Bir kafile, Kâbe’yi, Beytullah’ı ziyaret edip hacı olmak maksadıyla yola çıkar. Bağdat’ın yakınlarına geldiklerinde şöyle bir karara varırlar: “Şehirde işimiz yok, dışarıda konaklayalım. İhtiyaçlarımızı giderip yola koyuluruz.” Kafileden biri itiraz etti: “Bağdat meşhur bir şehirdir, güzellikleri dillerdedir. Sizinle konaklarım ama Bağdat şehrini de gezmek isterim.” Kafiledekiler: “Yapma böyle! Gidersen, orada nefsine uyar, nefsinin hoşuna giden şeyler görürsün. Bunlarla oyalanır, geride kalırsın. Zira biz fazla beklemeyip gideceğiz. Geldiğinde bizi bulamazsın.”
Bağdat’ı gezmek isteyen onları dinlemez, şehri gezip görmeye gider. Yolu şehrin viranelerine düşer. Bakar ki çengiler oynamakta, şarkı ve türküler söylenmekte, sazlar çalınmakta. Gülüp oynamalar sokakları doldurmuş. Durup bunları dinler, seyreder. Bu nefsinin hoşuna gider, arzuları coşar. Biraz daha yürür, kapıdan başını çıkarıp gelip gideni gözetleyen bir kadın görür. Göz göze gelirler, gözleri kadına yenilir. Kadın içeriye davet eder. Kadının peşinden gider. İçeri girince kadın kendisine dönüp sorar: “Ey yiğit! Peşim sıra gelip benden ne istersin?” “Seni sevdim, kendime sevgili edindim.” Kadın nazlanır: “Sevdiğini söylersin. Mal ve mülkünü, sermayenin tümünü bana vermezsen muradını alamazsın.” “Sermayem şehir dışında kafilemde duruyor. Garip bir misafirim.” “Bir şeyim yok, diyorsun. O halde gel benimle, bir içki iç de muradını alabilesin.”
Bu yiğit adam, kadının teklifini kabul edip içki içmeye razı olur. Bir hayli karşılıklı içip sarhoş olunca soyunurlar. Adam, belindeki tüm paha biçilmez kıymetli eşyayı kadının önüne bırakır. Biraz daha içip sarhoşluklarını arttırırlar. Adam kollarını kadının boynuna atar, sarmaş-dolaş olurlar. Nihayet sabah olur, müezzin ezanı okur. Adam ezanı duyunca uyanır. Akşam güzel