geçer geçmez, sabahlara kadar düşünüp okumak ve yazmaktan ibaret ruhî bir faaliyet kadrosunda, beni, galiba misilsiz bir fikir çilesi ve nefs muhasebesi dişledi. Galiba, dünya fikir ve sanat tarihinde İmam-ı Gazali'nin, Paskal'ın, Göte'nin, Tolstoy'un, Rembo'nun düştüğü kanlı fikir çilelerinden biraz dana kanlı bir manevî buhran yaşadım. Bu manevî buhranın hikâyesi pek uzun ve ayrı bahis...
O hâle geldim ki, bana, aile, mektep ve cemiyetimin eliyle hazırlop bir dünya halinde verilen bütün kâinat ölçülerini, itikatlar manzumesini, ya en miskin düğümüne kadar parçalayıp yutmak ve yeni bir örgü meydana getirmek, yahut onları yeni baştan ve düğüm düğüm gerçekleştirip sağlamlaştırmak gibi bir imtihan karşısında kaldım. İmtihan, anlatılmaz manevî işkencelerden sonra nihayete erdi ve son hüküm kendi kendisine heykelleşti:
- Yol tektir. Peygamberler Peygamberinin yolu; gerisi, sadece yokluğa ve hiçliğe giden fâni ayak izlerinden ibaret...
Bana, 30 yaşıma doğru, kendi kendimi veren bu mesut eşiğin ilk edebi verimleri "Senfoni-Çile" şüiriyle, "Bir Adam Yaratmak"