“Dinleme sanatı neredeyse öldü.”
Bernhard’ın Sarsıntı kitabını düşününce aklımda önce bu cümle kalıyor. Çünkü bu kitap biraz da oturup birilerini dinlemek zorunda kalmanın, sonra o dinlediklerinden rahatsız olmanın kitabı. Açıkçası kolay bir okuma değildi. Hatta bazı yerlerde “yeter artık Bernhard, biraz nefes alalım” dedirtti bana. Ama tuhaf olan şu: Bunu derken bile okumaya devam ettim. Çünkü adam lafı dolandırmıyor. İnsanın ailesine, topluma, kendine, aklına, hastalığına dair ne kadar çürük taraf varsa alıp masanın üstüne koyuyor. Güzel göstermeye çalışmıyor. Teselli etmiyor. Süslemiyor. Sadece gösteriyor.
Kitapta bir doktor ve oğlunun hasta ziyaretleriyle başlayan bir yol var. İlk başta sanki hastaları, evleri, köyleri, insanları izliyormuşuz gibi. Ama bir süre sonra anlıyoruz ki mesele sadece hastalık değil; herkesin içinde başka bir bozulma var. Aileler hasta, ilişkiler hasta, konuşmalar hasta, susmalar bile hasta. Bernhard’ın dünyasında insan insana pek iyi gelmiyor açıkçası. Hatta bazen en yakınındakiler bile insana en uzak kişiler oluyor. Anne baba var, çocuk var, ev var ama sıcaklık yok. Herkes birbirinin yanında duruyor ama sanki kimse kimseye gerçekten ulaşamıyor.
Prens’in bölümü ise zaten başlı başına ayrı bir çöküş gibi. Uzun uzun konuşuyor, anlatıyor, sayıklıyor, dağılıyor ama dağıldıkça insanın içindeki bir yere de dokunuyor. “Sarsıcı olan, insanların çirkinliği değil, fikirsizliği.” cümlesi burada çok yerinde duruyor bence. Çünkü Bernhard’ın öfkesi sadece kötü insanlara değil; düşünmeden yaşayanlara, rol yapanlara, alışkanlıklarının içine gömülenlere, kendini hiç sorgulamadan ömür tüketenlere. Ve açıkçası insan bunu okurken sadece karakterlere bakmıyor, biraz da kendine bakıyor. Ben nerede rol yapıyorum? Kimleri dinliyormuş gibi yapıyorum? Kendimi