• Te'vil kişinin Kur'an tefsirine kendini yorumunu katmasıdır.(Tefsir nakildir Te'vil yorum) bunda iki görüş çıkmıştır Ehli Hadis(direk nakilciler) ve Ehli Rey(nakil yorumcular) ehli hadis ayetlerin tefsiri konusunda Kuranın kuranla kuranın sunnetle ve kuranın sahabe ve ondan sonraki basamaklarin yorumu olarak görmüşlerdir. Ehli reyde direk kabul değil yorumlanmasını istemiştir bu fark bundan olusmustur. Ehli Hadis en bilinen temsilcileri imam Ahmet b. Hanbel ve imam idris Safii Ehli reyin en onemli temsilcisi Imamı Azamdir. Ehli Reyde tekfir göremezsin Imami Maturidi'nin meshur sözü sebeyle Te'vil varsa tekfir yoktur demiş ama kendileri Ehli Rey mensupları çok fazla tekfir yapılmıştır. En çok nasibini alanda Imami Azam olmustur. Günümüze gelince Hanifi-maturidi çizgisinde olan insanlarda tekfir var. Bu cizginin ne kadar daraldığını gösteriyor
    Hcrt.ct
  • et-Tefsîrü'l-kebîr'i neşreden Şehhâte, Mukâtil'in İstiva, arş, kürsî, sâk ve yemînullah hususunda tecsîme düştüğünü, diğer haberî sıfatları ise te'vil ettiğini belirtmektedir. Makâlât kitaplarında geçen ağır ithamlar Mukâtil'in eserlerinde ortaya koyduğu görüşlerle uyuşmamakla birlikte et-Tefsîrü'l-kebîr'de teşbih ifade eden bir kısım nakil ve izahların bulunduğu da bir gerçektir. Bu sebeple onun yorum ve açıklamalarında kelâmı anlama ile kelâmın konusu olan varlığı anlama arasında doğrudan bir ilişki kurarak, bir meselenin mutlak gayb alanına ait olmasıyla hem gayb hem duyu alanıyla ilgili oluşunu birbirinden ayırdığı sonucuna varılabilir.

    Buna göre Mukâtil mutlak gayba dair âyetleri aklî çıkarımlarla te'vil cihetine gitmemektedir; çünkü naklî bir delil olmadan bu tür nasların açıklanamayacağını düşünmekte ve sadece âyetin zikrettiği gerçekliğin Kur'an genelindeki paralel anlatımlarına başvurarak ilgili rivayetleri sıralamaktadır. Açıklama türünden söyledikleri ise daha çok rivayetlerin muhtevasından bir bütünlük oluşturmaya yöneliktir.

    Bu tür bir te'vil tarzı, asıl itibariyle mevcut malzemenin aktarılmasından ve Selefe has bir yaklaşımla ifadeleri olduğu gibi kabul etmekten ibarettir.

    Buna karşılık gaybî boyutu olmakla birlikte aslında duyulur âleme dair âyetlerden teşekkül eden ikinci kısımla tamamen duyulur âlemle ilgili âyetlerden oluşan üçüncü kısımda ya doğrudan lugavî açıklamaları ya da istidlal ve ri­vayetleri kullanarak âyetin yorumunu ortaya koymaktadır.

    Bu yönüyle Mukâtil Selef yaklaşımından ayrılmakta ve Selefin yorumlamaktan kaçındığı haberî sıfatları te'vil etmektedir. Dolayısıyla Mukâtil'in yaklaşımı bir ifade tarzı olup onun teşbihe düştüğünü söylemek isabetli değildir.

    Peygamberlerin ismet sıfatına sahip olduklarına dair Mukâtil'in görüşü daha sonra kelâm ilminde benimsenmiş ve kendisi ismet inancının temelini oluşturan âlim olarak kabul edilmiştir.

    Mukâtil'in ilmî şahsiyetinde öne çıkan yönü tefsirciliğidir. Her ne kadar kendisinden önce Saîd b. Cübeyr, Hasan-ı Basrî, Amr b. Ubeyd, Mücâhid b. Cebr, İkrime el-Berberî ve İbn Cüreyc gibi âlimler Kur'an tefsiriyle meşgul olmuşlarsa da onların tefsirleri hem kısmîdir hem de tamamı günümüze ulaşmamıştır.

    Mukâtil'e atfedilen eserler onun nâsih-mensuh, muhkem-müteşâbih, vücûh-nezâir gibi tefsir ilminin ana meseleleriyle ilgilendiğini ve bu konularda kitaplar yazarak, bu ilmin inşasında önemli rol oynadığını göstermektedir.

    Mukâtil âyeti âyetle tefsir etmiş, rivayet ve dirayet yöntemini birlikte kullanmıştır. Bu sebeple Mâtüridî gibi sistematik ve kapsayıcı olmasa da aklî tefsir yöntemini kullanan ilk müfessir kabul edilmiştir.

    Bunlar ilahiyat Fakultesinde ogrendiklerim hakkında bu kitabın
  • Yaşamda öyle 'ân'lar vardır ki, o 'ân'larda kişi kendini, ne te'vîl edebilir ne de tefsîr; yalnızca teslîm eder ki teslîmiyet, samîmiyettir...
  • Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, «Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.» derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.
  • kur'an'ın içyüzünü, bâtınî anlamını anlayanlardan zâhiri hükümlerinin kalkacağına inananlara, umumî bir tâbirle
    bâtıni ve bunların yollarına «Bâtıniyye» denmiştir.
    Müslümanların çoğunluğu, Kur'ân'ın zahirî mânâlarından
    başka bâtınî mânâları da olduğunu kabul etmekle beraber
    âyetleri, tefsir ve hadîs bilgilerine dayanmadan tefsir etmekten,
    emir ve nehiylerin teşriî hikmetlerini araştırmaktan
    ve hele, bundan maksat şudur diye kesin hükümlerle Kurân'ı
    teVîl etmekten çekinmişlerdir. Bâtınîlerse te'vîh, bâtınî mânâları
    anlıyanların zahirî hükümlerle mukayyed olmıyacağı
    derecesine kadar götürmüşler, te'vîle bir mesned ve metod kabul
    etmemişler, bu yüzden bâtıniliği benimseyen herkes, kendi
    aklınca bir başka te'vîl yolu tutmuş, fakat bu te'vîllerin hepsi
    de şeriatın, âlemin nizamı için kurulmuş kanunların bütünü
    olduğu ve hakıkate ulaşanların bu kayıtlardan kurtulacağı,
    hattâ bu kurtuluşun, günün birinde bütün âlem için tahakkuk
    edeceği esasını istihdaf etmiştir.
  • Akıl, bu zaman ve mekân dışı tecelliye, başını eğip teslim olur mu? Mutlaka karıştırmak, kurcalamak, âdi kıymet mantığından bir te'vil koparmak ister.
  • Sû-i zan ve sû-i te'vilde, bu dünyada muaccel bir cezâ var.

    "Men dakka dukka" kaidesiyle, sû-i zan eden, sû-i zanna mâruz olur.

    Mü'min kardeşinin harekâtını sû-i te'vil edenlerin harekâtı, yakın bir zamanda sû-i tevile uğrar, cezâsını çeker.
    Bediüzzaman Said Nursî
    Sayfa 52 - Sözler Neşriyat. San. Tic. A.Ş